8
Şub
Musa ibn Meymun (Mōšệ ben Mạymôn, Maimonides) hakkında önceden tek bildiğim şey şu(*) cümlede bahsedilen diğer Musa ve din felsefesi çalışmış en önemli yahudi bilim adamlarından olduğu, “Yahudiliğin Amentüsü” denen on üç öğretisiydi. Sonradan hayatı, sağlıklı yaşam üzerine yazdığı eseri(**), Makale fi Sinaati’l Mantık (Mantık Terminolojisi Üzerine İnceleme) kitabı, islam kelâm geleneğindeki varlık anlayışına karşı yazdığı reddiye, tanrı kavramı üzerine olan düşüncelerinde takip ettiği selbî teoloji, tanrının varlığı ve cismi olup olmadığına dair yorumları, vahiy hakkındaki görüşleri, Aristo Felsefesi ve musevîlik ahengine dair yazdığı metinler olmuştu.
Üzerinde merakla okumalar yapmıştım yakın tarihlerde fakat Kurtuba(Córdoba)’da Roma Köprüsü’nün ucundaki Calahorra Müzesi’nde sesli rehber cihazında duyduklarımdan, rastladığım hakkında başkaları tarafından yazılmış İbranice, Latince, İspanyolca ve Arapça el yazılarından, Sinagog’a yürürken dar bir sokakta heykeliyle karşılaşmaktan ve Sefarad Evi’ne ziyaret sırasında sorulan soruları ilgiyle dinleyip özenle cevap veren görevlilerden sonra çok daha fazla merak etmeye başladım.
Çalan güzel müziği dinleyerek dolaşılabilen Sefarad Evi’nde İbn Meymun’un odası, yazdıklarından örnekler ve Endülüs’te görmeye alıştığım mükemmel avlu(patio)lardan vardı (Bir ev yaptıracak olsam Endülüs’teki evlerdeki gibi olmasını isterdim). Avluya açılan odalardan birine Women of Andalus adını vermişler. Bu odadaki tablolardaki yahudi ve müslüman bilim ve sanat çalışmış kadınların hayatlarından uzun uzun bahsetmek gerek (***)- çok ilham vericiydi. Avlunun bir duvarındaki Hamse(Beş) standı da çok hoştu. İslam kültüründe “Fatıma Eli” diye bilinen figürün yahudi kültüründe de “Abla Meryem’in Eli (Sister of Moshe Rabenu)” diye bilindiği ve Tevrat’ın beş kitabını temsil ettiğini anlatan açıklamalar vardı.
Bu ziyaret sonrası doymak yerine artan İbn Meymun merakım sebebinden şu kitabı da okumanın farz olduğunu söylemek için buradayım şu an aslında: Maimonides in His World: Portrait of a Mediterranean Thinker - Sarah Stroumsa. Hızımı alamazsam başka kitaplarda var listemde elbette (****).
İbn Meymun’un diğer eserleri ise Mişna Tora (Tevrat’a Yeniden Bakış), Kitabü’s - Sirac, Delaletü’l - Hairin (Şaşırmışların Kılavuzu - Doctor Perplexorum - More Nevuhim ), Mişna( Şeriat), Sefer ha-mitsvot (Kurallar Kitabı), Hilhot ha-Yeruşalmi (Kudüs Kanunları), Maamar Kidduş ha Şem ya da İggeret ha - Şemad (Dinden Dönme Üzerine Mektup).
Kurtuba’dan sonra Fas, Mısır ve Küdüs’te yaşayan İbn Meymun’un mezarı Filistin’de Taberiye’de ve dinî bir ziyaret merkezi durumunda.
…
* Musa’dan Musa’ya başka Musa zuhur etmemiştir (From Moses to Moses there was no other Moses- Mi’Moshe ad Moshe lo kam ke’Mosh) [ Tesniye, XXXIV, 10 ].
