Archive for the Bâd-ı Hevâ Category

nitimur in vetitum (*)

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, Musica | 11 Comments »
.
“En üst derecede zararlı ve tehlikeli olsa bile bir şey hakikat olabilir; varolmanın temel doğasının bir parçası olabilir, onu anlamak bizim kendi yıkımımıza neden olacaktır. O zaman bir insanın tininin gücü ne kadar “hakikate” dayanabileceği, ya da daha açık bir ifadeyle, ne dereceye kadar onu sulandırması, gizlemesi, tatlandırması, sessizleştirmesi, çarpıtması gerektiğiyle ölçülecektir.”                               

Nietzsche Beyond The Good and Evil

.

beslediğin tutku değil mesafe

büyüdükçe bana uzak düşersin

bana hakikat giyilemez elbise

sen onu yitik malın bilirsin

ben en başta ölürüm

sen durmadan denersin


Banu / Famagusta

(*) Yasak olan için çabalıyoruz.

Hemen her zaman kendi mutsuzluğumuzu kendi elimizle hazırlarız

Posted in Bâd-ı Hevâ | No Comments »

Aklımızdan ona “güzellik” vermeyi düşünmüş olmamız yeterli.

O bir köyse hemen ona sisli dağlar, kar kremalı karaçamlar, gürül gürül dereler bağışlarız.

Bir şehirse ışıklar, şarkılar, serin gündoğumları, kızıl akşamlar, tüm sırları sadakatle saklamaya hazır  dingin bir deniz  veririz. Dostlarla doyumsuz sohbetler serperiz özenle tüm gecelerinden tüm sabahlarına kadar.

Hüzünse “Uzun yürüyüşleri ve yolları olmalı bu hayalin” deriz.

Bir anıysa kutsallaştırırız.

Bir sevgiliyse orada bir yerlerde yağmur yağdırasımız gelir.

Genç bir adama vereceksek bu sıfatı, gururu ve kuşkusu iyiliğinin önüne geçse bile ona kimsede olmayacak olan üstünlükler yükleriz.

Bir kadınsa, ona yakışmayacak kabalıktaki kusurları dahi güzelliğinin örttüğüne inanırız. “Elinde değil demek ki” deriz.

Daha çok böyle…

Bir kendimize karşı acımasızız.

Kaygımızı da korkumuzu da tüm çıplaklığıyla daha ilk seferde kabullenir, yenilgi mektubuna hiç düşünmeden kabul mührümüzü basarız.

Tam burada bunu üstünlüklerinden yapanlar  ve gerçek kaybedenler olarak ikiye ayrılırız.

devlet-i âli bizi neden peru’ya sevk eyliyor asuman?

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Comments Off

*

bir gün iplerimizi bağlayıp sıkıca bir yere
el ele tutuşup atlayalım göğün en güzel yerine

fallingtosky

“the soul at war with itself”

Posted in Bâd-ı Hevâ | No Comments »


zhanna değilim ki ben neşe tacımı istemsiz masaya bırakıp fanusuma döndüğümde

sislerin çöküşünü akordiyonuma yaslanarak karşılayayım?

siz

benden elimde olmayan şeyler bekliyor olabilir misiniz?

sis yokmuş gibi davranmamı, uğultuları duymamamı, sulhu bulmuş rolü yapmamı?

***

banu -    bpluie=mysql_query($sql) or die(”error in common.inc.php at line 2008″);

dr dirac -    an invisible something in line is creating a fatal compass.
banu - at least someone has not blamed me. well.


ehvalin ehveni

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

dürr-i geylani’nin ruhuyla tazecik bir demde kesişince, ademoğulları ve havvakızlarının bilmek istemediklerini bildiklerindeki akıl zaafiyeti manzumlarını sessizlikte geceden ve gündüzden seyredince ve zaten  mazide kamilu’l kelamla külahları altı yıl, altı ömür, yedi lityum süren bir cenkte değişince banu pluie,

ne incilere, ne zümrütlere mihmandar  olmaya da, onlara söyleyecek methiyeye de tâkâti yetmeceğini bildi. bildi de korktu.

