Sicilya Konuşmaları


 

Çok ama çok sevdiğim Gabriele‘nin yaşadığı - aslında biraz da taptığı- topraklara karşı geçmiş yıllardaki kadar olmasa da hala bir ilgim olduğunu saklayacak değilim. Yine sebeplerden birinin bu, diğerinin de Helikopter‘den olmasından elime aldığım Sicilya Konuşmaları okumak benim için bir günlük ziyafet olacaktı. Oldu da.

 

Bu keyfi  kitabın tamamından almadığımı kendimi yanlış bir yargıdan korumak için belirtmeliyim. Sıkıntılı ve çoğunlukla sıradan sorumlulukları yerine getirip durmaktan hiç bir şey yapmıyormuş hissetmeye başlamış bir adamın ani bir kararla çıktığı yolculuğu ve yol esnasındaki tasvirlerinden tarifsiz keyif aldım. Kitabın giriş faslı sayılır aslında bunlar. Gerisini neredeyse sevmedim diyebilirim çekinmeden. Buna rağmen buraya taşıyor oluşum öncelikle girizgahtaki kuzeyden güneye birdenbire hatıralar eşliğinde gidiverişin, kıvrılan yolların, trenin ve kışın hatrınadır.

 

Silvestro’nun yıllardır görmediği annesiyle karşılaşmasından sonraki satırlar öncekiler kadar ilgimi çekmedi ve Sevgili Gabriele’min işaret ettiği insanın ırkının kendini dahil hissetmediği bir tabakasına karşı sancılı seyrini hatırlattı. Öyle ki bunu hisseden kahraman değil, bendim ve böyle zamanlarda her ne kadar bir Woolfsevicisi olmam hoşgörmemi gerektiriyor olsa da tam bu tabakanın kadınlarına karşı acımasız yargılara varmaktan kendimi alıkoyamadım. Burada da öyle oldu: Kadın bu  kadınların sandığı şey değildir kesinlikle ama bunu anlatacak ortak diliniz de olmaz hiç böyle durumlarda. Her neyse, ben böyle söylüyorum diye korkunç sahneler tahayyül etmeyin, oldukça samimi bir dille bir çırpıda okunuverecek hoşlukta yazılmış bir kitap bu. Silvestro, anılar, portakalı olan ama ekmeği olmayan adam, köy, annesi, hastalar, bileyici, meyhane, mezarlık ve meydan. Buralarda geçen konuşmalar…

 

Çok duru başlayan ama bu başlamanın Silvestro’nun bilincine bir damla mürekkep düşmesiyle aynı anda olması, zamanla mürekkebin bilince karışmasının üsluba ve netliğe etkimesini de seyrettiğimi düşündüm okurken hep.

 

Yolu, geçmişin kokusunu ve ona doğru gitmenin tadını, insanı, geldiği yerlerin sabit katmanından doğan gerçek -bazen keyif kaçırıcı ama gerçek- konuşmaları sevmeyen okumasın elbette:

 

Yağmur gene başlamıştı, az sonra da hava karardı. Her şey yeniden gözümün önünde canlanmaya başladı. Yolculuk, çocukluğumda evden ve Sicilya’dan on kere kaçışım, tünel ve duman dolu yollarda gidip gelişim, geceleyin bir dağın yamacnda ya da deniz kıyısında durup bekleyen trenlerin anlatılmaz düdük sesleri, Armentea, Maratea, Gioia Tauro gibi eski düşleri hatırlatan adlar. Böylece içimdeki fare, fare olmaktan çıktı, koku, tat ve gökyüzü oldu. Kaval da artık acıklı değil, neşeli bir hava tutturdu. Uyudum, uyandım, yeniden uyudum, bir kere daha uyandım, en sonunda kendimi Sicilya’ya yolcu götüren bir vapurda buldum.

Deniz karanlık bir kış deniziydi. Üst güvertede, geminin en yüksek yerinde durup havayı içine çeken, yüzünü bir kıyıdan öbürüne çeviren, yağmurla yıkanmış sabah saatlerinde bütün o kıyıdak köy ve kasabaların çöpleri ayaklarının altında , denize doymayan gözlerle bakan bir çocuk olarak gördüm kendimi. Hava soğuktu, kendimi soğuktan titreyen, ama gene de altından denizin hızla akıp gittiği o rüzgârlı yükseklikte inadına duran bir çocuk olarak hatırladım.

