Archive for the BibliyAtopya Category

Nelly, I am Heathcliff!

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, CurnalAtopya | No Comments »

“I said his heaven would be only half alive; and he said mine would be drunk.”


Ölçüsüz bir şiddetten bahsedeceğiz. Pişmanlıktan fersah fersah uzak, acımasız, çocukluk saflığından türediği için katıksız, kendi kendini yenileyen bir kötülük…

Kahraman karşısında ısrarla durduğu şeyi iyilik diye tanımlamayacak. Çünkü onunla savaşıyor olacak. Çocukluk saflığındaki açık bilinci korumak istediğinden karşı çıkmaya başlamış, yetişkinliğe adanmışlığa ve akıl diye sunulan yol yüzünden çocukken kolayca tecrit edebildiği kümelerin birbirine -suya düşmüş mürekkep damlaları gibi- karıştırılmasına karşı çıkmakla başlamış olacak. Koşulları yalın olan çocukluk dünyasını elinden aldıkları için, çocukluk krallığını yıkan yetişkin hayata ve onun yıkımlarına baş kaldırışı ve toplumsal ahlaka karşı durmak isteğiyle başlayan küçük bir zerrenin büyüyüvermesini seyredeceğiz, Heathcliff’i dinleyeceğiz.

[Onun kötülüğünü erdemsizliğe eş koşmaya kalkarsak yarı yolda kalırız. O yüzden Heathcliff'ten başladım anla(t)maya.]

Diğeri, yasaklandığı için kutsal sayılan meşhur alanlardan birinde yetiştirilmiş dindar, ama klasik romanlardaki gibi ahlak abideliğine soyundurulmamış bir kadın, Catherine.

[Ama yine yüksek ahlak noktasına ait bir karakter. Yasaklı alanın kutsallaştırılması ve uzaklaştırılması, seyredilmesiyle yüceltilmesi onun sonudur ve elbette bir alanın en yüksek noktasına ait olmak onu ihlale de en yakın olmaktır.]

Bu iki karakterin gözlerimizin içine baka baka ölmesini seyretmek için okuyacağız.

[Okuyacağız diyorum, Kötülük bahsinin Kıskanmak'la tekrar gündeme gelmiş olması sonrası Örik'e haketmediği bir kahramanlık ödülü alelacele tutuşturulmasın diye.]

Emily Brontë okuyacağız. Uyumlu, fedakar, sessizliğiyle ve yumuşaklığıyla tanınmış bir kızın alışılmış sekînetini edebiyatla bozuşunu ve kötülüğün şiddetini nasıl böyle sakince anlatabildiğini şaşırarak seyredeceğiz.

Daha otuzuna gelip veremden ölmeden önce Yorkshire fundalıklarından  çıkmadan, protestan cenderenin içindeliğine rağmen kötülüğü nasıl tasvir etti, dönem eserlerindekilerden milyon kere gerçek bir kadını (Catherine’yi), dönem karakterlerinden  milyon kere hayal bir adamı (Heathcliff’i) bir araya getirdi diye okuyacağız. Örik’in sadece dille yapabildiğini o hayalgücüyle, hayatı neredeyse hiç tanımadan böyle derin nasıl yaptı, kocaman kara bir şemsiyeyi yüzyılının iğretiliğine karşı çekinmeden nasıl gerdi diye…

[Kitabın anlatımını sıkıcı bulmama rağmen bunu uzun uzun açıklamaya gerek duymadım, söylenmek istenenin,yöntemin ve dayanakların sağlamlığı yanında bahsi edilmeyecek kadar küçük kalıyor.]

Banu Kevser

Biliyorum André

Posted in BibliyAtopya | No Comments »

Olan bitenler bizi şuna inanmaya sevk ediyor: Zihinde, yaşamla ölümün, gerçekle düşselin, geçmişle geleceğin, iletilebilir olanla olmayanın çelişki olarak algılanmadığı bir nokta vardır.


Deuxième Manifeste du surréalisme, 1930


Hayalgücü üzerine yemin ederiz ki

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »

literadjure

Edebiyatın sunduğu çeşitli hazlar arasından


en büyüğü de uydurmaktır.


Ficciones / Borges


“İki Dirhem Bir Çekirdek”le Bir Dolap İki Çevirme

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, PlAtopya | 2 Comments »

taht-i_revan

Konak dolapları (1) sadece tas tas yemek yerleştirip diğer yana çevirmek için yapılmış olmamalı. Bulgurlu’ya gelin taşıyan atlar da hiç heyecanlı değildi kesin (2).

Şimdi ben gönlümden geçen bulutları çizsem de koysam dolap rafına; haremlikten selamlığa çevirsem sana, aç kalıp ölmezsin ya.