banu


korktu.
gidip de varamamaktan değil,
varıp dönüş yollarını kaybetmekten değil,
dönüp de geride bıraktıklarını yerinde görememekten değil;
bir kendini bulmaktan,
bulduğundan korkmaktan korktu.”     (e.şafak/pinhan)

bon ton

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | No Comments »

esasında kabaca insan doğasını salt istenç yönüyle inceleyen bir oyun için kolları sıvayacağız.

incelik adına ne varsa damarda, olay örgüsü ve diyaloglara özenle can verecek.  araya koca koca dağlar, denizler sığacak uzaklıkla bir dekor bu zarif can vermeden zerre nasip almamış olacak. kabaca, renksizce, ağırca  yer kaplayıp seyirciye şamar gibi bakacak.

örgünün itkisi gereği izleyici bir  bilgelik tapınağı bahsinin dönüp durmasından “dünyada çok ders bulunduğu ve mutuluğun olmadığı” sonucuna götüren bir cümleye farkında olmadan yavaş yavaş hazırlanacak… aklınca öğrenme yakalayacağı özel cümle için heyecan içinde  bekleyecek. koltuk kollarındaki dirseklerden bileklere binecek yük, topuklar yere dokunmayacak, başlar öne uzanacak. bu pozisyon bir hayvana tetiktelik görünümü verirken seyirciyi komik duruma sokacak.

petrarca’nın  “öğrenmekten başka mutluluk duyumsamıyorum” vazgeçişine  muadil bir terkip olmadıkça koltuğa serilemeyeceklerini duyumsayacaklar.

000

sanki kendini taşımıyor da dünyayı taşıyormuş gibi hayıflanan vücut  bileklerden yükü aldıramayacak kurtarıcı bir cümleye. ya da beklenen - koltuğa rahatça serilme- bu çatıda hiç gerçekleşmeyecek.

000

söylenmek istenen, dekorla - onun iğretiliğiyle-  söylenmiştir ve aslında oyunda başka hiç bir cümlenin de onun sesini bastıracak bir gücü tüm naif konuşmalara rağmen olamayacaktır.

çünkü tüm diyaloglar, oyuncular, ışık oyunları sadece bir saati doldurmak amaçlı küçük tutunma kökleridir.

cafe sim’de mi konuşmuştuk bunları? sinderella’nın arabası balkabağına dönmeden seyirciye kapanmalıdır perde.

temsilin kendine düşeni yapması sadece o bir saatin sonuna ulaşılmasıyla olumlanır.

0000

çıkışta herkese içi boş fındıklar dağıtılır… mutluluk adına çıkarım yapmak, içi dolu olan bir taneyi rastgele bulmuş olana bahşedilir.

000

evlerine dönerken isteyenler envari süheyli mısralarını playerlarında birkaç kez çalabilirler.

bir dünyalık elinden gittiyse,
üzülme buna, hiçtir o;
ve bir dünyalık geçtiyse eline
sevinme buna, hiçtir o,
önünden geçer acılar ve zevkler
geç dünyanın önünden , hiçtir o.

000

bizi tanıyamadığı ve doğduğumuz arkadia’ya topluca hicret edip etmeme üzerine çene yoramayacağımız için epikür’ün ölmüşlüğüne bir kez daha hep beraber üzülüyoruz. meydan chamfort’a kalıyor. ya da zaten hep onundu.

