Archive for the Bâd-ı Hevâ Category

“how many times i’d be lost in the sea”

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ | No Comments »

“ben artık gideyim” dedim.

birileri yardım etsin de gidemeyim diye çaresiz bekledim.

o sırada ankara ortadan kaybolarak, yollar düğüm olarak, cüzdanlar buharlaşarak, ulaşım sektörü grev başlatarak, polis bizi zanlı sayıp  alıkoyarak pekala yardım edebilirlerdi.

hiçbiri hiç bir şey yapmadılar.

bari biz aklımızı kaybedip ne yapcağımızı unutsaydık da biraz daha orada kalsaydık ya …

bilemiyorum… o günü düşününce sağ yanağımı elime yaslayıp ağlayasım geliyor. üzülüyorum.

La Condición Humana

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 37 Comments »


Daha elde ediliş biçimiyle bile kuşku uyandıran insan bilgisine güvenilebilir mi?

zikri’l mazi devri’l eza

Posted in Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Musica | Comments Off


banu: olanı biteni inkar ettiğimizde kuruluveren yeni şehir
yeniden doğmakla değil, yeniden ölmekle ilgili.

dirac: reddediyorsun!

banu: hepimizi hem de.


ileriye ket

Posted in Bâd-ı Hevâ | Comments Off

geçmişin rüzgarları birleşip heybetleniverdiğinde tek koluyla  belimden yakalayıp geri çeker de, ellerim boş kalınca avcumda sakladığım harflerin parmaklarım arasından kendiliğinden hiddetle aktığını, uzaklaştığını sanıveririm.

uzaklık artar evet. ama işte mesafeyi büyüten etki arzın çekiminde değil, uzaklaşan kelamın kalbinde ya da anda değil, geçmişten beslenip gelen fırtınanın ellerindedir.

Gittiğim filmden benim aklımda kalan tek cümlenin  “geçmişin gölgesi uzundur” olması hiç de hiç tesadüf değildi.

geçmiş bahsinin iğreti pelesenkliğinden, kesif dumanlar arasında durmadan nefesini hissettirmesinden  ne çıkar?

görse insan onun en peçesiz halini, en gürlemiş fırtınasını, en lisansız hamlesini, ömrüne  ne büyük hükümranlık kurduğunu;

ya kalbi kabından çıkar, ya da aklı çıkar.


banu

Bayan Pluie 60larda Paris’te

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | No Comments »

sevgili dostum g’nin güzel kartları ve müthiş hediyelerine tekrar bakınca bugün içim içime sığmadı. öyle ki jérôme’u bulsam sylvie olacağım gibi geldi.

bütün gece boyunca yürüyebilir, koşabilir, şarkı söyleyebilirlerdi.

tek başıma bunu yapmalıydım, çok yabancı, çok yalnız…

ya da bazı geceleri hemen hemen hiç tanımadıkları mahallelerde uzun uzun yürürlerdi.

ankara’ya döndüm.

bunca zaman sonra bencilliğim yüzünden neşeli olmayı haketmiyordum ama neşeyle ayrıldık ordan.

anlatılmaz güçleri, inanılmaz gizleri ellerinde tutuyormuşcasına, tanımadıkları bir coşku duyuyorlardı. el ele tutuşarak koşarlar, kaldırımlarda sek sek oynarlar hep birlikte cosi fan tutte’yi ya da messe en si’yi söylerlerdi.

o gün daha da güzelleşerek devam etti. ne seyredilen filmlerden, ne müzikten, ne aşklarımızdan, ne umutarımızdan bahsettik. orada olduğumu, ânı hissediyordum. sadece bunu düşünüyordum. yine birşey yiyemiyordum ve çok yoruluyordum ama huzurluydum.

yaşamları salt bu güzel zamanların bitmez toplamı olacakmış, her zaman mutlu olacaklarmış gibi gelirdi onlara…

altı ay sonra aynı patikalardan yürüdüm, serindi. kollarım üşüyordu. mind walk da, su şişsesi de, ayakkabılar da, şal da yanımdaydı vedalaştık. “bayan pluie 60larda paris’te” dedi. sonra tatlı bir tehditten sonra uğurladı beni.. el sallarken burukluktan çok huzur vardı içimde bu kez.