** Kitab Tedbir el-Sıhhat
*** Lubna, Fatıma bint Mutanna, Wallada The Omayyad, Hafsa El Rakuniyya, Labrat
**** Diğer Kitaplar:
1. Maimonides’ Ethics: The Encounter of Philosophic and Religious Morality - By Raymond L. Weiss
2. İbn Meymun Felsefesinde Tanrı - Atilla Arkan
3. Maimonides: A Biography - Abraham Joshua Heschel
4.Maimonides - Sherwin B. Nuland
5.Maimonides - By T. M. Rudavsky
6.Moses Maimonides: The Man and His Works
7.Maimonides and His Heritage - By Idit Dobbs-Weinstein
8.Maimonides’ Guide for the Perplexed: Silence and Salvation - By Donald McCallum
9.The Feminist Encyclopedia of Spanish Literature ( Woman of Andalaus tablolarından sonra listeye girdi)
Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, CurnalAtopya, Mimento Mono, PlAtopya, Quanta | Comments Off
18
Oca
Yaşamın aldatan sıcaklığına sarılıp kalmış en sıradan adamın anlayacağı dilden sözlerle, ahmak künyelerle değil, içten - gerçekten yalın - gelen bir sözle varım. Her şeyi bir yana iter sadece bununla da varolunabildiğini sana anlatmaya çalışırım.
Alacağım her rolle, gireceğim her kılıkla, yazacağım her kurmacayla, çizeceğim her çizgiyle bunu yeniden söylüyorum. Ne kadar çoksa bunlar, o kadar delili var sözümün.
Gerisi ayrıntı.
Fakat yaşamın aldatan kollarından düşmeye yaklaşmışlar, büyük hastalıklardan dönmüşler, çocuk yaşta haksızlıklara uğramışlardan başkaları pek anlayarak bakmazlar bu sözlerime.
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, More Wine or Ink, PlAtopya, Quanta | No Comments »
18
Oca

Keşke derdimiz akşam eve dönünce dermanını bulacağımızı bildiğimiz bir şey olsaydı. Çok çalışırsak kurtuluruz diyeceğimiz bir şey olsaydı. Uyuyup uyanınca biteceğini bilseydik. Ayrıldığımız yerlerde kalsaydı, bizle gelmeseydi her yere. İçimizi çürüte çürüte büyümeseydi her gün. Derdimizi unutmak için oyunlar uydurmak zorunda kalmasaydık. İçimizden geleni içimizden geldiğinde söyleyebilsek, olmak istediğimiz yere sırtımızdaki küfeyi indirip de gidebilseydik. Ama öyle değil işte.
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono, PlAtopya | No Comments »
18
Oca
O konuşursa uyuyan denizler kabarıyor. O konuşursa biz yeniden uyandığımız gibi karşıdan karşıya geçiyoruz. Başımız dönüyor. O konuşursa ben susuyorum. Ben susunca o hiç “konuş” demiyor. Düşünsene günlük! Konuşmak istemediğinde konuşmaya zorlanmayan bir yerdesin! Ne büyük cennet.
Banu Kevser Posted in CurnalAtopya, KreAtopya, PlAtopya | No Comments »
18
Oca
Bakıyorum etrafa, şahit olduğum, içinde bulunduğum her şeye, hatta zamana - onun geçmiş diye adlandırdığınız bölümüne ya da yaşadığım ânına-.
Bir şey fazlaymış hissinden kurtulamıyorum. Eksik değil fazla. Gördüklerimden sadece bir sözcüğü çekip atsam ya da bir fırça darbesini ya da bir nefes verişi kaldırıp atsam, her şey ancak o zaman yerli yerinde görünecekmiş gibi geliyor.
Banu Kevser Posted in CurnalAtopya | No Comments »
Banu Kevser Posted in Apokalipya, CurnalAtopya, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »
8
Kas
Bazen yaşam düzenli olmayan aralıklarla - fakat tam zamanında - sadece senin anlayacağın bir dille fısıldar : Yaşananları unutursan, cömertçe ödüllendirileceksin.
Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »
23
Nis
En önemli zaman şimdidir. Geçmişin de geleceğin de fiyakası, alı, pulu sizin onlara hak etmedikleri halde verdiğiniz kıymettendir.
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono, PlAtopya, Quanta | No Comments »
1
Nis

Yüzlerce oyun uydursam, defalarca hata yapsam, onlarca adam öldürsem, bin kere düşsem değişir mi benim ben, senin sen olman? Ya da bunca hikayenin arasında gerçekte ne söylemeye çalışıyor olduğum?
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono, PlAtopya, Quanta | No Comments »
1
Eki
.
Arve Henriksen-Strjon
.
Leaf and Rock
.
Banu Kevser Posted in Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono | No Comments »
29
Kas
Hiç değişmeyeceğini bildiğimiz tatlı gerçeğimize inandığımız için geriye kalan her şey -üzüntü verici ve çoğunluğun itinayla uyduğu, kimin uydurduğu bilinmez kurallar da dâhil buna- bütünüyle yalan olduğundan değil de bu çekirdek diyebileceğimiz merkezdeki gerçeğin yanında bizim için hükmü kalmadığından yalan sınıfına giriyor.
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | No Comments »
20
Ağu
Çok ama çok sevdiğim Gabriele‘nin yaşadığı - aslında biraz da taptığı- topraklara karşı geçmiş yıllardaki kadar olmasa da hala bir ilgim olduğunu saklayacak değilim. Yine sebeplerden birinin bu, diğerinin de Helikopter‘den olmasından elime aldığım Sicilya Konuşmaları okumak benim için bir günlük ziyafet olacaktı. Oldu da.
Bu keyfi kitabın tamamından almadığımı kendimi yanlış bir yargıdan korumak için belirtmeliyim. Sıkıntılı ve çoğunlukla sıradan sorumlulukları yerine getirip durmaktan hiç bir şey yapmıyormuş hissetmeye başlamış bir adamın ani bir kararla çıktığı yolculuğu ve yol esnasındaki tasvirlerinden tarifsiz keyif aldım. Kitabın giriş faslı sayılır aslında bunlar. Gerisini neredeyse sevmedim diyebilirim çekinmeden. Buna rağmen buraya taşıyor oluşum öncelikle girizgahtaki kuzeyden güneye birdenbire hatıralar eşliğinde gidiverişin, kıvrılan yolların, trenin ve kışın hatrınadır.
Silvestro’nun yıllardır görmediği annesiyle karşılaşmasından sonraki satırlar öncekiler kadar ilgimi çekmedi ve Sevgili Gabriele’min işaret ettiği insanın ırkının kendini dahil hissetmediği bir tabakasına karşı sancılı seyrini hatırlattı. Öyle ki bunu hisseden kahraman değil, bendim ve böyle zamanlarda her ne kadar bir Woolfsevicisi olmam hoşgörmemi gerektiriyor olsa da tam bu tabakanın kadınlarına karşı acımasız yargılara varmaktan kendimi alıkoyamadım. Burada da öyle oldu: Kadın bu kadınların sandığı şey değildir kesinlikle ama bunu anlatacak ortak diliniz de olmaz hiç böyle durumlarda. Her neyse, ben böyle söylüyorum diye korkunç sahneler tahayyül etmeyin, oldukça samimi bir dille bir çırpıda okunuverecek hoşlukta yazılmış bir kitap bu. Silvestro, anılar, portakalı olan ama ekmeği olmayan adam, köy, annesi, hastalar, bileyici, meyhane, mezarlık ve meydan. Buralarda geçen konuşmalar…
Çok duru başlayan ama bu başlamanın Silvestro’nun bilincine bir damla mürekkep düşmesiyle aynı anda olması, zamanla mürekkebin bilince karışmasının üsluba ve netliğe etkimesini de seyrettiğimi düşündüm okurken hep.