.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono | No Comments »




Fransızca dünyanın en güzel…


Evren üstün, özgün ve içimize sinmiş olanları yıpratmaya, bezdirmeye, bozmaya, vazgeçirmeye yönelik çalışır. Tam yakaladığımız hazzı somutlaştıracağımız  sırada ya bir zil çalar, ya üst komşu tamirata başlar ya da o anda öyle sığ bir kaç insan geçiverir ki önümüzden, gönlümüz geçer. Vazgeçip daha giyinip kuşanmamış olanın gizli kalmasını tercih eder, aynı şarkıyı on kere daha dinleyerek üstüne toprak serperiz.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Musica | No Comments »




Nelly, I am Heathcliff!


“I said his heaven would be only half alive; and he said mine would be drunk.”


Ölçüsüz bir şiddetten bahsedeceğiz. Pişmanlıktan fersah fersah uzak, acımasız, çocukluk saflığından türediği için katıksız, kendi kendini yenileyen bir kötülük…

Kahraman karşısında ısrarla durduğu şeyi iyilik diye tanımlamayacak. Çünkü onunla savaşıyor olacak. Çocukluk saflığındaki açık bilinci korumak istediğinden karşı çıkmaya başlamış, yetişkinliğe adanmışlığa ve akıl diye sunulan yol yüzünden çocukken kolayca tecrit edebildiği kümelerin birbirine -suya düşmüş mürekkep damlaları gibi- karıştırılmasına karşı çıkmakla başlamış olacak. Koşulları yalın olan çocukluk dünyasını elinden aldıkları için, çocukluk krallığını yıkan yetişkin hayata ve onun yıkımlarına baş kaldırışı ve toplumsal ahlaka karşı durmak isteğiyle başlayan küçük bir zerrenin büyüyüvermesini seyredeceğiz, Heathcliff’i dinleyeceğiz.

[Onun kötülüğünü erdemsizliğe eş koşmaya kalkarsak yarı yolda kalırız. O yüzden Heathcliff'ten başladım anla(t)maya.]

Diğeri, yasaklandığı için kutsal sayılan meşhur alanlardan birinde yetiştirilmiş dindar, ama klasik romanlardaki gibi ahlak abideliğine soyundurulmamış bir kadın, Catherine.

[Ama yine yüksek ahlak noktasına ait bir karakter. Yasaklı alanın kutsallaştırılması ve uzaklaştırılması, seyredilmesiyle yüceltilmesi onun sonudur ve elbette bir alanın en yüksek noktasına ait olmak onu ihlale de en yakın olmaktır.]

Bu iki karakterin gözlerimizin içine baka baka ölmesini seyretmek için okuyacağız.

[Okuyacağız diyorum, Kötülük bahsinin Kıskanmak'la tekrar gündeme gelmiş olması sonrası Örik'e haketmediği bir kahramanlık ödülü alelacele tutuşturulmasın diye.]

Emily Brontë okuyacağız. Uyumlu, fedakar, sessizliğiyle ve yumuşaklığıyla tanınmış bir kızın alışılmış sekînetini edebiyatla bozuşunu ve kötülüğün şiddetini nasıl böyle sakince anlatabildiğini şaşırarak seyredeceğiz.

Daha otuzuna gelip veremden ölmeden önce Yorkshire fundalıklarından  çıkmadan, protestan cenderenin içindeliğine rağmen kötülüğü nasıl tasvir etti, dönem eserlerindekilerden milyon kere gerçek bir kadını (Catherine’yi), dönem karakterlerinden  milyon kere hayal bir adamı (Heathcliff’i) bir araya getirdi diye okuyacağız. Örik’in sadece dille yapabildiğini o hayalgücüyle, hayatı neredeyse hiç tanımadan böyle derin nasıl yaptı, kocaman kara bir şemsiyeyi yüzyılının iğretiliğine karşı çekinmeden nasıl gerdi diye…

[Kitabın anlatımını sıkıcı bulmama rağmen bunu uzun uzun açıklamaya gerek duymadım, söylenmek istenenin,yöntemin ve dayanakların sağlamlığı yanında bahsi edilmeyecek kadar küçük kalıyor.]

