Archive for the BibliyAtopya Category

Sicilya Konuşmaları

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono | No Comments »

 

Çok ama çok sevdiğim Gabriele‘nin yaşadığı - aslında biraz da taptığı- topraklara karşı geçmiş yıllardaki kadar olmasa da hala bir ilgim olduğunu saklayacak değilim. Yine sebeplerden birinin bu, diğerinin de Helikopter‘den olmasından elime aldığım Sicilya Konuşmaları okumak benim için bir günlük ziyafet olacaktı. Oldu da.

 

Bu keyfi  kitabın tamamından almadığımı kendimi yanlış bir yargıdan korumak için belirtmeliyim. Sıkıntılı ve çoğunlukla sıradan sorumlulukları yerine getirip durmaktan hiç bir şey yapmıyormuş hissetmeye başlamış bir adamın ani bir kararla çıktığı yolculuğu ve yol esnasındaki tasvirlerinden tarifsiz keyif aldım. Kitabın giriş faslı sayılır aslında bunlar. Gerisini neredeyse sevmedim diyebilirim çekinmeden. Buna rağmen buraya taşıyor oluşum öncelikle girizgahtaki kuzeyden güneye birdenbire hatıralar eşliğinde gidiverişin, kıvrılan yolların, trenin ve kışın hatrınadır.

 

Silvestro’nun yıllardır görmediği annesiyle karşılaşmasından sonraki satırlar öncekiler kadar ilgimi çekmedi ve Sevgili Gabriele’min işaret ettiği insanın ırkının kendini dahil hissetmediği bir tabakasına karşı sancılı seyrini hatırlattı. Öyle ki bunu hisseden kahraman değil, bendim ve böyle zamanlarda her ne kadar bir Woolfsevicisi olmam hoşgörmemi gerektiriyor olsa da tam bu tabakanın kadınlarına karşı acımasız yargılara varmaktan kendimi alıkoyamadım. Burada da öyle oldu: Kadın bu  kadınların sandığı şey değildir kesinlikle ama bunu anlatacak ortak diliniz de olmaz hiç böyle durumlarda. Her neyse, ben böyle söylüyorum diye korkunç sahneler tahayyül etmeyin, oldukça samimi bir dille bir çırpıda okunuverecek hoşlukta yazılmış bir kitap bu. Silvestro, anılar, portakalı olan ama ekmeği olmayan adam, köy, annesi, hastalar, bileyici, meyhane, mezarlık ve meydan. Buralarda geçen konuşmalar…

 

Çok duru başlayan ama bu başlamanın Silvestro’nun bilincine bir damla mürekkep düşmesiyle aynı anda olması, zamanla mürekkebin bilince karışmasının üsluba ve netliğe etkimesini de seyrettiğimi düşündüm okurken hep.

 

Yolu, geçmişin kokusunu ve ona doğru gitmenin tadını, insanı, geldiği yerlerin sabit katmanından doğan gerçek -bazen keyif kaçırıcı ama gerçek- konuşmaları sevmeyen okumasın elbette:

 

Yağmur gene başlamıştı, az sonra da hava karardı. Her şey yeniden gözümün önünde canlanmaya başladı. Yolculuk, çocukluğumda evden ve Sicilya’dan on kere kaçışım, tünel ve duman dolu yollarda gidip gelişim, geceleyin bir dağın yamacnda ya da deniz kıyısında durup bekleyen trenlerin anlatılmaz düdük sesleri, Armentea, Maratea, Gioia Tauro gibi eski düşleri hatırlatan adlar. Böylece içimdeki fare, fare olmaktan çıktı, koku, tat ve gökyüzü oldu. Kaval da artık acıklı değil, neşeli bir hava tutturdu. Uyudum, uyandım, yeniden uyudum, bir kere daha uyandım, en sonunda kendimi Sicilya’ya yolcu götüren bir vapurda buldum.

Deniz karanlık bir kış deniziydi. Üst güvertede, geminin en yüksek yerinde durup havayı içine çeken, yüzünü bir kıyıdan öbürüne çeviren, yağmurla yıkanmış sabah saatlerinde bütün o kıyıdak köy ve kasabaların çöpleri ayaklarının altında , denize doymayan gözlerle bakan bir çocuk olarak gördüm kendimi. Hava soğuktu, kendimi soğuktan titreyen, ama gene de altından denizin hızla akıp gittiği o rüzgârlı yükseklikte inadına duran bir çocuk olarak hatırladım.

.

Nelly, I am Heathcliff!

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, CurnalAtopya | No Comments »

“I said his heaven would be only half alive; and he said mine would be drunk.”