Bilirsin, bildiğini bildirmezsin olur biter.

Hem her hüküm vericinin tepesinde bir kılıç (3) düştü düşecek bekler durur da saltanatı işkenceye çevirir ya, biz bu tehlikelerden bin arpa boyu uzağız. Abasını dolabı geçenler yakar (4), kılıç dolabı aşanın boynunu öper.

Dolaplar çevirmedim, dolabı sana çevirdim.

Sen Bağdat’sın ben Bağdat’ım, dolapsa Ane Geçidi (5).

(1) Haremlikten selamlığa eski evlerde yemek göndermek için raflı dolaplar bulunurdu.

(2) Bulgurlu’nun, zamanında öyle gözde bir yer olduğu anlatılıyor ki; oraya gelin vermenin masallardan masal doğurmak gibi olduğunu, arabacısından atına herkes görevini kutsal bildiğini söylerler.

(3) Demokles’e Kral Diyonisos bir günlük tahtını bıraktı ve tahtın üstüne bir at kılına bağladığı kılıcı yerleştirtti. Hükmetmenin sanıldığı kadar rahat olmadığını, bunun her an “kılıç başa düştü düşecek” endişesini taşımaya eş olduğunu göstermek istedi. Bu deyim, büyük görevlerin sıkıntı ve tehlikeyi de barındırdığını anlatmak için kullanılır.

(4) Dervişler soğuk mevsimde tasarruf olsun diye abalarını giyinip dergah avlusundaki ateşte ısınarken, dalgınlıktan ya da şevkten içlerinen abasını ateşe kaptıranların sayısının hiç de az olmadığı söylenir.

(5) “Ana gibi yâr Bağdat gibi diyâr olmaz” sözünün aslı “Ane gibi yar (sarp uçurum),  Bağdat gibi diyâr olmaz”dır.  Ane Bağdat’a yakın bir geçittir.

Savaşı Gabriele Başlattı

Posted in BibliyAtopya, CurnalAtopya, Mimento Mono, Quanta | 14 Comments »

İnsanın şuuruyla gerçek hayat arasında, kalınlığı sihirli kelimlere bağlı bir diyafram gerili.  Bazen kalın ve  tecrit edici. Bazen de sinsice göz kırparak kayboluyor birbiriyle karışsın her şey diye. Adlar yeniden verilsin, formlar değişsin, her şey başka bir şey olsun diye…

Ben onun kayboluşunu ilk seninle tanıştığım yıl gördüm Gabriele.

Yazarı ben olmayı nasıl da istediğim kitabında; tumturaklı zahitlik rüyalarında, bunu bazen örtbas ettiğin saf su yüzeyinde dengede durma savaşına yenilmeyen melekelerinde, kendini bir deniz perisi boyu gibi farklı hissettiğin kökünden ayrı düştüğün anlarda, ölümden çok insan yıkıntısındaki yaşama hayret edişinde bıraktığın kırıntılarda yolu buldum…

Bulduğum yola açılan ve tavanlara uzanan kütüphanende  belki sen Nietzsche’nin süperkahramanı ya da Nietzsche senin süper kahramanın olarak hep oradasınız. Durmadan dolaşarak konuşuyorsun. Michetti’nin gözlerine değil ruhuna baka baka anlatıyorsun.

Faşistsin, kibirdesin, ölüsün!

“Sevdiğin kitap?” dediğinde biri bana, o yıldan beri Demetrio’nun yayından çıkan ilahi bir keman ezgisinden, Giorgio’nun durmak bilmeyen çıldırmış zihninden, İppolita’nın tanrı bildiği uçurumda bıraktığı aşktan, aslında asla iflah olmaz bir hakim olma, kaybedilmiş ruha ait parçaları bulma, sonumun iplerini kendi ellerimle çekme dürtüsünden parçalar koşuşturararak sahnede bir önceki bıraktığım yerlerine yeniden yerleşiveriyorlar.

Çıldırmışsın, zekanın ağırlığı altında savunmasız bir kurbansın. Bu yüzden kocamansın!

İppolita’nın hasta solgun yüzünü, bileklerindeki fışkırmak isteyen kanı tutan şeffaf  -herşeyden habersiz- damarları, tanrıyı mabette bilen  kuş beyinlileri,  kendini kaybedip yeniden bulmaları, damar atışının nasıl dinlemek zorunda bırakılan çekiç sesi cezasına döndüğünü, soluk almanın nasıl defalarca ölmeye denkleniverdiğini… Hepsini, hepsini, hepsini sendeki gibi tarifsiz bir sihirle ben anlatsaydım…

Estetik düşkünüsün, Michetti’siz  kalsa kütüphanen dilsizsin!