efsanelere inanmak yasaklanmıştı.

bir çeşit sözleşme, satın alınmış bir şey, zavallı kırılgan bir nesne, onları şiddetle, varoluşlarındaki, öykülerindeki en belirsiz, en tehlikeli yana gönderen basit bir soluklanma ânı olup çıkıyordu.

daha çok tazeydi. agent a, agent b‘ye bildiği yerleri anlatmış, edebiyattan, okumadan yazan kendini şaire sanan ufaklıklardan bahsetmiştik, bask halkının bağrından türkiye’ye gönderilmişlik ancak o naneli ayran ve dizlerinizi kıvırıp oturacağınız sedirlerle ferahlatılabilirdi. cengizhan miğferini giymeden, gökyüzü yolculuğundan kaçarak çıktık oradan.

… dehaları onaylanacaktı… bu afyonları olacaktı…

ona anlatmam gerekenleri anlattım. o beni anlayışla dinledi. aslında şu saçmasapan görevleri bırakıp buralardan kaçmak en mantıklısıydı ama işte sihirli sudan içmişti o. bu ülke onu sıkı sıkıya saracak, gitmemesi için yalvaracaktı.

otomobilleri aşağıda bekleyecekti. birgün önce benzinleri ful doldurmuş olacaklardı. eşyaları onları brüksel’de bekleyecekti. belçika yolundan gideceklerdi. hiçbir güçlük çıkmadan sınırı geçeceklerdi. sonra yavaş yavaş acele etmeksizn lüksenburg’da, anverst’e, amsterdam’da…


dünya turu yapacaklardı. sonunda havası hoş bir ülkeye yerleşeceklerdi. italyan göllerinin kıyılarında, dubrovnik’de, bolear adaları’nda, cefalu’da bir yerlerde….

sadece bir yanından karaya tutunmuş bu parçada yalnız olmadığımı düşündüm. kayboluşumu kısa da olsa sessizce erteledim.

işlerini bırakmayı, her şeyi bir yana atmayı serüvene gitmeyi düşlüyorlardı. her şeye yeniden, sıfırdan başlamayı düşlüyorlardı, kopmayı ve vedalaşmayı…

anısız belleksiz bir dünya….

çok yumuşak bir trajediye benzeyen dingin bir şey hızı kesilmiş yaşamların bağrna yerleşiyordu.

g’nin hediyesi georges kitabını karıştırdım:

gideceklerdi, herşeyi terkedeceklerdi. kaçacaklardı. hiçbir güç tutamayacaktı onları.

kusurlarla dolu bir dünyada en kusurlu olan onların yaşamları değildi, buna kolayca kesinlikle inanıyorlardı.

elbette bunların yanlış olduğunu, özgrlüklerinin aldatmacadan başka birşey olmadığını biliyorlardı.

gerçek gidişler uzun zaman önceden hazırlanır. bu öyle olmamıştı. daha çok bir kaçışı anlatıyordu. on beş gün boyunca sağlık raporları, pasaportlar, vizeler, biletler, bagajlar için bürodan büroya koşturdular.

bir ajansın yönetimini almak için bordeaux’a gideceklerdi. gidişe özenle hazırlanacaklardı.

onun güzel gülümseyen yüzünü görüp sımsıkı sarılmak istedim. bulacak mıydım tekrar ona sarılmak için ilave bir sebep?


tunus’ta fakültedeki eski sınıf arkadaşlarının birkaç tanıdıkları, ayrıca güneş, masmavi akdeniz, bir başka yaşam, gerçekten gidiş, bir başka iş vaadi vardı. başvurmaya karar verdiler. kabul edildiler.

banu p. & george p.