Yolu, geçmişin kokusunu ve ona doğru gitmenin tadını, insanı, geldiği yerlerin sabit katmanından doğan gerçek -bazen keyif kaçırıcı ama gerçek- konuşmaları sevmeyen okumasın elbette:
Yağmur gene başlamıştı, az sonra da hava karardı. Her şey yeniden gözümün önünde canlanmaya başladı. Yolculuk, çocukluğumda evden ve Sicilya’dan on kere kaçışım, tünel ve duman dolu yollarda gidip gelişim, geceleyin bir dağın yamacnda ya da deniz kıyısında durup bekleyen trenlerin anlatılmaz düdük sesleri, Armentea, Maratea, Gioia Tauro gibi eski düşleri hatırlatan adlar. Böylece içimdeki fare, fare olmaktan çıktı, koku, tat ve gökyüzü oldu. Kaval da artık acıklı değil, neşeli bir hava tutturdu. Uyudum, uyandım, yeniden uyudum, bir kere daha uyandım, en sonunda kendimi Sicilya’ya yolcu götüren bir vapurda buldum.
Deniz karanlık bir kış deniziydi. Üst güvertede, geminin en yüksek yerinde durup havayı içine çeken, yüzünü bir kıyıdan öbürüne çeviren, yağmurla yıkanmış sabah saatlerinde bütün o kıyıdak köy ve kasabaların çöpleri ayaklarının altında , denize doymayan gözlerle bakan bir çocuk olarak gördüm kendimi. Hava soğuktu, kendimi soğuktan titreyen, ama gene de altından denizin hızla akıp gittiği o rüzgârlı yükseklikte inadına duran bir çocuk olarak hatırladım.
.
Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono | No Comments »
15
May
Evren üstün, özgün ve içimize sinmiş olanları yıpratmaya, bezdirmeye, bozmaya, vazgeçirmeye yönelik çalışır. Tam yakaladığımız hazzı somutlaştıracağımız sırada ya bir zil çalar, ya üst komşu tamirata başlar ya da o anda öyle sığ bir kaç insan geçiverir ki önümüzden, gönlümüz geçer. Vazgeçip daha giyinip kuşanmamış olanın gizli kalmasını tercih eder, aynı şarkıyı on kere daha dinleyerek üstüne toprak serperiz.
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Musica | No Comments »
11
May
“I said his heaven would be only half alive; and he said mine would be drunk.”
Ölçüsüz bir şiddetten bahsedeceğiz. Pişmanlıktan fersah fersah uzak, acımasız, çocukluk saflığından türediği için katıksız, kendi kendini yenileyen bir kötülük…
Kahraman karşısında ısrarla durduğu şeyi iyilik diye tanımlamayacak. Çünkü onunla savaşıyor olacak. Çocukluk saflığındaki açık bilinci korumak istediğinden karşı çıkmaya başlamış, yetişkinliğe adanmışlığa ve akıl diye sunulan yol yüzünden çocukken kolayca tecrit edebildiği kümelerin birbirine -suya düşmüş mürekkep damlaları gibi- karıştırılmasına karşı çıkmakla başlamış olacak. Koşulları yalın olan çocukluk dünyasını elinden aldıkları için, çocukluk krallığını yıkan yetişkin hayata ve onun yıkımlarına baş kaldırışı ve toplumsal ahlaka karşı durmak isteğiyle başlayan küçük bir zerrenin büyüyüvermesini seyredeceğiz, Heathcliff’i dinleyeceğiz.
[Onun kötülüğünü erdemsizliğe eş koşmaya kalkarsak yarı yolda kalırız. O yüzden Heathcliff'ten başladım anla(t)maya.]
Diğeri, yasaklandığı için kutsal sayılan meşhur alanlardan birinde yetiştirilmiş dindar, ama klasik romanlardaki gibi ahlak abideliğine soyundurulmamış bir kadın, Catherine.
[Ama yine yüksek ahlak noktasına ait bir karakter. Yasaklı alanın kutsallaştırılması ve uzaklaştırılması, seyredilmesiyle yüceltilmesi onun sonudur ve elbette bir alanın en yüksek noktasına ait olmak onu ihlale de en yakın olmaktır.]