Ölçüsüz bir şiddetten bahsedeceğiz. Pişmanlıktan fersah fersah uzak, acımasız, çocukluk saflığından türediği için katıksız, kendi kendini yenileyen bir kötülük…

Kahraman karşısında ısrarla durduğu şeyi iyilik diye tanımlamayacak. Çünkü onunla savaşıyor olacak. Çocukluk saflığındaki açık bilinci korumak istediğinden karşı çıkmaya başlamış, yetişkinliğe adanmışlığa ve akıl diye sunulan yol yüzünden çocukken kolayca tecrit edebildiği kümelerin birbirine -suya düşmüş mürekkep damlaları gibi- karıştırılmasına karşı çıkmakla başlamış olacak. Koşulları yalın olan çocukluk dünyasını elinden aldıkları için, çocukluk krallığını yıkan yetişkin hayata ve onun yıkımlarına baş kaldırışı ve toplumsal ahlaka karşı durmak isteğiyle başlayan küçük bir zerrenin büyüyüvermesini seyredeceğiz, Heathcliff’i dinleyeceğiz.

[Onun kötülüğünü erdemsizliğe eş koşmaya kalkarsak yarı yolda kalırız. O yüzden Heathcliff'ten başladım anla(t)maya.]

Diğeri, yasaklandığı için kutsal sayılan meşhur alanlardan birinde yetiştirilmiş dindar, ama klasik romanlardaki gibi ahlak abideliğine soyundurulmamış bir kadın, Catherine.

[Ama yine yüksek ahlak noktasına ait bir karakter. Yasaklı alanın kutsallaştırılması ve uzaklaştırılması, seyredilmesiyle yüceltilmesi onun sonudur ve elbette bir alanın en yüksek noktasına ait olmak onu ihlale de en yakın olmaktır.]

Bu iki karakterin gözlerimizin içine baka baka ölmesini seyretmek için okuyacağız.

[Okuyacağız diyorum, Kötülük bahsinin Kıskanmak'la tekrar gündeme gelmiş olması sonrası Örik'e haketmediği bir kahramanlık ödülü alelacele tutuşturulmasın diye.]

Emily Brontë okuyacağız. Uyumlu, fedakar, sessizliğiyle ve yumuşaklığıyla tanınmış bir kızın alışılmış sekînetini edebiyatla bozuşunu ve kötülüğün şiddetini nasıl böyle sakince anlatabildiğini şaşırarak seyredeceğiz.

Daha otuzuna gelip veremden ölmeden önce Yorkshire fundalıklarından  çıkmadan, protestan cenderenin içindeliğine rağmen kötülüğü nasıl tasvir etti, dönem eserlerindekilerden milyon kere gerçek bir kadını (Catherine’yi), dönem karakterlerinden  milyon kere hayal bir adamı (Heathcliff’i) bir araya getirdi diye okuyacağız. Örik’in sadece dille yapabildiğini o hayalgücüyle, hayatı neredeyse hiç tanımadan böyle derin nasıl yaptı, kocaman kara bir şemsiyeyi yüzyılının iğretiliğine karşı çekinmeden nasıl gerdi diye…

[Kitabın anlatımını sıkıcı bulmama rağmen bunu uzun uzun açıklamaya gerek duymadım, söylenmek istenenin,yöntemin ve dayanakların sağlamlığı yanında bahsi edilmeyecek kadar küçük kalıyor.]

Banu Kevser

“İki Dirhem Bir Çekirdek”le Bir Dolap İki Çevirme

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, PlAtopya | 2 Comments »

taht-i_revan

Konak dolapları (1) sadece tas tas yemek yerleştirip diğer yana çevirmek için yapılmış olmamalı. Bulgurlu’ya gelin taşıyan atlar da hiç heyecanlı değildi kesin (2).

Şimdi ben gönlümden geçen bulutları çizsem de koysam dolap rafına; haremlikten selamlığa çevirsem sana, aç kalıp ölmezsin ya.

Bilirsin, bildiğini bildirmezsin olur biter.

Hem her hüküm vericinin tepesinde bir kılıç (3) düştü düşecek bekler durur da saltanatı işkenceye çevirir ya, biz bu tehlikelerden bin arpa boyu uzağız. Abasını dolabı geçenler yakar (4), kılıç dolabı aşanın boynunu öper.

Dolaplar çevirmedim, dolabı sana çevirdim.

Sen Bağdat’sın ben Bağdat’ım, dolapsa Ane Geçidi (5).

(1) Haremlikten selamlığa eski evlerde yemek göndermek için raflı dolaplar bulunurdu.

(2) Bulgurlu’nun, zamanında öyle gözde bir yer olduğu anlatılıyor ki; oraya gelin vermenin masallardan masal doğurmak gibi olduğunu, arabacısından atına herkes görevini kutsal bildiğini söylerler.