Hem Uzamsal Hem Zamansal Geriye Dönüşler

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, PlAtopya, Quanta | 3 Comments »



/Nasıl oluyor da şimdi beni bir yerde sırf ben olduğum için isteyeceklerini düşünebiliyorum?/

Deform Anlam Üniform Peçeyi Döver

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Comments Off


H- Anlatın.

B- Neden çocukların tanımlarına bayılırız? Neden alkollü bir adamın gördüğü dünya daha kaygandır? Neden şizofren ressamların çizdiği portreler karmakarışıktır?

Büyülenmiş bir adam için dünya bambaşkadır.

H- Alışılmış kalıplara sığmayan haller bunlar.

B-Evet öyle. Kalıplara yerleştirilmeye çalışılmadığından, olduğu gibi şahit olmamıza izin verildiğinden daha gerçekler.

H- Onların bahanesi var. Peki ya biz?

B- Şeyler analtıldıkları her yerde yeniden başka birşey olurlar. Her yerde farklı bir yansımadırlar. Her gören kendi aynasından farklı bir ışık açısından görür. Zaten şeylerin aslından aynalar kere uzakta kalıyorsak daha da uzaklaştırıcı kalıplara girip de onu gereksiz yere neden sunîleştiriyoruz ki?

H- Kuralsızlık?

B- Anlamıyorsunuz. İfade yönteminde özgürlükten bahsediyorum. Aklımda gördüğüm neyse sunduğum da makyajsızca odur diyorum.

H- Notasyon takip edilirse bu bozulur mu?

B- Dediğim “notasyon takip etmek yanlıştır” değil. Notasyon takip etmemek hata değildir diyorum!

Neden iyi hackerlar çocuktan yetişir sanıyorsunuz? Açıkları daha iyi yakalarlar. Yapılmışın üzerinden değil, kendi gördükleri üzerinden analiz ederler.

H- Rica ediyorum açın bunu.

B-Kim önceden ne demiş, hangi yolu izlemiş, ne sınır çizmiş” değil de, “ben bunu demek istedim ve dedim” demek daha içe sinen bir tablo değil midir?

H- Kendiliğini kaybettirmek ve bununla ilgili risk bir katldir sizin için?

B- Yerelliği asla yadsıyamayız bayım. Söylenilen ânı ve söylendiği konumu ve söyleyeni.

Kelimelerimi notasyonların darlığında teorem ispatlar gibi tahtaya yazmaktansa, bana daha gerçek gelen, dokunulmamış halleriyle söylemezsem içlerindeki resim ölecek sanıyorum.

Beckett’ın Watt’ı gibi anlamsız birşeyler söylesem bile, söylemek istediğim ondan başka birşey değilse onu söylemeliyim.

Sözcüğü beklenen yere koymayan, olmadık yerde kullanan, hatta anlık - ama kendine has bir dili kendiliğinden oluşturuveren-, çelişkilerden ve belirsizlikten kaçmayan kişi, gerçekten orada yapmak istediğini o şekilde anlatacağı doğduysa içine aynen öyle anlatmalıdır.

H- İlk anlatımı seviyorsunuz. Dolayısıyla anlatım bozukluğunu da… Yanlış anlaşılmaktan korkmuyor musunuz?

B- Aslında beni dinleyen, ya da karaladığımı okuyan benim ne dediğimden çok, ne demiş olma ihtimalimi düşünmesi benim daha çok tercih edeceğim bir durum.

Benim beynimle evrenin kesiştiği yer tabii ki sizinkiyle aynı yer olmayacaktır. Kimseninki diğeriyle aynı olmayacaktır. Doğduğu haliyle söz; daha taze, daha gerçek, daha sâbi olacaktır. Anlatım alışılmamış, mantık dışı bile olsa, bu şekilde sunulmasının kesinlikle sağlam bir dayanağı vardır. Çünkü o, o şekilde doğmuştur.

Size mantık hatalarını da severim demiş miydim?