Banu Kevser

Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, CurnalAtopya | No Comments »




“İki Dirhem Bir Çekirdek”le Bir Dolap İki Çevirme


taht-i_revan

Konak dolapları (1) sadece tas tas yemek yerleştirip diğer yana çevirmek için yapılmış olmamalı. Bulgurlu’ya gelin taşıyan atlar da hiç heyecanlı değildi kesin (2).

Şimdi ben gönlümden geçen bulutları çizsem de koysam dolap rafına; haremlikten selamlığa çevirsem sana, aç kalıp ölmezsin ya.

Bilirsin, bildiğini bildirmezsin olur biter.

Hem her hüküm vericinin tepesinde bir kılıç (3) düştü düşecek bekler durur da saltanatı işkenceye çevirir ya, biz bu tehlikelerden bin arpa boyu uzağız. Abasını dolabı geçenler yakar (4), kılıç dolabı aşanın boynunu öper.

Dolaplar çevirmedim, dolabı sana çevirdim.

Sen Bağdat’sın ben Bağdat’ım, dolapsa Ane Geçidi (5).

(1) Haremlikten selamlığa eski evlerde yemek göndermek için raflı dolaplar bulunurdu.

(2) Bulgurlu’nun, zamanında öyle gözde bir yer olduğu anlatılıyor ki; oraya gelin vermenin masallardan masal doğurmak gibi olduğunu, arabacısından atına herkes görevini kutsal bildiğini söylerler.

(3) Demokles’e Kral Diyonisos bir günlük tahtını bıraktı ve tahtın üstüne bir at kılına bağladığı kılıcı yerleştirtti. Hükmetmenin sanıldığı kadar rahat olmadığını, bunun her an “kılıç başa düştü düşecek” endişesini taşımaya eş olduğunu göstermek istedi. Bu deyim, büyük görevlerin sıkıntı ve tehlikeyi de barındırdığını anlatmak için kullanılır.

(4) Dervişler soğuk mevsimde tasarruf olsun diye abalarını giyinip dergah avlusundaki ateşte ısınarken, dalgınlıktan ya da şevkten içlerinen abasını ateşe kaptıranların sayısının hiç de az olmadığı söylenir.

(5) “Ana gibi yâr Bağdat gibi diyâr olmaz” sözünün aslı “Ane gibi yar (sarp uçurum),  Bağdat gibi diyâr olmaz”dır.  Ane Bağdat’a yakın bir geçittir.

Banu Kevser Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, PlAtopya | 2 Comments »




Öyle değilse hiç olmasın


.

Beş para etmez günlük aptallıklarınıza katılmayacak ve tarif edilmez denilecek incelikleri alışkanlıktan gelen hiç de özgün olmayan sebeplerle ayakta tuttuğunu sanıp öldürmeyecek kadar başkayım şükür.

Şimdi herkes gibi olmaya devam edin.

Hiç bir şey anlamayın.

.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Musica | No Comments »




lâ bi-şart (*)


Neden Atopya? Neden Şemsiye?


Bazen çizilmiş sınırlar içinde çoktan vâdesini doldurmuş bir uygarlığın varlığını zorla sürdürmeye çalıştığımızı, bunu da sırf gelenek devinin tüylerine tutunmuş sarhoş edici râyihalar salan  pirelerinin oyuncağı olarak yaptığımızı düşünüyorum. Vâdesini çoktan doldurmuş, aslında olmayan bir  medeniyetin zincirinde kendi kendimizi  eskittiğimiz hissine kapılıyorum. Mâhiyet ve vücut (1) sarmalının anlamını yitirmiş  ahlâk bozucu damgasını yemiş yasak heykellere döndüğünü düşünüyorum. İşte bu  tam olarak bir döngünün bitimi sahnesidir. Her sona doğru yıkıcı ya da çözücü bir güç sözkonusudur ve benim gözümde kaplanın sırtına (2) binecek olanlar tam bu alanlarda seçilir.