(3) Demokles’e Kral Diyonisos bir günlük tahtını bıraktı ve tahtın üstüne bir at kılına bağladığı kılıcı yerleştirtti. Hükmetmenin sanıldığı kadar rahat olmadığını, bunun her an “kılıç başa düştü düşecek” endişesini taşımaya eş olduğunu göstermek istedi. Bu deyim, büyük görevlerin sıkıntı ve tehlikeyi de barındırdığını anlatmak için kullanılır.

(4) Dervişler soğuk mevsimde tasarruf olsun diye abalarını giyinip dergah avlusundaki ateşte ısınarken, dalgınlıktan ya da şevkten içlerinen abasını ateşe kaptıranların sayısının hiç de az olmadığı söylenir.

(5) “Ana gibi yâr Bağdat gibi diyâr olmaz” sözünün aslı “Ane gibi yar (sarp uçurum),  Bağdat gibi diyâr olmaz”dır.  Ane Bağdat’a yakın bir geçittir.

Biliyorum André

Posted in BibliyAtopya | No Comments »

Olan bitenler bizi şuna inanmaya sevk ediyor: Zihinde, yaşamla ölümün, gerçekle düşselin, geçmişle geleceğin, iletilebilir olanla olmayanın çelişki olarak algılanmadığı bir nokta vardır.


Deuxième Manifeste du surréalisme, 1930


Hayalgücü üzerine yemin ederiz ki

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »

literadjure

Edebiyatın sunduğu çeşitli hazlar arasından


en büyüğü de uydurmaktır.


Ficciones / Borges


Savaşı Gabriele Başlattı

Posted in BibliyAtopya, CurnalAtopya, Mimento Mono, Quanta | 14 Comments »

İnsanın şuuruyla gerçek hayat arasında, kalınlığı sihirli kelimlere bağlı bir diyafram gerili.  Bazen kalın ve  tecrit edici. Bazen de sinsice göz kırparak kayboluyor birbiriyle karışsın her şey diye. Adlar yeniden verilsin, formlar değişsin, her şey başka bir şey olsun diye…

Ben onun kayboluşunu ilk seninle tanıştığım yıl gördüm Gabriele.

Yazarı ben olmayı nasıl da istediğim kitabında; tumturaklı zahitlik rüyalarında, bunu bazen örtbas ettiğin saf su yüzeyinde dengede durma savaşına yenilmeyen melekelerinde, kendini bir deniz perisi boyu gibi farklı hissettiğin kökünden ayrı düştüğün anlarda, ölümden çok insan yıkıntısındaki yaşama hayret edişinde bıraktığın kırıntılarda yolu buldum…

Bulduğum yola açılan ve tavanlara uzanan kütüphanende  belki sen Nietzsche’nin süperkahramanı ya da Nietzsche senin süper kahramanın olarak hep oradasınız. Durmadan dolaşarak konuşuyorsun. Michetti’nin gözlerine değil ruhuna baka baka anlatıyorsun.

Faşistsin, kibirdesin, ölüsün!

“Sevdiğin kitap?” dediğinde biri bana, o yıldan beri Demetrio’nun yayından çıkan ilahi bir keman ezgisinden, Giorgio’nun durmak bilmeyen çıldırmış zihninden, İppolita’nın tanrı bildiği uçurumda bıraktığı aşktan, aslında asla iflah olmaz bir hakim olma, kaybedilmiş ruha ait parçaları bulma, sonumun iplerini kendi ellerimle çekme dürtüsünden parçalar koşuşturararak sahnede bir önceki bıraktığım yerlerine yeniden yerleşiveriyorlar.

Çıldırmışsın, zekanın ağırlığı altında savunmasız bir kurbansın. Bu yüzden kocamansın!

İppolita’nın hasta solgun yüzünü, bileklerindeki fışkırmak isteyen kanı tutan şeffaf  -herşeyden habersiz- damarları, tanrıyı mabette bilen  kuş beyinlileri,  kendini kaybedip yeniden bulmaları, damar atışının nasıl dinlemek zorunda bırakılan çekiç sesi cezasına döndüğünü, soluk almanın nasıl defalarca ölmeye denkleniverdiğini… Hepsini, hepsini, hepsini sendeki gibi tarifsiz bir sihirle ben anlatsaydım…

Estetik düşkünüsün, Michetti’siz  kalsa kütüphanen dilsizsin!

Senin anıldığın sohbetlerde kahve buğusunda oynaşan ruhsun.

Tombul elli, cübbeli bir adamın  ikonayı anlatırken takındığı bilgeliği yerden yere vuracak tek kelimeden kurşunu atacak sembolistsin. Orvietto’da dilek ağaçlarında sallanan kağıtlar senin kıvranan bilincin.