H- Ah kabullenilmiş çelişkiler bahsi … (P’nin teoremi)

B- Son cümlemi algoritma hocam S Hanım’a armağan etmeliyim :P

H- Sizinle ilişkisini yeniden gözden geçirmek zorunda kalmayı düşünürse ya?

B- Tetkik yenilemek iyidir.

H- Bardakları da yenileyelim mi?

B- Deformasyona o halde…

H- Ve peçelere…

B- Hiç anlaşamayacağız :)

B: Banu

H: Hayal Ürünü Kanonik Karakter

P: Passive


Bohemya’da, Deniz kıyısında, Rüyamda

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 1 Comment »

Katedralde şarkı söyleyen çatlak kızın rolünü sevdim ben.

Odamın penceresi kilise bahçesine bakardı. O günleri hatırladım. Pazar günleri oraya gelenleri seyrederdim. Onlar beni farketmezlerdi ama kilise bekçisi hep görürdü onlara baktığımı. Belki de dili yoktu onun. Sadece kapıyı açıp bahçedeki yaprakları süpürüp geriye kalan zamanlarda öylece oturup duruyordu.

Filmi seyrederken nedense o pencere geldi aklıma.

Yağmur yağdığı günler o pencere önünde kayıt yapardık. Bekçinin kaldığı yerin çatısı aliminyumdandı, yağmurda nasıl da inlerdi. O sesleri bulup dinledim şimdi. Penceredeyim sandım.

Hülya’yla paylaşıyorduk o odayı. Sonra o Viyana’ya gitti. Dorian İzmir’deydi. Mehmet Hoca’ya daha benden sözetmemişti mesela. Hiçbirimiz daha üzülmemiştik.Ya da Şafak Hanım’ın muayenehanesinde ne dramatik konuşmalar yapacağını o da bilmiyordu. Lityum o sıralar sadece atom lablarında hızlandırıcıya bir tutam atılmışlığıyla anılıyordu. Ben dilini bilmediğim bir yerde beş parasız kaldığım 2003 senesini daha yaşamamıştım. Prizren’de her şey karışık diye haber geliyordu. Geceleri programa metin yazıyordum. Akşam vakitlerinde içim sıkılır demiş miydim? Tam o saatlerdeydi program.

Seninle daha hiç konuşmamıştık.

Benim aklımı Radiohead‘le, Bab-ı Ali Yokuşu’yla, Edinburgh bültenleriyle bozduğum yıl.

Hülya’nın herşeyden vazgeçip Viyana’da eve kapanmayı seçtiği yıl .

Ah Ingenborg sen gönlünü bir Viyana ezgisine vermiştin değil mi?

Kışa, bir Viyana ezgisine ve yaza
Haritalara, dağda bir yuvaya, bir kıyıya ve bir yatağa
diyordun.

Ben sana inanıyorum (*).

Kış Masalı (**)‘nda Şekspir yerden göğe haklıdır. Ahkam kesiciler, rüyalar, çanlar, bekçilerin gözleri, yağmurlar, mesafeler yalan söyler bazen.

Haritaya ne bakıyorsunuz? Bohemya‘nın denize kıyısı vardır!

BANU

(*) Bohemya Deniz Kiyisindadir

Burada evler yeşilse eger, girerim bir eve daha.
Sağlamsa köprüler burada, iyi basıyorum demektir.
Yitirilmişse sevme çabalari bütün zamanlar için,
Yeğlerim ben de burada yitirmeyi.
Ben olmasam bile, yine ben gibi biridir.

Buradan geçiyorsa yanımdan bir sözcüğün sırları,
bırakırım geçsin.
Bohemya deniz kıyısındaysa hala, yeniden denizlere
inanırım.
Ve hala inanıyorsam denize, o zaman karaya da
umut bağlarım.
Bu bensem eger, o zaman herkes de budur, biridir
ben gibi.
Artık hiçbir şey istemiyorum kendim için. Batmak
istiyorum.
Batmak;

yani denize, orada Bohemya’yı yeniden
buluyorum.
Sakin uyanıyorum batışın ardından.
Sil baştan yapıyorum şimdi ve yitik değilim.
Buraya gelin, Bohemyalilar, hepiniz, denizciler, liman
orospuları ve gemiler
demirsiz.