* Doğduğu zaman ve mekânın etkisinden  (Yüce episteme de hiddetlenirse hiddetlensin) sıradan insan deneyim düzlemini aşan, farkındalığıyla çıkan
* Ölgün olanın tortusuna karşı bilinçli bir yer değiştirmeye cesâret bulan
* Pire râyihası sarhoşlarının hiçlik dediğine mekâna evrilecek boşluk diye bakanlar için Atopya kelimesi ,

Sınırlarına dâir hiç bir beyânda bulunulmamış, doğum anı ve yeri bilinçli şekilde gözardı edilmiş  bir şemsiye altındalıktır. Olmayan bir yer değil; adım attıkça,  farkında oldukça, gereksiz tafsilâtla sınırlandırmadıkça bizim hâline getirdiğimiz her yer demektir.

Mekânı ontolojinin nesnel dünyası olarak tanımlarsak; her adım attığında yeni bir boşluğu korunağa evirebilen, nereye yürüyorsa sınırlarını da oraya çizebilen için anlamlı bir kavram olabilir.

Bu yüzden Zamanda Bağımsız Denklem’in Atopya’sında  sınır sabit değil değişkendir.


(1) Essentia - Existentia

(2) Julious Evola - Calvacare La Tigre

(*) La bi-Şart : Sınırlanmamış olarak


Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | No Comments »




It Makes My Flesh Creep


Ben insanoğlunun kaçınılmaz olarak kendine karşı olduğuna inanıyorum.

İnsanlar tanrıya inanmayıp safça birbirlerine inanıp -  tanrılık bahşedip - birbirlerine sonsuz özgürlükleri olduğunu bilmeden söylerler ve sonra  o tanrı yaptıklarının hükümranlığına hayret ederler.

O kafesinden kendi çıkmadı ki? Sen yarattın. İçinde olduğun kıvrandıran cehennemi ellerinle, özenerek kurdun.

Tanrı dediğin özgürlüğün sahibi. Onunsun artık. Sok sokabilirsen  kafese geri.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | No Comments »




Distalpi


Hiç olmadığım kadar azım şimdi.

Hiç olmadığım kadar benim.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | No Comments »




Üzgünüz, akbabaları almıyoruz


Son günlerimde bir gün geçmişime bakıp - belki bu kadar yaşlanmış da olmam hem, uzakta olması gerekmiyor bu günün-  “Ben cenneti görmüştüm” derim. “O da görmüş müydü?” diye kendi kendime sorarım da belki.

Bunu ona asla sormayacağımdan cevabı hiç bir zaman bilemem.

Ama  o varken bana dünyada cennet var , biliyorum. Bunu çok iyi biliyorum.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, CurnalAtopya | No Comments »




Biliyorum André


Olan bitenler bizi şuna inanmaya sevk ediyor: Zihinde, yaşamla ölümün, gerçekle düşselin, geçmişle geleceğin, iletilebilir olanla olmayanın çelişki olarak algılanmadığı bir nokta vardır.


Deuxième Manifeste du surréalisme, 1930


Banu Kevser Posted in BibliyAtopya | No Comments »




Ağacı Yıldırım Beni Huzur



“Ne ister kalbim, ayaklarım ne arar
Ormanı artık göremeyecek miyim ben?
Yeni ayrıldığım yerlerdi benim yurdum
Gece karanlığında şehre giden yolda
Birden duruyorum.
” (
K. Hamsun)

Kendi kendini doğuran neşenin, hareketin, neredeyse nefes almadan konuşma alışkanlığının aniden kesilivermesi için gerçeğin sırrının  şimşek hızında teması yeterliymiş demek.

Şehirden uzak; gökle öpüşürken baharda sonsuz yeşil , şimdi sonsuz sarı bir düzlükte tek bir ağaçmış sanki o neşeler, kahkahalar, eğlenmeler. Bir yıldırım saniyelik  dokunmayla yarmış onu ortadan. Şimdi kim iddia edebilir ovanın daha düz olmadığını? Her şeyin daha sakin olmadığını? Benim huzur nedir bilmediğimi?

Banu Kevser Posted in Apokalipya, CurnalAtopya | Comments Off




serap olsun cevap, bilmeyene hitap


“Gerçek” girsin diye açılan pencere - sorulan bir soru ya da suskun geçen bir kaç dakika diyebiliriz bu pencereye- o kadar boyumuzdan yüksekte, o kadar küçük, parmaklıkları öyle sıkı bir pencere ki; aradığımız “gerçek” doğrudan gelse ve  sadece bir zerresini parmaklıktan geçirmek istese, onu da kendi rengine boyayıp kandıracağından korktuğum bir mahzende kaldığımızı sanıyorum geçici ama uzun dakikalarda burada.