Diyaframsızsın!

Bana perdelerin yokolabileceğini gösteren pelerinli, tek gözlü, tılsımlı bir askersin. Acımasızsın.

Baharın kutsal soluğu iyi gelmiyordu muhtemelen  sana.

İnsanın evreni diye birşeyler çizseydik bile beraber ; bana uçurumlarından bahsetmezdin eminim. Alnında gizlediklerinden de…

Ben de senin kalemini oracıkta kırarak herkesi senden korumak  istediğimi ya da  kelimelerinin kızgın yağ damlalarına dönüşüp birgün kurbanlarının diyaframını eleğe çevireceğini söylemezdim sana.

Prenssin, pilotsun, şairsin, gözünü kan bürümüş katilsin!

Elimde değil,

On yıldır aklımdan çıkmayan dizelerin sahibisin.

Günlerin Tortusu mimledi,  Gabriele D’annunzio’dan Ölümün Zaferi ‘ni seçtim.

…………………………………………………………………………….

ehvalin ehveni

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

dürr-i geylani’nin ruhuyla tazecik bir demde kesişince, ademoğulları ve havvakızlarının bilmek istemediklerini bildiklerindeki akıl zaafiyeti manzumlarını sessizlikte geceden ve gündüzden seyredince ve zaten  mazide kamilu’l kelamla külahları altı yıl, altı ömür, yedi lityum süren bir cenkte değişince banu pluie,

ne incilere, ne zümrütlere mihmandar  olmaya da, onlara söyleyecek methiyeye de tâkâti yetmeceğini bildi. bildi de korktu.

banu


korktu.
gidip de varamamaktan değil,
varıp dönüş yollarını kaybetmekten değil,
dönüp de geride bıraktıklarını yerinde görememekten değil;
bir kendini bulmaktan,
bulduğundan korkmaktan korktu.”     (e.şafak/pinhan)

bon ton

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | No Comments »

esasında kabaca insan doğasını salt istenç yönüyle inceleyen bir oyun için kolları sıvayacağız.

incelik adına ne varsa damarda, olay örgüsü ve diyaloglara özenle can verecek.  araya koca koca dağlar, denizler sığacak uzaklıkla bir dekor bu zarif can vermeden zerre nasip almamış olacak. kabaca, renksizce, ağırca  yer kaplayıp seyirciye şamar gibi bakacak.

örgünün itkisi gereği izleyici bir  bilgelik tapınağı bahsinin dönüp durmasından “dünyada çok ders bulunduğu ve mutuluğun olmadığı” sonucuna götüren bir cümleye farkında olmadan yavaş yavaş hazırlanacak… aklınca öğrenme yakalayacağı özel cümle için heyecan içinde  bekleyecek. koltuk kollarındaki dirseklerden bileklere binecek yük, topuklar yere dokunmayacak, başlar öne uzanacak. bu pozisyon bir hayvana tetiktelik görünümü verirken seyirciyi komik duruma sokacak.

petrarca’nın  “öğrenmekten başka mutluluk duyumsamıyorum” vazgeçişine  muadil bir terkip olmadıkça koltuğa serilemeyeceklerini duyumsayacaklar.

000

sanki kendini taşımıyor da dünyayı taşıyormuş gibi hayıflanan vücut  bileklerden yükü aldıramayacak kurtarıcı bir cümleye. ya da beklenen - koltuğa rahatça serilme- bu çatıda hiç gerçekleşmeyecek.

000

söylenmek istenen, dekorla - onun iğretiliğiyle-  söylenmiştir ve aslında oyunda başka hiç bir cümlenin de onun sesini bastıracak bir gücü tüm naif konuşmalara rağmen olamayacaktır.

çünkü tüm diyaloglar, oyuncular, ışık oyunları sadece bir saati doldurmak amaçlı küçük tutunma kökleridir.

cafe sim’de mi konuşmuştuk bunları? sinderella’nın arabası balkabağına dönmeden seyirciye kapanmalıdır perde.

temsilin kendine düşeni yapması sadece o bir saatin sonuna ulaşılmasıyla olumlanır.

0000

çıkışta herkese içi boş fındıklar dağıtılır… mutluluk adına çıkarım yapmak, içi dolu olan bir taneyi rastgele bulmuş olana bahşedilir.

000

evlerine dönerken isteyenler envari süheyli mısralarını playerlarında birkaç kez çalabilirler.

bir dünyalık elinden gittiyse,
üzülme buna, hiçtir o;
ve bir dünyalık geçtiyse eline
sevinme buna, hiçtir o,
önünden geçer acılar ve zevkler
geç dünyanın önünden , hiçtir o.

