It Makes My Flesh Creep


Ben insanoğlunun kaçınılmaz olarak kendine karşı olduğuna inanıyorum.

İnsanlar tanrıya inanmayıp safça birbirlerine inanıp -  tanrılık bahşedip - birbirlerine sonsuz özgürlükleri olduğunu bilmeden söylerler ve sonra  o tanrı yaptıklarının hükümranlığına hayret ederler.

O kafesinden kendi çıkmadı ki? Sen yarattın. İçinde olduğun kıvrandıran cehennemi ellerinle, özenerek kurdun.

Tanrı dediğin özgürlüğün sahibi. Onunsun artık. Sok sokabilirsen  kafese geri.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | No Comments »




Nelly, I am Heathcliff!


“I said his heaven would be only half alive; and he said mine would be drunk.”


Ölçüsüz bir şiddetten bahsedeceğiz. Pişmanlıktan fersah fersah uzak, acımasız, çocukluk saflığından türediği için katıksız, kendi kendini yenileyen bir kötülük…

Kahraman karşısında ısrarla durduğu şeyi iyilik diye tanımlamayacak. Çünkü onunla savaşıyor olacak. Çocukluk saflığındaki açık bilinci korumak istediğinden karşı çıkmaya başlamış, yetişkinliğe adanmışlığa ve akıl diye sunulan yol yüzünden çocukken kolayca tecrit edebildiği kümelerin birbirine -suya düşmüş mürekkep damlaları gibi- karıştırılmasına karşı çıkmakla başlamış olacak. Koşulları yalın olan çocukluk dünyasını elinden aldıkları için, çocukluk krallığını yıkan yetişkin hayata ve onun yıkımlarına baş kaldırışı ve toplumsal ahlaka karşı durmak isteğiyle başlayan küçük bir zerrenin büyüyüvermesini seyredeceğiz, Heathcliff’i dinleyeceğiz.

[Onun kötülüğünü erdemsizliğe eş koşmaya kalkarsak yarı yolda kalırız. O yüzden Heathcliff'ten başladım anla(t)maya.]

Diğeri, yasaklandığı için kutsal sayılan meşhur alanlardan birinde yetiştirilmiş dindar, ama klasik romanlardaki gibi ahlak abideliğine soyundurulmamış bir kadın, Catherine.

[Ama yine yüksek ahlak noktasına ait bir karakter. Yasaklı alanın kutsallaştırılması ve uzaklaştırılması, seyredilmesiyle yüceltilmesi onun sonudur ve elbette bir alanın en yüksek noktasına ait olmak onu ihlale de en yakın olmaktır.]

Bu iki karakterin gözlerimizin içine baka baka ölmesini seyretmek için okuyacağız.

[Okuyacağız diyorum, Kötülük bahsinin Kıskanmak'la tekrar gündeme gelmiş olması sonrası Örik'e haketmediği bir kahramanlık ödülü alelacele tutuşturulmasın diye.]

Emily Brontë okuyacağız. Uyumlu, fedakar, sessizliğiyle ve yumuşaklığıyla tanınmış bir kızın alışılmış sekînetini edebiyatla bozuşunu ve kötülüğün şiddetini nasıl böyle sakince anlatabildiğini şaşırarak seyredeceğiz.

Daha otuzuna gelip veremden ölmeden önce Yorkshire fundalıklarından  çıkmadan, protestan cenderenin içindeliğine rağmen kötülüğü nasıl tasvir etti, dönem eserlerindekilerden milyon kere gerçek bir kadını (Catherine’yi), dönem karakterlerinden  milyon kere hayal bir adamı (Heathcliff’i) bir araya getirdi diye okuyacağız. Örik’in sadece dille yapabildiğini o hayalgücüyle, hayatı neredeyse hiç tanımadan böyle derin nasıl yaptı, kocaman kara bir şemsiyeyi yüzyılının iğretiliğine karşı çekinmeden nasıl gerdi diye…

[Kitabın anlatımını sıkıcı bulmama rağmen bunu uzun uzun açıklamaya gerek duymadım, söylenmek istenenin,yöntemin ve dayanakların sağlamlığı yanında bahsi edilmeyecek kadar küçük kalıyor.]

Banu Kevser

Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, CurnalAtopya | No Comments »




Üzgünüz, akbabaları almıyoruz


Son günlerimde bir gün geçmişime bakıp - belki bu kadar yaşlanmış da olmam hem, uzakta olması gerekmiyor bu günün-  “Ben cenneti görmüştüm” derim. “O da görmüş müydü?” diye kendi kendime sorarım da belki.

Bunu ona asla sormayacağımdan cevabı hiç bir zaman bilemem.

