reflektogram
Kız yağlıboya bir tablo gibi orada, yani adamın uzaktaki krallığında belirivermiş olsa. İlk göründüğü kadarıyla bilse geriye kalan herkes onu mesela.
Aslında tablo kızının içinde eskiz halinden kalan karmakarışık kurşun kalem izleri olsa. Sonradan terebentinle silinmiş, yanlış boyanmış yerleri olsa, taslak halinden kalan şablonun bölük pörçük izleri olsa boyaların altında, meşeden yapılmış bir tablaya güç bela sırtını dayamış da ondan ayakta durabiliyor olsa. Kız şimdiki haline gelene kadar olup bitenler, şahit olduğu çok şey; üzüldüğü , sevindiği her şey o kurşun kalem izlerinde, yağlı boyayı peçe yapmış gizleniyor olsa…
***
Sonra geliyor o. Dünyanın en zeki adamı… Dar bir dalgaboyu aralığında kızılötesi ışığı tablonun alnına tutar gibi bakıyor.
Bilirsiniz işte… Kızılötesi ışık boyalardan geçer, kurşun kalemin karbonuna çatınca soğurulur, sonra kızın dayandığı meşe zeminden geçer. Gelen kızılötesi, çıkarken soğurulanın resmini duvara yansıtır. Tüm karbondan çizgiler olduğu gibi renksizce, gerçekliğin gölgesi gibi oradadır.
***
National Gallery‘de 2003de böyle bir sergi vardı. Rönesans döneminin 16 eserinin karbon izlerinin bir bilgisayar yardımıyla negatiflerini çekebilmişler, sonra kızılötesi ışınla karbonun soğurduğu boşluk gibi görünen yerleri, fotoğrafın pozitifini alarak eskizi bulmuşlardı. Bilimle sanatın buluşması adına sergilenmişlerdi.
***
Adam neredeyse hiç ağlamıyormuş. Çünkü ağlarsa bulutlardan akar gibi ağlarmış.
***
İkisi de naz üstüne nazla usandıran merkürü kızsalar da severlermiş. Ona aralarına giren çok şeyler yüzünden daha çok ihtiyaçları varmış. Söylentilere göre merkürü onlardan çeken görünmez canlılar ya da uzaylılardan bahseden efsaneler bile varmış. Bunu kıza kuşlar anlatmış. Hem haklarını yememek lazımmış, korkunun sebebi biraz da duruma hakim olamamakmış.
***
Ruhunun haritasını çıkaracağından korkan tablodaki kızdan bakışlarını çekermiş sonra adam.
O daha ölmesin diye.
Biliyormuş çünkü, kızın kalbi var.