000

bizi tanıyamadığı ve doğduğumuz arkadia’ya topluca hicret edip etmeme üzerine çene yoramayacağımız için epikür’ün ölmüşlüğüne bir kez daha hep beraber üzülüyoruz. meydan chamfort’a kalıyor. ya da zaten hep onundu.

sonsuz farklı okuma

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

sonsuza_iraksayan_okumalar

“bir metinden fazladan anlam çıkarmak, sanki orada olmayan bir şeyi metnin içine yerleştirmek gibi birşeyi canlandırır. sonra orada ne olduğunu söylersiniz ve metinden başka birşey olmadığı anlaşılır…

ancak metnin ’satır aralarını okumak’, bir eleştiri terimi olarak, oldukça dikkate değer birşeyi, gerçek bir iz üzerinde bile olsa aşırıya kaçmak gibi birşeyi ortaya atar. öyleyse sorulacak soru, çoğu kez felsefi bir soru olan, okumanın nasıl sonlandırılacağı sorusudur. bu durum, eleştiriye dışardan yapılan bir eleştiri olarak değil, eleştirinin bir iç sorunu olarak görülmelidir. benim deneyimlerime göre , satır aralarını okumaktan ya da fazladan anlam çıkarmaktan ya da aşırıya kaçmaktan kaygılanan insanlar genellikle başlamaktan, olduğu gibi okumaktan korkarlar ya da korkmuşlardır, sanki o metinlerin - insanlar gibi, yerler ve zamanlar gibi- bazı anlamları olmasından ve dahası bunların bilinenden daha fazla olmasından korkarlar.”

stanley cavell / pursuits of happiness / the hollywood comedy of remarriage

kader “kef”le yazılınca keder okunuyor

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 4 Comments »

ben gök yarılacak da tüm sırlar üzerimize  gürleyerek yağacak diye nefesimi tutup gözlerimi kapadım.

herkes öyle yapmış ama onlar bilinmezliğin hazzını tatmaya yummuş ziyalarını.

ben daha alışacağım o zaman.

rindlerin keyfi yerinde, zahidler sıkıntıda olduğunda ben korkunun avcunda kalıveririm yoksa.

“harâbâtı görenler her biri hâletin söyler
safâsın nakl eder rindân, zâhid sıkletin söyler

***

aslında ben onu bugün daha bir sevdim. düşlerimizi tokuştursak da denize denize eğsek ya başımızı. o zaman  olur.

“birisi çekip alsa ya bizi.. bu dipsiz kuyudander demez o, endişeden kaskatı olmuş duvarları bir bakışımızla deleriz sandım.

aklımızdan geçenleri saymadık. ama yakıştı birbirine bir yığın çıldırmış şarkı sözü de kolumuza girince.

ben daha düş kuracağım o zaman.

akıldan muafiyet diye birşey olmasa gerçek saray olmazmış yoksa.

“ne zapt-ı hâkim-i şer’i, ne hükm-i zâbit-i aklî
cünûn iklîmini seyreyleyenler rahatın söyler”

***

dilimden düşen her sözde biraz buğu var

söylediğim herşeyi bana boyuyorum o zaman.

çingene çalınca yiğit, naçar söyleyince hafif…

halimi anlatmaya bu yorgunlukla kalkmazdım yoksa.

“meyân-ı güft ü gûda bed-meniş, îhâm eder kubhun
şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler

we all need zero gravity or weightlessness or free fall by dreams

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off


“devrim düşleri mahkum etmez ” diyorum.

” ve karabasanlardan da kurtarmaz “, yanıtını veriyor.

valerian araya giriyor: ” tanıştığınızı bilmiyordum.”

bir düşte karşılaşmıştık, ” diyorum. ” bir köprüden düşüyorduk. “

” hayır, herkesin farklı bir düşü vardır” diyor.

” ve bir de bazı insanlar böyle güvenli bir yerde uyanıverirler, baş dönmesine karşı güvenlikli bir yerde… ” diye ısrar ediyorum.


or we fall apart…

La Condición Humana

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 37 Comments »


Daha elde ediliş biçimiyle bile kuşku uyandıran insan bilgisine güvenilebilir mi?