Ama  o varken bana dünyada cennet var , biliyorum. Bunu çok iyi biliyorum.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, CurnalAtopya | No Comments »




Biliyorum André


Olan bitenler bizi şuna inanmaya sevk ediyor: Zihinde, yaşamla ölümün, gerçekle düşselin, geçmişle geleceğin, iletilebilir olanla olmayanın çelişki olarak algılanmadığı bir nokta vardır.


Deuxième Manifeste du surréalisme, 1930


Banu Kevser Posted in BibliyAtopya | No Comments »




serap olsun cevap, bilmeyene hitap


“Gerçek” girsin diye açılan pencere - sorulan bir soru ya da suskun geçen bir kaç dakika diyebiliriz bu pencereye- o kadar boyumuzdan yüksekte, o kadar küçük, parmaklıkları öyle sıkı bir pencere ki; aradığımız “gerçek” doğrudan gelse ve  sadece bir zerresini parmaklıktan geçirmek istese, onu da kendi rengine boyayıp kandıracağından korktuğum bir mahzende kaldığımızı sanıyorum geçici ama uzun dakikalarda burada.

Ne sorulan sorunun, ne verilecek cevabın bir hükmü kalıyor aramızda. Önce bir iman etmek lazım. Neye, ne ad verdiğimizi oturtmanın gereğine elifi elifine tam inanmak lazım ki , gerçeğin gerçekliğinin bizim için ne demek olduğunu görelim. Yoksa bu güneş almaz mahzenin yanında gerçeğin gerçekliği öyle zahir oluyor ki, zuhurundan gaip kalıyor.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 3 Comments »




“this something better not to be”


Tam bu merdivenlerde başka bir yerde yakalayamayacağım, arasam bulamayacağım mucizemsi bir şeyleri, kendimle ya da herhangi bir şeyle ilgili ipuçlarını keşfedecekmişim, farketmediğim ama aslında varolan bir problemi ve onun çözümünü saniyelik bir farkedişle hayrete düşe düşe bulacakmışım gibi geliyor.

Her seferinde hiç aksamadan, hep burada bu böyle oluyor. Aynı yerde heyecanlanıp hep bunu düşünüyorum.

Basamaklar biter bitmez az önce aniden parlayıveren yol gösterme kandili haber vermeden sönüyor. Daha bir kaç nefes alma öncesi duyumları açıldığına, zihni keskinleştiğine, oltanın hareketini hissettiğine inanan ben değilmişim gibi  vurdumduymaz  hale hızla yeniden gömülüp hemen solda bana ayrılan odaya ayaklarımı sürerek giriyorum.

Bu durumda aradığımı hayal ettiğim, aslında  var olduğunu uydurduğum şifreyi bulamamış oluyorum ve vakit kaybetmeden bunu hatırlamamak için hemen uyuyorum.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ | No Comments »




Hem Uzamsal Hem Zamansal Geriye Dönüşler




/Nasıl oluyor da şimdi beni bir yerde sırf ben olduğum için isteyeceklerini düşünebiliyorum?/

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, PlAtopya, Quanta | 3 Comments »




Ağacı Yıldırım Beni Huzur



“Ne ister kalbim, ayaklarım ne arar
Ormanı artık göremeyecek miyim ben?
Yeni ayrıldığım yerlerdi benim yurdum
Gece karanlığında şehre giden yolda
Birden duruyorum.
” (
K. Hamsun)

Kendi kendini doğuran neşenin, hareketin, neredeyse nefes almadan konuşma alışkanlığının aniden kesilivermesi için gerçeğin sırrının  şimşek hızında teması yeterliymiş demek.

Şehirden uzak; gökle öpüşürken baharda sonsuz yeşil , şimdi sonsuz sarı bir düzlükte tek bir ağaçmış sanki o neşeler, kahkahalar, eğlenmeler. Bir yıldırım saniyelik  dokunmayla yarmış onu ortadan. Şimdi kim iddia edebilir ovanın daha düz olmadığını? Her şeyin daha sakin olmadığını? Benim huzur nedir bilmediğimi?

Banu Kevser Posted in Apokalipya, CurnalAtopya | 1 Comment »




These are like glass


zbjperqw2pmy0dh9dukofjooo1_500

Sometimes it’s better to leave them broken

than try to hurt yourself putting it back together.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, Mimento Mono, PlAtopya | 1 Comment »




Yörüngede Kilitli


Yörünge

Kendinden kaçmak için seçtiğin yer

Yok saydığın diğer yarınla koşuya başladığın nokta aslında.

Kendinden kaçarken kendini bulanların yörüngeleri hep aynı.

Atlayıvereyim aşağıya diyen yok hiç

İkilliğin sebebini bir bilenin olmadığı gibi…

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | 2 Comments »