sonsuz farklı okuma

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

sonsuza_iraksayan_okumalar

“bir metinden fazladan anlam çıkarmak, sanki orada olmayan bir şeyi metnin içine yerleştirmek gibi birşeyi canlandırır. sonra orada ne olduğunu söylersiniz ve metinden başka birşey olmadığı anlaşılır…

ancak metnin ’satır aralarını okumak’, bir eleştiri terimi olarak, oldukça dikkate değer birşeyi, gerçek bir iz üzerinde bile olsa aşırıya kaçmak gibi birşeyi ortaya atar. öyleyse sorulacak soru, çoğu kez felsefi bir soru olan, okumanın nasıl sonlandırılacağı sorusudur. bu durum, eleştiriye dışardan yapılan bir eleştiri olarak değil, eleştirinin bir iç sorunu olarak görülmelidir. benim deneyimlerime göre , satır aralarını okumaktan ya da fazladan anlam çıkarmaktan ya da aşırıya kaçmaktan kaygılanan insanlar genellikle başlamaktan, olduğu gibi okumaktan korkarlar ya da korkmuşlardır, sanki o metinlerin - insanlar gibi, yerler ve zamanlar gibi- bazı anlamları olmasından ve dahası bunların bilinenden daha fazla olmasından korkarlar.”

stanley cavell / pursuits of happiness / the hollywood comedy of remarriage

vulnerable

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, PlAtopya | Comments Off

hayatında sadece bir kere ummaya yer açan, üzülerek bunu şimdiye kadar yapmamakla iyi etmişim demek durumdadır. çünkü zamanla, kalakalmayı sandığından daha acı verici bulacaktır ve işin kötüsü ortada birlikte çizilmiş ne bir pirinç tarlası ideası, ne  yaslanılacak bir omuz vardır.

hem zaten hayatın adil olduğuna iman edenler ciddi bir umma hummasına tutulmuş olmalılar.


kader “kef”le yazılınca keder okunuyor

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 4 Comments »

ben gök yarılacak da tüm sırlar üzerimize  gürleyerek yağacak diye nefesimi tutup gözlerimi kapadım.

herkes öyle yapmış ama onlar bilinmezliğin hazzını tatmaya yummuş ziyalarını.

ben daha alışacağım o zaman.

rindlerin keyfi yerinde, zahidler sıkıntıda olduğunda ben korkunun avcunda kalıveririm yoksa.

“harâbâtı görenler her biri hâletin söyler
safâsın nakl eder rindân, zâhid sıkletin söyler

***

aslında ben onu bugün daha bir sevdim. düşlerimizi tokuştursak da denize denize eğsek ya başımızı. o zaman  olur.

“birisi çekip alsa ya bizi.. bu dipsiz kuyudander demez o, endişeden kaskatı olmuş duvarları bir bakışımızla deleriz sandım.

aklımızdan geçenleri saymadık. ama yakıştı birbirine bir yığın çıldırmış şarkı sözü de kolumuza girince.

ben daha düş kuracağım o zaman.

akıldan muafiyet diye birşey olmasa gerçek saray olmazmış yoksa.

“ne zapt-ı hâkim-i şer’i, ne hükm-i zâbit-i aklî
cünûn iklîmini seyreyleyenler rahatın söyler”

***

dilimden düşen her sözde biraz buğu var

söylediğim herşeyi bana boyuyorum o zaman.

çingene çalınca yiğit, naçar söyleyince hafif…

halimi anlatmaya bu yorgunlukla kalkmazdım yoksa.

“meyân-ı güft ü gûda bed-meniş, îhâm eder kubhun
şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler

swarm chandelier

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | No Comments »

suspending on wires as hadid’s dark crystals


evrilemez, çevrilemez sabit noktaya bağlılık bile, zamanı durdurabilme ya da genişletebilme gücüne sahipken uzak adındaki bir gulyabaninin ve onun bir yığın hakikat masalının ecelini beklemek zorunda kalıyor.

asılılığını tekrarlıyor, tekrarlıyor, tekrarlıyor.

yalnız değil o zaman (1, 2).

we all need zero gravity or weightlessness or free fall by dreams

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off


“devrim düşleri mahkum etmez ” diyorum.

” ve karabasanlardan da kurtarmaz “, yanıtını veriyor.

valerian araya giriyor: ” tanıştığınızı bilmiyordum.”

bir düşte karşılaşmıştık, ” diyorum. ” bir köprüden düşüyorduk. “

” hayır, herkesin farklı bir düşü vardır” diyor.