Bayan Pluie 60larda Paris’te

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | No Comments »

sevgili dostum g’nin güzel kartları ve müthiş hediyelerine tekrar bakınca bugün içim içime sığmadı. öyle ki jérôme’u bulsam sylvie olacağım gibi geldi.

bütün gece boyunca yürüyebilir, koşabilir, şarkı söyleyebilirlerdi.

tek başıma bunu yapmalıydım, çok yabancı, çok yalnız…

ya da bazı geceleri hemen hemen hiç tanımadıkları mahallelerde uzun uzun yürürlerdi.

ankara’ya döndüm.

bunca zaman sonra bencilliğim yüzünden neşeli olmayı haketmiyordum ama neşeyle ayrıldık ordan.

anlatılmaz güçleri, inanılmaz gizleri ellerinde tutuyormuşcasına, tanımadıkları bir coşku duyuyorlardı. el ele tutuşarak koşarlar, kaldırımlarda sek sek oynarlar hep birlikte cosi fan tutte’yi ya da messe en si’yi söylerlerdi.

o gün daha da güzelleşerek devam etti. ne seyredilen filmlerden, ne müzikten, ne aşklarımızdan, ne umutarımızdan bahsettik. orada olduğumu, ânı hissediyordum. sadece bunu düşünüyordum. yine birşey yiyemiyordum ve çok yoruluyordum ama huzurluydum.

yaşamları salt bu güzel zamanların bitmez toplamı olacakmış, her zaman mutlu olacaklarmış gibi gelirdi onlara…

altı ay sonra aynı patikalardan yürüdüm, serindi. kollarım üşüyordu. mind walk da, su şişsesi de, ayakkabılar da, şal da yanımdaydı vedalaştık. “bayan pluie 60larda paris’te” dedi. sonra tatlı bir tehditten sonra uğurladı beni.. el sallarken burukluktan çok huzur vardı içimde bu kez.

efsanelere inanmak yasaklanmıştı.

bir çeşit sözleşme, satın alınmış bir şey, zavallı kırılgan bir nesne, onları şiddetle, varoluşlarındaki, öykülerindeki en belirsiz, en tehlikeli yana gönderen basit bir soluklanma ânı olup çıkıyordu.

daha çok tazeydi. agent a, agent b‘ye bildiği yerleri anlatmış, edebiyattan, okumadan yazan kendini şaire sanan ufaklıklardan bahsetmiştik, bask halkının bağrından türkiye’ye gönderilmişlik ancak o naneli ayran ve dizlerinizi kıvırıp oturacağınız sedirlerle ferahlatılabilirdi. cengizhan miğferini giymeden, gökyüzü yolculuğundan kaçarak çıktık oradan.

… dehaları onaylanacaktı… bu afyonları olacaktı…

ona anlatmam gerekenleri anlattım. o beni anlayışla dinledi. aslında şu saçmasapan görevleri bırakıp buralardan kaçmak en mantıklısıydı ama işte sihirli sudan içmişti o. bu ülke onu sıkı sıkıya saracak, gitmemesi için yalvaracaktı.

otomobilleri aşağıda bekleyecekti. birgün önce benzinleri ful doldurmuş olacaklardı. eşyaları onları brüksel’de bekleyecekti. belçika yolundan gideceklerdi. hiçbir güçlük çıkmadan sınırı geçeceklerdi. sonra yavaş yavaş acele etmeksizn lüksenburg’da, anverst’e, amsterdam’da…


dünya turu yapacaklardı. sonunda havası hoş bir ülkeye yerleşeceklerdi. italyan göllerinin kıyılarında, dubrovnik’de, bolear adaları’nda, cefalu’da bir yerlerde….

sadece bir yanından karaya tutunmuş bu parçada yalnız olmadığımı düşündüm. kayboluşumu kısa da olsa sessizce erteledim.

işlerini bırakmayı, her şeyi bir yana atmayı serüvene gitmeyi düşlüyorlardı. her şeye yeniden, sıfırdan başlamayı düşlüyorlardı, kopmayı ve vedalaşmayı…

anısız belleksiz bir dünya….

çok yumuşak bir trajediye benzeyen dingin bir şey hızı kesilmiş yaşamların bağrna yerleşiyordu.

g’nin hediyesi georges kitabını karıştırdım:

gideceklerdi, herşeyi terkedeceklerdi. kaçacaklardı. hiçbir güç tutamayacaktı onları.

kusurlarla dolu bir dünyada en kusurlu olan onların yaşamları değildi, buna kolayca kesinlikle inanıyorlardı.

elbette bunların yanlış olduğunu, özgrlüklerinin aldatmacadan başka birşey olmadığını biliyorlardı.

gerçek gidişler uzun zaman önceden hazırlanır. bu öyle olmamıştı. daha çok bir kaçışı anlatıyordu. on beş gün boyunca sağlık raporları, pasaportlar, vizeler, biletler, bagajlar için bürodan büroya koşturdular.

bir ajansın yönetimini almak için bordeaux’a gideceklerdi. gidişe özenle hazırlanacaklardı.

onun güzel gülümseyen yüzünü görüp sımsıkı sarılmak istedim. bulacak mıydım tekrar ona sarılmak için ilave bir sebep?


tunus’ta fakültedeki eski sınıf arkadaşlarının birkaç tanıdıkları, ayrıca güneş, masmavi akdeniz, bir başka yaşam, gerçekten gidiş, bir başka iş vaadi vardı. başvurmaya karar verdiler. kabul edildiler.

banu p. & george p.