Ne sorulan sorunun, ne verilecek cevabın bir hükmü kalıyor aramızda. Önce bir iman etmek lazım. Neye, ne ad verdiğimizi oturtmanın gereğine elifi elifine tam inanmak lazım ki , gerçeğin gerçekliğinin bizim için ne demek olduğunu görelim. Yoksa bu güneş almaz mahzenin yanında gerçeğin gerçekliği öyle zahir oluyor ki, zuhurundan gaip kalıyor.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 3 Comments »




“this something better not to be”


Tam bu merdivenlerde başka bir yerde yakalayamayacağım, arasam bulamayacağım mucizemsi bir şeyleri, kendimle ya da herhangi bir şeyle ilgili ipuçlarını keşfedecekmişim, farketmediğim ama aslında varolan bir problemi ve onun çözümünü saniyelik bir farkedişle hayrete düşe düşe bulacakmışım gibi geliyor.

Her seferinde hiç aksamadan, hep burada bu böyle oluyor. Aynı yerde heyecanlanıp hep bunu düşünüyorum.

Basamaklar biter bitmez az önce aniden parlayıveren yol gösterme kandili haber vermeden sönüyor. Daha bir kaç nefes alma öncesi duyumları açıldığına, zihni keskinleştiğine, oltanın hareketini hissettiğine inanan ben değilmişim gibi  vurdumduymaz  hale hızla yeniden gömülüp hemen solda bana ayrılan odaya ayaklarımı sürerek giriyorum.

Bu durumda aradığımı hayal ettiğim, aslında  var olduğunu uydurduğum şifreyi bulamamış oluyorum ve vakit kaybetmeden bunu hatırlamamak için hemen uyuyorum.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ | No Comments »




Yörüngede Kilitli


Yörünge

Kendinden kaçmak için seçtiğin yer

Yok saydığın diğer yarınla koşuya başladığın nokta aslında.

Kendinden kaçarken kendini bulanların yörüngeleri hep aynı.

Atlayıvereyim aşağıya diyen yok hiç

İkilliğin sebebini bir bilenin olmadığı gibi…

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | 2 Comments »




Bilgi Terimleri ve Cinsiyet Farklılığı Kolokyumu’ndan…


Cinsiyetler ve Felsefe


Sistematik istenç olarak felsefenin, cinsiyet farklılığı davasını düşünerek kurulduğu ileri sürülmüştür. “Kadın” sözcüğünün Platon’dan Nietzsche’ye dek - bu ikisi de dahi olmak üzere - kavram halini alabilmesinin, bu istencin en ısrarlı tarafları sayeside olmadığı doğrudur. Belki de bu sözcüğün böyle bir yönelimi yoktur. İyi ama, türeyimsel göndermesinden azledilmiş ve cinselliğe iade edilmiş olan “erkek” sözcüğü daha mı iyi muamele görmüştür? Felsefenin, cinsiyet farkını gerçekten de farksızlaştırdığı sonucuna mı varmalıyız? Hiç sanmıyorum. Aklın kurnazlığından daha ustalıklı olduğundan kuşku duymayacağımız böylesi bir farklılığın kurnazlığının, ne “kadın sözcüğünün ne de “erkek” sözcüğünün öne çıkarılmamasına gayet iyi uyum sağladığı dikkate alınırsa, tersini kanıtlayan fazlasıyla işaret olduğunu görürüz. Bunun nedeni, muhtemelen, Jean Genet’in ırklarla ilgili söylediği şeyi cinsiyetlere taşımanın felsefi olarak kabul edilebilir olmasıdır. Genet, bir zencinin ne olduğunu sorduklarında şunları ekliyordu: ” Öncelikle, ne renktir?” Bir erkeğin ya da bir kadının ne olduğunu sorduğumuzda da, “Öncelikle, cinsiyet nedir?” diye eklemek haklı bir felsefi ihtiyat olur. Çünkü, ilk karanlık noktanın cinsiyet sorusu olduğu; farklılığın, ancak içinde çalıştığı kimliğin / özdeşliğin saptanması yönündeki çaba pahasına düşünülebilir olduğu kabul edilecektir.

Alain Badiou  -  Sonsuz Düşünce

Banu Kevser Posted in Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | 3 Comments »