Senin anıldığın sohbetlerde kahve buğusunda oynaşan ruhsun.

Tombul elli, cübbeli bir adamın  ikonayı anlatırken takındığı bilgeliği yerden yere vuracak tek kelimeden kurşunu atacak sembolistsin. Orvietto’da dilek ağaçlarında sallanan kağıtlar senin kıvranan bilincin.

Diyaframsızsın!

Bana perdelerin yokolabileceğini gösteren pelerinli, tek gözlü, tılsımlı bir askersin. Acımasızsın.

Baharın kutsal soluğu iyi gelmiyordu muhtemelen  sana.

İnsanın evreni diye birşeyler çizseydik bile beraber ; bana uçurumlarından bahsetmezdin eminim. Alnında gizlediklerinden de…

Ben de senin kalemini oracıkta kırarak herkesi senden korumak  istediğimi ya da  kelimelerinin kızgın yağ damlalarına dönüşüp birgün kurbanlarının diyaframını eleğe çevireceğini söylemezdim sana.

Prenssin, pilotsun, şairsin, gözünü kan bürümüş katilsin!

Elimde değil,

On yıldır aklımdan çıkmayan dizelerin sahibisin.

Günlerin Tortusu mimledi,  Gabriele D’annunzio’dan Ölümün Zaferi ‘ni seçtim.  Ben de Tuna‘ya soruyorum:

Hangi kitabı yazmış olmak isterdin?

…………………………………………………………………………….

ehvalin ehveni

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

dürr-i geylani’nin ruhuyla tazecik bir demde kesişince, ademoğulları ve havvakızlarının bilmek istemediklerini bildiklerindeki akıl zaafiyeti manzumlarını sessizlikte geceden ve gündüzden seyredince ve zaten  mazide kamilu’l kelamla külahları altı yıl, altı ömür, yedi lityum süren bir cenkte değişince banu cihan,

ne incilere, ne zümrütlere mihmandar  olmaya da, onlara söyleyecek methiyeye de tâkâti yetmeceğini bildi. bildi de korktu.

banu


korktu.
gidip de varamamaktan değil,
varıp dönüş yollarını kaybetmekten değil,
dönüp de geride bıraktıklarını yerinde görememekten değil;
bir kendini bulmaktan,
bulduğundan korkmaktan korktu.”     (e.şafak/pinhan)

when i was at nothing hill gate metro

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | No Comments »

tanecikli toprakla aramıza pek çok katman girer ( her durumda çoktan yerinden edilmiş bir toprak ).

yerle ilişkimiz, kültürel anlamda paradoksaldır: çünkü onu ancak irademiz önünde eğildiği haliyle takdir ederiz. yer yükselip bize direnmeyegörsün, geçirgen, emici, engebeli, düzensiz olmayagörsün - kendi yerli ünvanını, geleneksel yüzeylerini muhafaza etme hakkını iddia etmeyegörsün - mühendislik içgüdülerimiz onu silip yok etmemizi, rasyonel olarak anlaşılabilen düz araziye temel atmamızı söyleyecektir.

paul carter /the lie of  the land

bon ton

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | No Comments »

esasında kabaca insan doğasını salt istenç yönüyle inceleyen bir oyun için kolları sıvayacağız.

incelik adına ne varsa damarda, olay örgüsü ve diyaloglara özenle can verecek. ama araya koca koca dağlar, denizler sığacak uzaklıkla bir dekor bu zarif can vermeden zerre nasip almamış olacak. kabaca, renksizce, ağırca  yer kaplayıp seyirciye şamar gibi bakacak.

örgünün itkisi gereği izleyici bir  bilgelik tapınağı bahsinin dönüp durmasından “dünyada çok ders bulunduğu ve mutuluğun olmadığı” sonucuna götüren bir cümleye farkında olmadan yavaş yavaş hazırlanacak… aklınca öğrenme yakalayacağı özel cümle için heyecan içinde  bekleyecek. koltuk kollarındaki dirseklerden bileklere binecek yük, topuklar yere dokunmayacak, başlar öne uzanacak. bu pozisyon bir hayvana tetiktelik görünümü verirken seyirciyi komik duruma sokacak.

petrarca’nın  “öğrenmekten başka mutluluk duyumsamıyorum” vazgeçişine  muadil bir terkip olmadıkça koltuğa serilemeyeceklerini duyumsayacaklar.

000

sanki kendini taşımıyor da dünyayı taşıyormuş gibi hayıflanan vücut  bileklerden yükü aldıramayacak kurtarıcı bir cümleye. ya da beklenen - koltuğa rahatça serilme- bu çatıda hiç gerçekleşmeyecek.