Deform Anlam Üniform Peçeyi Döver

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Comments Off


H- Anlatın.

B- Neden çocukların tanımlarına bayılırız? Neden alkollü bir adamın gördüğü dünya daha kaygandır? Neden şizofren ressamların çizdiği portreler karmakarışıktır?

Büyülenmiş bir adam için dünya bambaşkadır.

H- Alışılmış kalıplara sığmayan haller bunlar.

B-Evet öyle. Kalıplara yerleştirilmeye çalışılmadığından, olduğu gibi şahit olmamıza izin verildiğinden daha gerçekler.

H- Onların bahanesi var. Peki ya biz?

B- Şeyler analtıldıkları her yerde yeniden başka birşey olurlar. Her yerde farklı bir yansımadırlar. Her gören kendi aynasından farklı bir ışık açısından görür. Zaten şeylerin aslından aynalar kere uzakta kalıyorsak daha da uzaklaştırıcı kalıplara girip de onu gereksiz yere neden sunîleştiriyoruz ki?

H- Kuralsızlık?

B- Anlamıyorsunuz. İfade yönteminde özgürlükten bahsediyorum. Aklımda gördüğüm neyse sunduğum da makyajsızca odur diyorum.

H- Notasyon takip edilirse bu bozulur mu?

B- Dediğim “notasyon takip etmek yanlıştır” değil. Notasyon takip etmemek hata değildir diyorum!

Neden iyi hackerlar çocuktan yetişir sanıyorsunuz? Açıkları daha iyi yakalarlar. Yapılmışın üzerinden değil, kendi gördükleri üzerinden analiz ederler.

H- Rica ediyorum açın bunu.

B-Kim önceden ne demiş, hangi yolu izlemiş, ne sınır çizmiş” değil de, “ben bunu demek istedim ve dedim” demek daha içe sinen bir tablo değil midir?

H- Kendiliğini kaybettirmek ve bununla ilgili risk bir katldir sizin için?

B- Yerelliği asla yadsıyamayız bayım. Söylenilen ânı ve söylendiği konumu ve söyleyeni.

Kelimelerimi notasyonların darlığında teorem ispatlar gibi tahtaya yazmaktansa, bana daha gerçek gelen, dokunulmamış halleriyle söylemezsem içlerindeki resim ölecek sanıyorum.

Beckett’ın Watt’ı gibi anlamsız birşeyler söylesem bile, söylemek istediğim ondan başka birşey değilse onu söylemeliyim.

Sözcüğü beklenen yere koymayan, olmadık yerde kullanan, hatta anlık - ama kendine has bir dili kendiliğinden oluşturuveren-, çelişkilerden ve belirsizlikten kaçmayan kişi, gerçekten orada yapmak istediğini o şekilde anlatacağı doğduysa içine aynen öyle anlatmalıdır.

H- İlk anlatımı seviyorsunuz. Dolayısıyla anlatım bozukluğunu da… Yanlış anlaşılmaktan korkmuyor musunuz?

B- Aslında beni dinleyen, ya da karaladığımı okuyan benim ne dediğimden çok, ne demiş olma ihtimalimi düşünmesi benim daha çok tercih edeceğim bir durum.

Benim beynimle evrenin kesiştiği yer tabii ki sizinkiyle aynı yer olmayacaktır. Kimseninki diğeriyle aynı olmayacaktır. Doğduğu haliyle söz; daha taze, daha gerçek, daha sâbi olacaktır. Anlatım alışılmamış, mantık dışı bile olsa, bu şekilde sunulmasının kesinlikle sağlam bir dayanağı vardır. Çünkü o, o şekilde doğmuştur.

Size mantık hatalarını da severim demiş miydim?

H- Ah kabullenilmiş çelişkiler bahsi … (P’nin teoremi)

B- Son cümlemi algoritma hocam S Hanım’a armağan etmeliyim :P

H- Sizinle ilişkisini yeniden gözden geçirmek zorunda kalmayı düşünürse ya?

B- Tetkik yenilemek iyidir.

H- Bardakları da yenileyelim mi?

B- Deformasyona o halde…

H- Ve peçelere…

B- Hiç anlaşamayacağız :)

B: Banu

H: Hayal Ürünü Kanonik Karakter

P: Passive


Bohemya’da, Deniz kıyısında, Roman gibi Rüyamda…

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 1 Comment »

Katedralde şarkı söyleyen çatlak kızın rolünü sevdim ben.