” ve bir de bazı insanlar böyle güvenli bir yerde uyanıverirler, baş dönmesine karşı güvenlikli bir yerde… ” diye ısrar ediyorum.


or we fall apart…

bab-ı zerreyle arzın kalbine irtifa kaybı

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ | Comments Off


imge-dünya kurmaca oyununda gerçekle hayal mürekkeplerinizden küçük damlalar katıyorsunuz durgun, masum, el değmemiş olan suya.

bu, an diliminde yapılıyor. ilk itkisni verdiğiniz renk damlalarının öngöremediğiniz dansını seyrediyorsunuz.

neyin doğru, neyin yanlış
neyin gerçek, neyin hayal
neyin geçmiş, neyin gelecek olduğunu
karıştırmaya başlayana kadar …

buna andan çıkmak diyoruz.

“geçmiş zaman da gelecek zaman da

bilince yer vermez pek”

***

oyun başlıyor. seyirci koltuğuna geçiliyor. aynı yerdelik aynılık değil ki. itkiyi kendi renginden damlatan hem içten, hem dıştan seyrediyor sahneyi.

“bilinçli olmak zamanda olmamaktır”

bu bilincin kara keskin gözüne perde inmesi demek

bilince perde indiğinde ve sahnenin perdesi açıldığında zamanın durduğu falan da yoktur.

her zamankinden daha keskindir dişleri hatta.

***

bu oyun hayalin dünyayı kendi rengine boyamasının zaferi üzerine bir kurguydu.

***

en beklenmedik yerde birdenbire
hayal un ufak eder diğerini elleriyle

***

son perde boyunca bu katlin zaferi kutlanır.

şükür ayiniyle hitam bulurken oyun, hayalin parmaklarında, ağzında, teninde onu ezerken bulaşan “gerçek”ten kalan zerreler farkedilir.

farkedilen an bilince dönülen andır.
bilincin daha da kuzguni bakmaya başlayacağı an hiç ağlamadan doğar.

bizi buna götüren de keskin görüşümüz, dikkatimiz, öngörülemez gerçek-hayal dansının gövdesinden yakaladığımız bam teli falan da değildir. hayalin ellerine bulaşan zaman zerrelerinden gerçeğe çıkan kök yollar kurulu olduğu içindir. gözeneklerimizden, gözlerimizden, sesimizden acımıza dönen apaçık yollar olduğu gibi…

.

.

banu

gatwick bekleme salonları birinci üz-günlüğü

Marakeş’te Vakfe, Lucca’da Sebat

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, PlAtopya | No Comments »

Haftasonları Lucca’ya geçtiğimi, sur üstündeki çimlerde bağdaş kurup bilgisayardan futbol oynadığımı, Marakeş’ten aldığım baharatlarla prima piatto niyetine bir tagliatelle yaptığımı, bir anne poğaçasının yendikçe çoğaldığını, seninle Ankara’da kar yağınca güzelleşen parktan geçerek uzun uzun yürüdüğümüzü, yürürken de senin gördüğün şehirleri bana anlattığını tüm yol boyunca hayal edebilirim.



“how many times i’d be lost in the sea”

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ | No Comments »

“ben artık gideyim” dedim.

birileri yardım etsin de gidemeyim diye çaresiz bekledim.

o sırada ankara ortadan kaybolarak, yollar düğüm olarak, cüzdanlar buharlaşarak, ulaşım sektörü grev başlatarak, polis bizi zanlı sayıp  alıkoyarak pekala yardım edebilirlerdi.

hiçbiri hiç bir şey yapmadılar.

bari biz aklımızı kaybedip ne yapcağımızı unutsaydık da biraz daha orada kalsaydık ya …

bilemiyorum… o günü düşününce sağ yanağımı elime yaslayıp ağlayasım geliyor. üzülüyorum.

La Condición Humana

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 37 Comments »


Daha elde ediliş biçimiyle bile kuşku uyandıran insan bilgisine güvenilebilir mi?