Bu iki karakterin gözlerimizin içine baka baka ölmesini seyretmek için okuyacağız.
[Okuyacağız diyorum, Kötülük bahsinin Kıskanmak'la tekrar gündeme gelmiş olması sonrası Örik'e haketmediği bir kahramanlık ödülü alelacele tutuşturulmasın diye.]
Emily Brontë okuyacağız. Uyumlu, fedakar, sessizliğiyle ve yumuşaklığıyla tanınmış bir kızın alışılmış sekînetini edebiyatla bozuşunu ve kötülüğün şiddetini nasıl böyle sakince anlatabildiğini şaşırarak seyredeceğiz.
Daha otuzuna gelip veremden ölmeden önce Yorkshire fundalıklarından çıkmadan, protestan cenderenin içindeliğine rağmen kötülüğü nasıl tasvir etti, dönem eserlerindekilerden milyon kere gerçek bir kadını (Catherine’yi), dönem karakterlerinden milyon kere hayal bir adamı (Heathcliff’i) bir araya getirdi diye okuyacağız. Örik’in sadece dille yapabildiğini o hayalgücüyle, hayatı neredeyse hiç tanımadan böyle derin nasıl yaptı, kocaman kara bir şemsiyeyi yüzyılının iğretiliğine karşı çekinmeden nasıl gerdi diye…
[Kitabın anlatımını sıkıcı bulmama rağmen bunu uzun uzun açıklamaya gerek duymadım, söylenmek istenenin,yöntemin ve dayanakların sağlamlığı yanında bahsi edilmeyecek kadar küçük kalıyor.]
…
Banu Kevser
Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, CurnalAtopya | No Comments »
20
Nis

Konak dolapları (1) sadece tas tas yemek yerleştirip diğer yana çevirmek için yapılmış olmamalı. Bulgurlu’ya gelin taşıyan atlar da hiç heyecanlı değildi kesin (2).
Şimdi ben gönlümden geçen bulutları çizsem de koysam dolap rafına; haremlikten selamlığa çevirsem sana, aç kalıp ölmezsin ya.
Bilirsin, bildiğini bildirmezsin olur biter.
Hem her hüküm vericinin tepesinde bir kılıç (3) düştü düşecek bekler durur da saltanatı işkenceye çevirir ya, biz bu tehlikelerden bin arpa boyu uzağız. Abasını dolabı geçenler yakar (4), kılıç dolabı aşanın boynunu öper.
Dolaplar çevirmedim, dolabı sana çevirdim.
Sen Bağdat’sın ben Bağdat’ım, dolapsa Ane Geçidi (5).
…
(1) Haremlikten selamlığa eski evlerde yemek göndermek için raflı dolaplar bulunurdu.
(2) Bulgurlu’nun, zamanında öyle gözde bir yer olduğu anlatılıyor ki; oraya gelin vermenin masallardan masal doğurmak gibi olduğunu, arabacısından atına herkes görevini kutsal bildiğini söylerler.
(3) Demokles’e Kral Diyonisos bir günlük tahtını bıraktı ve tahtın üstüne bir at kılına bağladığı kılıcı yerleştirtti. Hükmetmenin sanıldığı kadar rahat olmadığını, bunun her an “kılıç başa düştü düşecek” endişesini taşımaya eş olduğunu göstermek istedi. Bu deyim, büyük görevlerin sıkıntı ve tehlikeyi de barındırdığını anlatmak için kullanılır.
(4) Dervişler soğuk mevsimde tasarruf olsun diye abalarını giyinip dergah avlusundaki ateşte ısınarken, dalgınlıktan ya da şevkten içlerinen abasını ateşe kaptıranların sayısının hiç de az olmadığı söylenir.
(5) “Ana gibi yâr Bağdat gibi diyâr olmaz” sözünün aslı “Ane gibi yar (sarp uçurum), Bağdat gibi diyâr olmaz”dır. Ane Bağdat’a yakın bir geçittir.
Banu Kevser Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, PlAtopya | 2 Comments »