Odamın penceresi kilise bahçesine bakardı. O günleri hatırladım. Pazar günleri oraya gelenleri seyrederdim. Onlar beni farketmezlerdi ama kilise bekçisi hep görürdü onlara baktığımı. Belki de dili yoktu onun. Sadece kapıyı açıp bahçedeki yaprakları süpürüp geriye kalan zamanlarda öylece oturup duruyordu.

Filmi seyrederken nedense o pencere geldi aklıma.

Yağmur yağdığı günler o pencere önünde kayıt yapardık. Bekçinin kaldığı yerin çatısı aliminyumdandı, yağmurda nasıl da inlerdi. O sesleri bulup dinledim şimdi. Penceredeyim sandım.

Hülya’yla paylaşıyorduk o odayı. Sonra o Viyana’ya gitti. Dorian İzmir’deydi. Mehmet Hoca’ya daha benden sözetmemişti mesela. Hiçbirimiz daha üzülmemiştik.Ya da Şafak Hanım’ın muayenehanesinde ne dramatik konuşmalar yapacağını o da bilmiyordu. Lityum o sıralar sadece atom lablarında hızlandırıcıya bir tutam atılmışlığıyla anılıyordu. Ben dilini bilmediğim bir yerde beş parasız kaldığım 2003 senesini daha yaşamamıştım. Prizren’de her şey karışık diye haber geliyordu. Geceleri programa metin yazıyordum. Akşam vakitlerinde içim sıkılır demiş miydim? Tam o saatlerdeydi program.

Seninle daha hiç konuşmamıştık.

Benim aklımı Radiohead‘le, Bab-ı Ali Yokuşu’yla, Edinburgh bültenleriyle bozduğum yıl.

Hülya’nın herşeyden vazgeçip Viyana’da eve kapanmayı seçtiği yıl .

Ah Ingenborg sen gönlünü bir Viyana ezgisine vermiştin değil mi?

Kışa, bir Viyana ezgisine ve yaza
Haritalara, dağda bir yuvaya, bir kıyıya ve bir yatağa
diyordun.

Ben sana inanıyorum (*).

Kış Masalı (**)‘nda Şekspir yerden göğe haklıdır. Ahkam kesiciler, rüyalar, çanlar, bekçilerin gözleri, yağmurlar, mesafeler yalan söyler bazen.

Haritaya ne bakıyorsunuz? Bohemya‘nın denize kıyısı vardır!

BANU

(*) Bohemya Deniz Kiyisindadir

Burada evler yeşilse eger, girerim bir eve daha.
Sağlamsa köprüler burada, iyi basıyorum demektir.
Yitirilmişse sevme çabalari bütün zamanlar için,
Yeğlerim ben de burada yitirmeyi.
Ben olmasam bile, yine ben gibi biridir.

Buradan geçiyorsa yanımdan bir sözcüğün sırları,
bırakırım geçsin.
Bohemya deniz kıyısındaysa hala, yeniden denizlere
inanırım.
Ve hala inanıyorsam denize, o zaman karaya da
umut bağlarım.
Bu bensem eger, o zaman herkes de budur, biridir
ben gibi.
Artık hiçbir şey istemiyorum kendim için. Batmak
istiyorum.
Batmak;

yani denize, orada Bohemya’yı yeniden
buluyorum.
Sakin uyanıyorum batışın ardından.
Sil baştan yapıyorum şimdi ve yitik değilim.
Buraya gelin, Bohemyalilar, hepiniz, denizciler, liman
orospuları ve gemiler
demirsiz.

Siz Bohemyali olmak istemiyor musunuz,
İliryalilar, Veronalılar,
ve Venedikliler, hepiniz.

Oynayın güldüren komedileri.
Ve ağlanası olanlarını. Ve yanılın yüz kez, tıpkı
benim de yanıldıgım gibi,


Tıpkı Bohemya’nın da başardıgı ve güzel bir günde
denize bağışlanıp, şimdi kıyıda oluşu misali.


Ayrıca, bir sözcükle daha komşuyum ve bir başka ülkeyle,
Şimdi, az sayıda olsalar da, her şeye daha bir komşuyum,
bir Bohemyalı, bir serseri, hiçbir şeyi olmayan,
hiçbir şeyin de tutmadıgı biri,
yalnızca kavgalı denizden bakınca,

seçtiği ülkeyi görmeye
yetenekli biri.


Ingeborg Bachmann

(**) Haritaların denizden uzak olduğuna dair bir iddiası olmasına rağmen, Şekspir Bohemya’yı deniz kıyısında anlatır.