Hemen her zaman kendi mutsuzluğumuzu kendi elimizle hazırlarız

Aklımızdan ona “güzellik” vermeyi düşünmüş olmamız yeterli.

O bir köyse hemen ona sisli dağlar, kar kremalı karaçamlar, gürül gürül dereler bağışlarız.

Bir şehirse ışıklar, şarkılar, serin gündoğumları, kızıl akşamlar, tüm sırları sadakatle saklamaya hazır  dingin bir deniz  veririz. Dostlarla doyumsuz sohbetler serperiz özenle tüm gecelerinden tüm sabahlarına kadar.

Hüzünse “Uzun yürüyüşleri ve yolları olmalı bu hayalin” deriz.

Bir anıysa kutsallaştırırız.

Bir sevgiliyse orada bir yerlerde yağmur yağdırasımız gelir.

Genç bir adama vereceksek bu sıfatı, gururu ve kuşkusu iyiliğinin önüne geçse bile ona kimsede olmayacak olan üstünlükler yükleriz.

Bir kadınsa, ona yakışmayacak kabalıktaki kusurları dahi güzelliğinin örttüğüne inanırız. “Elinde değil demek ki” deriz.

Daha çok böyle…

Bir kendimize karşı acımasızız.

Kaygımızı da korkumuzu da tüm çıplaklığıyla daha ilk seferde kabullenir, yenilgi mektubuna hiç düşünmeden kabul mührümüzü basarız.

Tam burada bunu üstünlüklerinden yapanlar  ve gerçek kaybedenler olarak ikiye ayrılırız.



Responses are currently closed, but you can trackback from your own site.

Comments are closed.