000

söylenmek istenen, dekorla - onun iğretiliğiyle-  söylenmiştir ve aslında oyunda başka hiç bir cümlenin de onun sesini bastıracak bir gücü tüm naif konuşmalara rağmen olamayacaktır.

çünkü tüm diyaloglar, oyuncular, ışık oyunları sadece bir saati doldurmak amaçlı küçük tutunma kökleridir.

cafe sim’de mi konuşmuştuk bunları? sinderella’nın arabası balkabağına dönmeden seyirciye kapanmalıdır perde.

temsilin kendine düşeni yapması sadece o bir saatin sonuna ulaşılmasıyla olumlanır.

0000

çıkışta herkese içi boş fındıklar dağıtılır… mutluluk adına çıkarım yapmak, içi dolu olan bir taneyi rastgele bulmuş olana bahşedilir.

000

evlerine dönerken isteyenler envari süheyli mısralarını playerlarında birkaç kez çalabilirler.

bir dünyalık elinden gittiyse,
üzülme buna, hiçtir o;
ve bir dünyalık geçtiyse eline
sevinme buna, hiçtir o,
önünden geçer acılar ve zevkler
geç dünyanın önünden , hiçtir o.

000

bizi tanıyamadığı ve doğduğumuz arkadia’ya topluca hicret edip etmeme üzerine çene yoramayacağımız için epikür’ün ölmüşlüğüne bir kez daha hep beraber üzülüyoruz. meydan chamfort’a kalıyor. ya da zaten hep onundu.

sonsuz farklı okuma

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

sonsuza_iraksayan_okumalar

“bir metinden fazladan anlam çıkarmak, sanki orada olmayan bir şeyi metnin içine yerleştirmek gibi birşeyi canlandırır. sonra orada ne olduğunu söylersiniz ve metinden başka birşey olmadığı anlaşılır…

ancak metnin ’satır aralarını okumak’, bir eleştiri terimi olarak, oldukça dikkate değer birşeyi, gerçek bir iz üzerinde bile olsa aşırıya kaçmak gibi birşeyi ortaya atar. öyleyse sorulacak soru, çoğu kez felsefi bir soru olan, okumanın nasıl sonlandırılacağı sorusudur. bu durum, eleştiriye dışardan yapılan bir eleştiri olarak değil, eleştirinin bir iç sorunu olarak görülmelidir. benim deneyimlerime göre , satır aralarını okumaktan ya da fazladan anlam çıkarmaktan ya da aşırıya kaçmaktan kaygılanan insanlar genellikle başlamaktan, olduğu gibi okumaktan korkarlar ya da korkmuşlardır, sanki o metinlerin - insanlar gibi, yerler ve zamanlar gibi- bazı anlamları olmasından ve dahası bunların bilinenden daha fazla olmasından korkarlar.”

stanley cavell / pursuits of happiness / the hollywood comedy of remarriage

kader “kef”le yazılınca keder okunuyor

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 4 Comments »

ben gök yarılacak da tüm sırlar üzerimize  gürleyerek yağacak diye nefesimi tutup gözlerimi kapadım.

herkes öyle yapmış ama onlar bilinmezliğin hazzını tatmaya yummuş ziyalarını.

ben daha alışacağım o zaman.

rindlerin keyfi yerinde, zahidler sıkıntıda olduğunda ben korkunun avcunda kalıveririm yoksa.

“harâbâtı görenler her biri hâletin söyler
safâsın nakl eder rindân, zâhid sıkletin söyler

***

aslında ben onu bugün daha bir sevdim. düşlerimizi tokuştursak da denize denize eğsek ya başımızı. o zaman  olur.

“birisi çekip alsa ya bizi.. bu dipsiz kuyudander demez o, endişeden kaskatı olmuş duvarları bir bakışımızla deleriz sandım.

aklımızdan geçenleri saymadık. ama yakıştı birbirine bir yığın çıldırmış şarkı sözü de kolumuza girince.

ben daha düş kuracağım o zaman.

akıldan muafiyet diye birşey olmasa gerçek saray olmazmış yoksa.

“ne zapt-ı hâkim-i şer’i, ne hükm-i zâbit-i aklî
cünûn iklîmini seyreyleyenler rahatın söyler”

***

dilimden düşen her sözde biraz buğu var

söylediğim herşeyi bana boyuyorum o zaman.

çingene çalınca yiğit, naçar söyleyince hafif…

halimi anlatmaya bu yorgunlukla kalkmazdım yoksa.

“meyân-ı güft ü gûda bed-meniş, îhâm eder kubhun
şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler