Archive for the BibliyAtopya Category

Görünür ile Görünmez 2

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, PlAtopya | 1 Comment »

heterojen uzam


O’ooo Euclides! It’s too Liquid.

Alışılmış ressamlar baştan kontrollü giriyorlar işe. Tamamen önceden karar verilmiş bir anlaşmalı uzam kabuluyle paletlerini ellerine alıyorlar.


Karşılarındaki çokça nesneden birisine bakıyorlar önce, resmediyorlar. Sonra diğerine, sonra ötekine ayrı ayrı odaklanıyorlar. Ama sonuçta oluşan durumda resim, tek bakışın ürünü gibi yansıtılıyor. Bu önceden karar verilmiş, deforme edilmiş bir uzam anlayışıdır.

Halbuki göz hangi nesneye odaklandıysa ona göre diğer nesnelerin durumu her seferinde değişmektedir. Ressamın yaptığı bu görülenlerin ortalamasını yansıtmaktır.
Uzlaşımsal yol arayan bu ressam, resimlerinde herşey oylunda gibi görünse de algılayışın gerçek hakkını asla vermiş olmaz.

Ponty itiraz ediyor: “Ama algıyla temas ettiğimiz dünya kendisini öyle sunmuyor ki?” (1)

Ponty gibi düşünen, algıların elle uzlaştırılmasıyla bulunan sonucu reddeden ressam bizim gözümüzde perspektif sorunsal içerisindedir ya da geometri bilmiyordur. “Hesap hataları var” deriz belki de ilk bakışta. Ama aslında bu ortalama bakış anlayışını reddeden ressam, her noktadaki duyumu tek duyuma dönderme bileşkesi arayan ressamdan daha çok algıyla senkron çalışmaktadır. Ve dahası, algısının ona söylediğiyle çelişmemektedir.

Konumu, vücudu olmayan saf zihnin seyrinde bu farklı noktaların farklı algılanışı olmayacağından tek bir fotoğraf sahne oluşturmak olasıdır. Ama uzam dediğmiz şey homojen değildir, her boyutunda farklı değişikliklerin olması gerçektir, saf zihnin göreceği eşzamanlı şeyler ortamı değildir. Dolayısıyla ancak vücutsuz ve konumsuz bir ressamın gerçek algısının böyle olabileceği söylenebilir bu durumda.

Gördüğümüz şeyi baktığımz yer ve ânın bilincinde kabullenen ve bunu yansıtan, ne geometri bilmediiğinden bunu yapacaktır, ne dikkat çekme derdindedir, ne de perspektife ya da klasik sanat anlayışına kabalık ediyordur. O gördüğüne sadık kalıyordur.

Teknik ölçüme kendini adamış ve nicelik aşkıyla yanıp tutuşan bir çağda kübist resim, zihnimizden çok gönlümüze seslenen bir alanda dünyayla insanın sarmaş dolaş oluşunu kendince sessiz sakin anlatmış sanki.” (2)

Dışımızdaki her varlığı ancak vücudumuz üzerinden erişebiliyoruz; dışımızdaki her varlık da böylelikle insan özelliklerine bürünüp br ruh ve vücut karışımı haline geliyor.

Uzamın artık nesneyi nasıl eğip bükebileceğini, yer değiştiren nesnenin bazen nasıl da değişebileceğini görüyoruz.(3) Nesnenin kendisiyle mutlak bir özdeşlik içinde olduğu iddiası, biçimle içeriğin ayrık olduğu iddiası gibi silikleşiyor. Bu yeni fizik bakışını artık kabullenenlerin Euclides’in katı çerçevesinin tuzla buz olduğunu artık kabul etmesinin zamanı çoktan gelmedi mi?

Bunu fizikte ve psikolojide yavaş yavaş olduğu gibi artık her alanda kabul etmek zorunda değil miyiz?


(1) M.M.Ponty - Algılanan Dünyayı Bulgulamak
(2) Paulhan - La Table ronde
(3) Ekvator ve kutuplarda farkı gözlenen fizik değişiklikler


“ancak saatler sonra eskisi gibi duru ve keskin düşünebildim”

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 1 Comment »

el_tunel

Yüzünün sevimli olmasına karşı sert birşey gizliyordu. Uzun kestane rengi saçları vardı. Yirmialtı yaşından daha büyük göstermemesine karşın onda yaşını aşan birşey vardı; çok şey yaşamış insanlara özgü o tipik hava.

Görünür ile Görünmez 1

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 1 Comment »

” Limonun sarılığı limoun niteliklerinin hepsine bulaşır, limonun her niteliği öbürlerine bulaşır. Limonun ekşiliği sarı, sarılığı ekşidir; bir pastanın rengini yeriz ve o pastanın tadı “besin sezgisi” adını vereceğimiz şeye pastanın biçimini ve rengini sunan araçtır… Bir havuzdaki suyun akışkanlığı, ılıklığı, mavimsi rengi, dalgalılığı… her biri içinden öbürünü gösteriverir… ”

Cézanne’nin “ağaçların kokusunu resmedebilmek gerek” sözü daha anlaşılır geldi bana şimdi…

il trionfo della morte

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 1 Comment »

holy hole“İşte canlı bir insanım, nefes alıyorum.

Hayatımın öz maddesi ne?

Hangi güçlerin, hangi kuralların hükmü altında?

Ben kendimin değilim, ben kendi elimin altından bile sıyrılıp kaçıyorum.

Durmadan çalkalanan , tehlikeli bir yüzey üzerinde durmaya zorlanan br kişi, nereye basarsa bassın, nasıl kendini sürekli olarak destekten yoksun duyarsa benim varlığımı duyuşum da bu adamın durumundan pek farklı değil.

Sürekli bir korku içinde kıvranıyorum ama daha bu korkunun da ne olduğunu pek iyi bilemiyorum.

Yakından izlenen bir kaçağın korkusu mu, izleyip de asla amacına ulaşamayan bir kimsenin kaygısı mı? İyice kestiremiyorum.

Hem o, hem bu belki de…”

ek-stasis

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 1 Comment »

ekstatis

Hesaplanamaz birşeyi anlamlandırmaların yokluğunda , dili tehlikeye atmak pahasına da olsa boşluktan anlam çıkarmak gerekir. Demek ki şiirselleştirmek gerekir ve olayın şiirsel adı, bizi öngörülerin alev almış çemberinden kendi dışımıza fırlatan şeydir.


Banu: Sevdiğimiz dilden konuşalım mı?
Kanonik: Olur.
Banu: Sonsuz maviden cümleler kursan sen mesela.
Kanonik: Tamam. Sen çoğu renklerini söndür ama.
Banu: Kırmızı kalsın mı?
Kanonik: Tabii ya. Bir de gri. Tam ay vakti şimdi.


* Resimdeki dizeler:
“Wurfscheibe, mit
Vorgeischten besternt,
wirf dich
aus dis hinaus.” Paul Celan

* Kanonik:
Yarı hayal-yarı gerçek kanonik karakterin kısaltılmışıdır. -Matematikte kanonik bir kavramın “doğallığını” ve “benzerinin olmayışını” belirtmek veya önemsiz bir ayrıntının “koordinatlardan bağımsız” olduğunu göstermek amacıyla kullanılır.-

*Ek-stasis:
“Yunancada vecd anlamına gelen ekstatis kelimesinin düz çevirisi “kendinin dışında olmak”tır ( ya da kendinden geçmek ). Heidegger literatüründe bu düzanlama da gönderme yapabilmek için ek-stasis şeklinde tireli yazma teamülü oluşmuştur.”

sana sonra anlatırım dediklerimden

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

“Bellek ancak ebedî açıklık, bitmek tükenmez bir akıntı olarak bizi kımıldayamaz duruma getirebilir, utandırabilir, hareket edemez hale getirebilir. Nietzche, bizi unutma gücüne sahip olmayan uç insan örneğini hayal etmeye çağırır. Böyle bir insan her yerde gelişmeleri görmeye mahkum olacaktır: Artık kendi varlığına inanmayacak, her şeyin dalgalı parçacıklar şeklinde bir taraflara aktığını görecek ve kendini gelişim akıntısında kaybedecektir. Heraclitus’un sadık bir öğrencisi gibi olacaktır. Herşeyi tarihsel bir şekilde yaşamak isteyen insan, uykusuz devam etmeye zorlanan biri gibi olacaktır. Bellek bizi sonsuz bir hareketliliğe sevkeder, sayısız ufuklar açar, ve işte bu şekilde çılgın bir hareketliliğe zorlayarak bizi kımıldayamaz hale getirir. “

gyte kantininde amor fati kıskacında mayıs başlarında okunmuş

dizinin ilk terimini bir rastlantıya borçluyum

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Quanta | No Comments »

“Senin labirentinde üç çizgi fazla”, dedi neden sonra.

“Ben tek düz çizgiden oluşma bir Yunan labirenti bilirim. O çizgi boyunca öyle çok feylesof yolunu yitirmiştir ki, sıradan bir dedektif haydi haydi yitirebilir. Bir dahaki gelişte Scarlach, ardıma düştüğünde, A’da bir cinayet işler gibi yap (ya da gerçekten işle), sonra B’de, A’dan sekiz kilometre ötede ikinci cinayet, sonra C’de, A ve B’den dörder kilometre uzaklıkta, ikisinin ortasında üçüncü bir cinayet. Sonra beni D’de, A ile C’den ikişer kilometre uzaklıkta, ikisinin tam ortasında bekle. Beni D’de öldür, şimdi Trieste-le Roy’da öldüreceğin gibi.”

“Seni bir daha öldürdüğümde,” diye yanıtladı Scarlach, “gözle görünmez, düz ve kesintisiz tek çizgiden oluşan o labirenti vadediyorum sana.”

Birkaç adım geriledi. Sonra büyük bir dikkatle ateş etti.

discretemathseries_of_borges

Borges

(Ficciones Hayallar ve Hikayeler)

Ölüm ve Pusula

İletişim Yay.

pluie et son parapluie

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 1 Comment »

*oyulan, gölgelere boğulan bir çıkmazda hızla sıkıştığım ,eridiğim, söylemekle söylememek arasında tedirgin bir sarkaç olduğumdan en emin olduğum gün*

yan masadaki çift decaff istedi
kahve olmayan kahverengi bir sıvı neden içmek istenirdi ki?

özünden arındırılmış bir şeyi içtiğinde insan keyif mi alır? ya da keyif aldığını mı hayal eder?

kahve içerek keyif al” ve “kahve sağlığına zarar verici olabilir” uyarılarını aynı anda dinliyorlardı.

kahve içmek“le “içmemek“i bu yüzden aynı anda yapıyorlardı.

*sen cennet gibi olduğun için kıskaçtan çıkıp, gelgitlerimi durdurup, hayalden salıncağımdan inip boynuna sarılmak istediğim gün*

xanaxla şampanyayı aynı anda içen birer glamourama kahramanı olduğunu düşündüm o çiftin.

şampanya heyecan vericidir” ve “xanax sakinleştircidir” diyordu uyarılar. kahraman sadece birini değil, zıt olduğu halde her ikisini dinliyordu. durmadan bunları içiyordu.

*yandaki çifti de , glamourama kahramanını da anladığım gün.*

söylemekle söylememek arasında kıvranan ben için de bir decaff var mıydı?

denizleri olan şehirlere kapılmak gibi, beni anladığına inanmam gibi huzurlu zamansız noktalar?

*tom waitsin durmadan “but I feel much cleaner after it rains” dediği gün.*

kalbim artık dinlensin diye sanki

incecik, daha büyümemiş, uslu bir yağmur indi.

söylemekle susmayı aynı anda yaptım,

çok ağladım.

delinin cArTe bLaNcHe ruhsatı

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 1 Comment »

reverser


Carte Blanche: Açık çek, beyaz kağıt, sınırsız hak

reflektogram

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Quanta | No Comments »

repainted-by-infrared

Kız yağlıboya bir tablo gibi orada, yani adamın uzaktaki krallığında belirivermiş olsa. İlk göründüğü kadarıyla bilse geriye kalan herkes onu mesela.

Aslında tablo kızının içinde eskiz halinden kalan karmakarışık kurşun kalem izleri olsa. Sonradan terebentinle silinmiş, yanlış boyanmış yerleri olsa, taslak halinden kalan şablonun bölük pörçük izleri olsa boyaların altında, meşeden yapılmış bir tablaya güç bela sırtını dayamış da ondan ayakta durabiliyor olsa. Kız şimdiki haline gelene kadar olup bitenler, şahit olduğu çok şey; üzüldüğü , sevindiği her şey o kurşun kalem izlerinde, yağlı boyayı peçe yapmış gizleniyor olsa…

***

Sonra geliyor o. Dünyanın en zeki adamı… Dar bir dalgaboyu aralığında kızılötesi ışığı tablonun alnına tutar gibi bakıyor.

Bilirsiniz işte… Kızılötesi ışık boyalardan geçer, kurşun kalemin karbonuna çatınca soğurulur, sonra kızın dayandığı meşe zeminden geçer. Gelen kızılötesi, çıkarken soğurulanın resmini duvara yansıtır. Tüm karbondan çizgiler olduğu gibi renksizce, gerçekliğin gölgesi gibi oradadır.

***

National Gallery‘de 2003de böyle bir sergi vardı. Rönesans döneminin 16 eserinin karbon izlerinin bir bilgisayar yardımıyla negatiflerini çekebilmişler, sonra kızılötesi ışınla karbonun soğurduğu boşluk gibi görünen yerleri, fotoğrafın pozitifini alarak eskizi bulmuşlardı. Bilimle sanatın buluşması adına sergilenmişlerdi.

***

Adam neredeyse hiç ağlamıyormuş. Çünkü ağlarsa bulutlardan akar gibi ağlarmış.

***

İkisi de naz üstüne nazla usandıran merkürü kızsalar da severlermiş. Ona aralarına giren çok şeyler yüzünden daha çok ihtiyaçları varmış. Söylentilere göre merkürü onlardan çeken görünmez canlılar ya da uzaylılardan bahseden efsaneler bile varmış. Bunu kıza kuşlar anlatmış. Hem haklarını yememek lazımmış, korkunun sebebi biraz da duruma hakim olamamakmış.

***

Ruhunun haritasını çıkaracağından korkan tablodaki kızdan bakışlarını çekermiş sonra adam.

O daha ölmesin diye.

Biliyormuş çünkü, kızın kalbi var.


* Reflektogram

Boş Kümeye Andolsun

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »

misery_of_holes_and_minds

And her black and pink heavy wings
remember when we found misery
We watched her, watched her spread her wings
And slowly, slowly fly around our room
And she asked for your gentle mind

Ve karanlıkta dansedenler için…

çok burnt norton bir anda eliot bana dur dedi

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ | No Comments »


“çünkü bu kanatlar artık uçacak kanat değil
yalnızca dövmeye yarar havayı”

Se una notte d’inverno un viaggiatore (*)

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ | Comments Off

…with “pluielvino, pluiwida, pluieder and pluie (**)” adaptation…



ona hiçbirşey sormamama karşın, bir önceki gün alanda gördüğümü fark etmesi üzerine orada bulunmasının gerekçesini açıklama gereksinmesi duydu. Bana bir şey söylememesini yeğlerdim, çünkü konusu insan figürü olan resimler ilgimi çekmez ve bana gösterse bile onlara ilşkin bir yorumda bulunamam; zaten böyle birşey olmadı da. bu tür resimleri özel bir dosyada tuttuğunu, genç hanımın bunu iki ziyaret arasında cezaevi bürosuna bıraktığını düşündüm, çünkü dün - bunu çok iyi anımsıyorum- yanından hiç ayırmadığı resim albümü ve kalem kutusu elinde değildi.

konuyu değiştirmek istediğim için kesin bir dille, “resim yapmayı bilseydim sadece cansız nesnelerin biçimlerini incelerdim”, dedim; “kaldı ki nesnelerin kımıltısız mutsuzluğunda kendi ruh halimi bulmak konusunda doğal bir eğilimim olduğunu hissediyorum.”

bayan pluiwida, duraksamadan benimle aynı görüşte olduğunu söyledi: çizmeyi istediği nesne balıkçı teknelerinde kullanılan “filika demiri” denen dört kollu çıpaymış. rıhtıma bağlı teknelerin yanından geçerken bana birkaç örneğini gösterdi ve dört kolun değişik eğim ve açıdan çiziminin zorluğundan söz etti.

….

çıpa bir yerde takılıp tutunup kalmam, yere basmam, bu yüzer gezer ve su yüzeyinde kalma durumundan kurtulmam konusunda bir çağrı olabilirdi. ne var ki bu yorumun uyandırdığı kuşkular da yok değildi: belki de demir alıp uzaklara açılmam gerekiyordu. filika çıpası biçimindeki bir şey, dört çengelli diş, dipteki kayalara sürtünerek yıpranmış dört demir kol bana parçalanmadan, acı çekmeden hiçbir kararın alınamayacağını hatırlatıyordu. neyse ki söz konusu olan açık denizlerde kullanılacak ağır bir demir değil, küçük bir çıpaydı. demek ki benden istenen gençliğin olanaklarından vazgeçmem değildi; bir an için mola vermem, düşünmem, içimdeki karanlığa sonda indirerek yoklamam gerekiyordu.

“bir nesneyi bütün bakış açılarından keyfimce resmedebilmem için dedi pluiwida, “onunla yakınlık kurabileceğim biçimde yanımda tutabileceğim bir tanesine sahip olmam gerekiyor. sizce balıkçı bana bir tane satar mı?”

“sorabiliriz,” dedim. “neden siz bir tane satın almıyorsunuz?”

“ben buna cesaret edemiyorum, çünkü genç bir hanımın böyle kaba bir aleti satın alması şaşkınlık yaratabilir.”

“palamarı da çıpaya bağlı olsun,” diye belirtti pluiwida. “güzelce sarılmış bir halat yığınını çizerek saatler geçirebilirim. bu nedenle uzun bir halat da satın alın: on , hatta oniki metre olsun.”

balıkçı ansızın bu durumdan kuşkulandı: “peki ne işinize yarayacak bu?”

şöyle bir yanıt vermeliydim: “resmini yapmak için”, ama bayan pluiwida‘nın bunu değerlendirmekten yoksun ortamda sanatsal etkinliğini ortaya koymak konusundaki çekingenliğini biliyordum; kaldı ki, benden yana doğru yanıt şöyle olmalıydı: “onu düşünmek için” ve bilmem ne anlardı bundan.

“bu benim bileceğim şey” dedim.

kestirip attı balıkçı: “ben malımı satmıyorum.”

satıcıyla da aynı şey geldi başıma:

“bu tip şeyleri yabancılara satamayız,”, dedi. “polisle başımızın derde girmesini istemeyiz. bir de oniki metre halat istiyorsunuz… sizden kuşkulandığımdan değil, ama bir tutuklunun firarına yataklık için cezaevinin parmaklıklarına filika demiri fırlatmak ilk kez yaşanan birşey olmayacaktır…

firar etmek” sonu olmayan bir düşüce fırtınasın kapılmama neden olan birkaç sözcükten biridir. bir çıpa arayışı içine girmiş olmam bana firarın, belki değişimin, hatta yeniden doğuşun yolunu işaret eder gibi. ürpererek cezaevinin ölümlü bedenim olduğu, beni bekleyen firarın ruhun kopuşu anlamına geldiği, bunun yeryüzünden ırakta yaşanacak bir hayatın başlangıcı olarak yorumlanması gerektiği düşüncesini zihnimde uzaklaştıramıyorum.

mezar taşları arasında ilerlerken telaşlı ve hışırtılı bir gölge bana değince fren yaptı ve bisikletinden indi. bisikletinin fenerini yakmadan mezar taşlarının arasında dolaştığını görünce şaşırarak “pluieder!” diye bağırdım.

“şşt!” diyerek beni susturdu. “pek temkinsiz davranışlarda bulunuyorsunuz. gözlemevini size emanet ederken firar girişiminde bulunacağınızı düşünmemiştim. bizim bireysel firarlara karşı olduğumuzu bilmenizi isterim. zamana zaman tanımak gerek. yürüteceğimiz daha genel bir planımız var ve daha uzun bir süreçte gerçekleşecek.”

eliyle çevresini göstererek “biz” deyince ölüler adına konuşuyor sandım. belli ki pluieder, beni henüz aralarına kabul etmeyen ölülerin sözcüsüydü. su götürmez bir rahatlama hissettim.

“biraz da sizin yüzünüzden yokluğumu uzatmak zorundayım,” diye ekledi. “yarın ya da sonraki gün karakoldan çağrılacak ve filika çıpası yüzünden sorguya çekileceksiniz. beni bu işe karıştırmamaya özen gösterin. hakkımda tek bildiğiniz şey, yolculuğa çıktığım ve ne zaman döneceğimi söylemediğim. birkaç günlüğüne verileri toplama işinde benim yerimi tutmayı kabul ettiğinizi söyleyebilirsiniz. zaten yarından itibaren gözlemevine gitme işinden izinlisiniz.”

beklenmedik bir çaresilik içinde, “hayır, işte bu olamaz” diye haykırdığımda, oranın beni evrenin güçlerinin efendisi kıldığını ve onu düzene soktuğumu sanki o anda farkediyordum.

sabah erkenden gözlemevine gittim, basamağa çıktım ve ayaka dikilerek göksel kürelerin müziğini dinlercesine kayıt aletlerinin tik-takına kulak verdim. rüzgar yumuşak bulutları önüne katmış sabah göğünde esiyordu; bulutlar önce saçaklanıyor, sonra kümeleniyordu; saat dokuzbuçuğa doğru beklenmedik bir yağmur indi ve yağmurölçerde birkaç santilitre yağmur suyu birikti.

teneke saçak hızla yağan yağmurun altında davul gibi ötüyordu, rüzgarölçer fırıl fırıl dönüyordu; çatırtılardan ve sıçramalardan oluşan evren kayıt defterimde alt alta yazılan rakamlar olarak yorumlanabiliyordu; kıyamet planı üzerinde engin bir dinginlik egemen olmuştu.

o uyum ve yoğunluk anında bir çıtırtı nedeniyle aşağıya baktım.

pluie gözlerini bana dikmişti. “kaçtım,” dedi. “beni ele vermeyin. gidip birini haberdar etmeniz gerekiyor. bunu yapar mısınız?”

o anda , evrenin kusursuz düzeninde bir gedik, onarılması olanaksız bir çatlak açıldığını hissettim.

(*) bir kış gecesi eğer bir yolcu
(**) calvino, zwida, klueder, firari


Yolları Çatallanan Bahçe

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | No Comments »

Uzakta, (uzaktayken içinde olduğum halden daha iyi seçebildiğim) hayatımın Madden’leri, Albert’leri, Tsun’ları, bugün bitmesi gereken veri tabanı modellemesi kitabı, ERwin ilişkilendirmeleri, Marie’nin midemi bulandıran katolik hurafeleri, her gün başka kılığa giren çeyreğinden hemşehri bacalhou morinaları, üfüren kalbim, The Masque of the Red Death, kaçırılan LSE programları, hiç özlemediğim çok şey ve çatallanan herşey için yine Borges’ten;

Zaman sayısız geleceğe doğru durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ben sizin düşmanınızım.

Sözünü ettiğim kıpırdanma bir daha geçti içimden. Evi çevreleyen ıslak bahçe sonsuz sayıda insanla dolup taşıyordu sanki. Bu kişiler Albert’le bendik; başka zaman boyutlarında aldığımız türlü biçimlerde gizli ve etkindik. Gözlerimi kaldırdım; o zar inceliğinde karabasan çözülüp yok oldu. Bu sarı ve siyah bahçede tek adam vardı; ama bu adam bir heykel kadar sarsılmazdı… Bu adam bahçenin yolu boyunca ilerliyordu ve Yüzbaşı Richard Madden’di.

Gelecek şu anda varoluyor,” karşılığını verdim, “Ama ben dostunuzum sizin. Şu mektubu bir kere daha görebilir miyim?

Albert ayağa kalktı. Upuzun boyuyla ayakta durarak yüksek masanın çekmecesini açtı; o an sırtı bana dönüktü. Tabancayı doğrultmuştum. Olanca dikkatimle ateşledim. Albert hiç ses çıkarmadan yere yıkıldı. Onun o an öldüğüne yemin ederim- bir şimşek çakmıştı sanki.

Gerisi gerçek olmaktan uzak, önemi de yok zaten. Madden içeriye daldı, beni tutukladı. Darağacına yollayacaklar beni. İntikamımı en pis biçimde aldım; saldırmaları gereken kentin gizli adını Berlin’e bildirdim. Dün bombaladılar; haberi Yu Tsun adlı bir yabancı tarafından öldürülen ünlü Sinolog Stephen Albert’i saran esrar perdesini tüm İngiltere’de duyuran gazetelerde okudum.

Derdimin( savaşın gürültü patırtısı arasında) Albert adlı kente işaret etmek olduğunu, bunu yapmak için de aynı adı taşıyan bir adamı öldürmekten başka bir yol bulamadığımı biliyordu. Sayısız pişmanlıklarımla bıkkınlklarımı ise bilmiyor- hiç kimse bilemez zaten.


Yolları Çatallanan Bahçe
(Ficciones Hayaller ve Hikayeler’den)

Dehasını Dile Katanlar Etkirler

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Comments Off

Banu: -Büyük kırılma noktaları tarihin büyük yazarlarının yaşadığı dönemlerdir aslında.

Ayça: -Ne demek şimdi bu, Banu?

Banu: -Etkiler.

Ayça: -Etkiler elbette. Edebiyat da dönemden etkilenmez mi?

Banu: -Öyle ama benim anlatmak istediğim başka. Büyük yöneticileri büyük yapan kaynak da dönemim edebiyat büyükleridir bence.

Ayça: -:D Nereden çıktı bu şimdi Banu?

Banu: -Dönemlerin edebiyat ehlinin geliştirdiği söylem herkese etkiyor. Her cinse, yöne iciye, değişime… Büyük yazarların duyuş, düşünüş, algılayış, görüş biçimleri herkesin biçimi oluveriyor.

Ayça: -Hmm… Etkileniyoruz, diyorsun.

Banu: -Kesinlikle öyle diyorum. Dönemde bir dil dehası varsa etkiler.

Ayça: -Dehasının ona yazdırdıkları mı bunu yapar?

Banu: -Hayır Ayça “dille” yapar. Dilden bahsediyorum aslında ben.

Ayça: -Dili iyi bilen adam büyük yazardır mı diyorsun?

Banu: -Sadece dili bilmek değil. Büyük yazarlar dillerine hakimdirler. Onu sindimeyi, en doğru kullanmayı, en iyi ifadeyi söylemeyi keşfetmişlerdir, dili bizzat geliştiren işçi konumundadırlar.

Dil dehasıyla büyük adam dehası birleşiyorsa sorunun cevabı; evet.

Ayça: -Condillac gibi.

Banu: -Tam olarak öyle düşünüyorum çünkü. Onun latinceden fransızcaya doğru değişen dile dair yazıları olduğunu biliyorum.

Ayça: -Ama dillern kıyaslanması doğru değil.

Banu: -Ah Ayça o yazıları okuyup da bu cümleyi kurduğunu söyleme sakın. Burada kıyasın adı hiç geçmez. Kıyastan değil değişim sürecinden bahsediyoruz. Ki bahsi geçmese de dillerin kıyası anlamsız bir tartışmanın ortasında bulduruverir bizi. Dili kullananların yaşadığı coğrafya farkı bile onları kıyaslamanın yersizliğini kanıtlayacak tek neden olabilir bence.

Ayça: -Latince ve fransızca farklarından bahsediyorodu Condillac, değil mi?

Banu: -Evet latince zahmetsizce kurulabilen cümleler için müsait. Latince eser yazmak fransızca yazmaktan kolaydır ona göre. Çünkü fransızca da fikrini anlatmak için diğeirine göre daha zahmet çekerek cümle kurman gerekir. İkil anlamlardan korunmak için titiz seçimler yapmak zorunda kalınır.

Birinin diğerine üstünlüğünden değil, hangisi kullanılıyorsa onun özelliklerini ve kullanışını derin bir bilmekle olacağını savunur.

Ayça: -Ben latinceyi seçtim o halde.

Banu: -”Öyle zihinler vardır ki çeşniyi ve göze çarparlığı aranırlar. Öyle zihinler vardır ki düzeni ve en büyük açıklığı aranırlar”. Hayal gücüne, dolambaçlı yollara alışık milletler ve matematiksel metoda yakın milletlerin dilleri arasında fark vardır.

Ayça: -Bu dillerden karma bir dil oluşturmaya kalkmak son derece yanlış bir girişim olur.

Banu: -Anlaşmaya başlıyoruz şimdi galiba. Latinceyi seçmen dışında tabii. Sen en iyi kendi geldiğin yerdeki insanlarla anlaşırsın. Aynı nesneye aynı sebepten aynı bakışla ad verdiğin insanlar onlar. Aynı söyleyiş usulüne sahipsin. Aynı kavramarı açıklamaya, ön düşünmeye gerek kalmadan anlarsınız. Rahattır aynı dilin insanları birarada.Kendi dilini seçmelisin latinceyi değil. Tercih şansımız yok, anlamanın hazzını en iyi kendi dilinde tadarsın.

Ayça: -Üstün dil yoktur dedin.

Banu: -Hiçbirşey demedim :)

Ayça: -Söylemek istediğinden çıktık. Büyük edebiyatçılar diyordun. Bize istediklerini yaptırabilirermiş.

Banu: -İstedikleirini yaptırmıyorlar. Sözlerini söylüyorlar. Dönem onların söylemlerinden etkileniyor. Onlar gibi oluveriyor.

Ayça: -Büyük yazarların gücü!

Banu: -Ayn kültürün insanları onlar da. Aynı köklerden besleniyorlar. Ama bu edebiyat ustaları milletlerinin özelliklerini taşısalar da onlardan ayrılan büyük yanları var.

Ayça: -Hmm…

Banu: -Başka görürler, başka ifade ederler, daha yeni bir yanları vardır. Onları önemli yapan, etkileyici yapan da budur. Tüm kurallarına hakimdirler dilin. Kendi gördüklerince söylerler. Yeni anlatım tarzları geliştirirler. Dili beslerler, zenginleştiriler. Kendi duyuşlarını katarlar ona.

Ayça: -Anladım. Aynı toprağın yetiştirdiği aynı insanların arasından çıkan dehalar onlar.

Banu: -Bu büyük yazarlar çok iyi kılıç kullanır, çok iyi ata biner, çok iyi buluş yapar. Bunu sadece dille yaparlar. Diğer yollarla yapanlara üstünlük sağlayacak kadar.

Ayça: -Bu yüzden mi döneme etkirler?

Banu: -Dile kattığı yeni ifade tarzı, onun gibi duyuş, algılayış dönemiminin eğilimlerini etkiler. Ve bak bu önemli, büyük yazarların dönemleri dildeki atak noktalarının yaşandığı dönemlerdir ve de tarihteki kırılma noktalarının.

Ayça: -Bunu dehayla yapıyorlar.

Banu: -Dehasını dilin dehasına katarak yaparlar bunu büyük adamlar… Dilin gücüyle dilde yeni bi yenilenme sürecinin ve tarihsel değişimin sebebidirler.

Ayça: -Condillac’ın bundan bahsettiğini biliyorum işte.

Banu: -En son nerede okudun?

Ayça: -Evde yatmadan önce, her zamanki gibi.

Banu: -Açık havada okumadın mı? O zaman bu bahsi hiç açmamış olalım.