Siz Bohemyali olmak istemiyor musunuz,
İliryalilar, Veronalılar,
ve Venedikliler, hepiniz.

Oynayın güldüren komedileri.
Ve ağlanası olanlarını. Ve yanılın yüz kez, tıpkı
benim de yanıldıgım gibi,


Tıpkı Bohemya’nın da başardıgı ve güzel bir günde
denize bağışlanıp, şimdi kıyıda oluşu misali.


Ayrıca, bir sözcükle daha komşuyum ve bir başka ülkeyle,
Şimdi, az sayıda olsalar da, her şeye daha bir komşuyum,
bir Bohemyalı, bir serseri, hiçbir şeyi olmayan,
hiçbir şeyin de tutmadıgı biri,
yalnızca kavgalı denizden bakınca,

seçtiği ülkeyi görmeye
yetenekli biri.


Ingeborg Bachmann

(**) Haritaların denizden uzak olduğuna dair bir iddiası olmasına rağmen, Şekspir Bohemya’yı deniz kıyısında anlatır.

recursive swingings

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, PlAtopya | No Comments »


ŞİMDİKİ ZAMANA, ORTAYA ÇIKIŞINDA BİLE, BİRBİRİYLE BAKIŞIMLI İKİ AYRI FIŞKIRMA EŞLİK EDER: BUNLARDAN BİRİ GEÇMİŞE DOĞRU DÖKÜLÜR, ÖTEKİYSE GELECEĞE DOĞRU ATILIR

Bu taymlaynda freymlerin kesin sırası karışmış.

Zaman geçmişe doğru genişliyor.

O yüzden ben bir ileri, iki geri kaçırıyorum aklımı.


Görünür ile Görünmez 2

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, PlAtopya | 1 Comment »

heterojen uzam


O’ooo Euclides! It’s too Liquid.

Alışılmış ressamlar baştan kontrollü giriyorlar işe. Tamamen önceden karar verilmiş bir anlaşmalı uzam kabuluyle paletlerini ellerine alıyorlar.


Karşılarındaki çokça nesneden birisine bakıyorlar önce, resmediyorlar. Sonra diğerine, sonra ötekine ayrı ayrı odaklanıyorlar. Ama sonuçta oluşan durumda resim, tek bakışın ürünü gibi yansıtılıyor. Bu önceden karar verilmiş, deforme edilmiş bir uzam anlayışıdır.

Halbuki göz hangi nesneye odaklandıysa ona göre diğer nesnelerin durumu her seferinde değişmektedir. Ressamın yaptığı bu görülenlerin ortalamasını yansıtmaktır.
Uzlaşımsal yol arayan bu ressam, resimlerinde herşey oylunda gibi görünse de algılayışın gerçek hakkını asla vermiş olmaz.

Ponty itiraz ediyor: “Ama algıyla temas ettiğimiz dünya kendisini öyle sunmuyor ki?” (1)

Ponty gibi düşünen, algıların elle uzlaştırılmasıyla bulunan sonucu reddeden ressam bizim gözümüzde perspektif sorunsal içerisindedir ya da geometri bilmiyordur. “Hesap hataları var” deriz belki de ilk bakışta. Ama aslında bu ortalama bakış anlayışını reddeden ressam, her noktadaki duyumu tek duyuma dönderme bileşkesi arayan ressamdan daha çok algıyla senkron çalışmaktadır. Ve dahası, algısının ona söylediğiyle çelişmemektedir.

Konumu, vücudu olmayan saf zihnin seyrinde bu farklı noktaların farklı algılanışı olmayacağından tek bir fotoğraf sahne oluşturmak olasıdır. Ama uzam dediğmiz şey homojen değildir, her boyutunda farklı değişikliklerin olması gerçektir, saf zihnin göreceği eşzamanlı şeyler ortamı değildir. Dolayısıyla ancak vücutsuz ve konumsuz bir ressamın gerçek algısının böyle olabileceği söylenebilir bu durumda.

Gördüğümüz şeyi baktığımz yer ve ânın bilincinde kabullenen ve bunu yansıtan, ne geometri bilmediiğinden bunu yapacaktır, ne dikkat çekme derdindedir, ne de perspektife ya da klasik sanat anlayışına kabalık ediyordur. O gördüğüne sadık kalıyordur.

Teknik ölçüme kendini adamış ve nicelik aşkıyla yanıp tutuşan bir çağda kübist resim, zihnimizden çok gönlümüze seslenen bir alanda dünyayla insanın sarmaş dolaş oluşunu kendince sessiz sakin anlatmış sanki.” (2)

Dışımızdaki her varlığı ancak vücudumuz üzerinden erişebiliyoruz; dışımızdaki her varlık da böylelikle insan özelliklerine bürünüp br ruh ve vücut karışımı haline geliyor.

Uzamın artık nesneyi nasıl eğip bükebileceğini, yer değiştiren nesnenin bazen nasıl da değişebileceğini görüyoruz.(3) Nesnenin kendisiyle mutlak bir özdeşlik içinde olduğu iddiası, biçimle içeriğin ayrık olduğu iddiası gibi silikleşiyor. Bu yeni fizik bakışını artık kabullenenlerin Euclides’in katı çerçevesinin tuzla buz olduğunu artık kabul etmesinin zamanı çoktan gelmedi mi?

Bunu fizikte ve psikolojide yavaş yavaş olduğu gibi artık her alanda kabul etmek zorunda değil miyiz?


(1) M.M.Ponty - Algılanan Dünyayı Bulgulamak
(2) Paulhan - La Table ronde
(3) Ekvator ve kutuplarda farkı gözlenen fizik değişiklikler


crime is legal now

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ | Comments Off

başka çaresi yok bilinci haklamanın

“ancak saatler sonra eskisi gibi duru ve keskin düşünebildim”

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 1 Comment »

el_tunel

Yüzünün sevimli olmasına karşı sert birşey gizliyordu. Uzun kestane rengi saçları vardı. Yirmialtı yaşından daha büyük göstermemesine karşın onda yaşını aşan birşey vardı; çok şey yaşamış insanlara özgü o tipik hava.

Görünür ile Görünmez 1

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 1 Comment »

” Limonun sarılığı limoun niteliklerinin hepsine bulaşır, limonun her niteliği öbürlerine bulaşır. Limonun ekşiliği sarı, sarılığı ekşidir; bir pastanın rengini yeriz ve o pastanın tadı “besin sezgisi” adını vereceğimiz şeye pastanın biçimini ve rengini sunan araçtır… Bir havuzdaki suyun akışkanlığı, ılıklığı, mavimsi rengi, dalgalılığı… her biri içinden öbürünü gösteriverir… ”

Cézanne’nin “ağaçların kokusunu resmedebilmek gerek” sözü daha anlaşılır geldi bana şimdi…

ahu-dudu! sen yaptın!

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 1 Comment »

dudu

*bana dondurma ısmarladılar mühim bir kordinatta.
çünkü evren tam bir transsıfır noktası.

*gecikmiştim, ceza hakediyordum. keyfî bile olsa bir eşdeğerlik ilkesi kabulü ceza dediğin. trans yağ oranı sıfır olan bölgede herşey değişiyor. benim ödül dediğimin adı ceza oluyor.
çünkü evren tam bir çelişki.

*sevdiğimiz omuzlara papağan kondurulursa onların kulakları çınlıyor. sonra zorla banallik üzerine bir söyleme imzam atmam konusunda tehdit alıyorum.
çünkü evren tam bir komplo.

*konuşurken insanı iki pembe-beyaz dondurmalı şekerin ve bonus olarak hemen sol duvarda konuçlanmış onbeş figüranın birden dinlemesi güzel şey.
çünkü evren tam bir hamsi kasası.

*sonra mocaco‘nun yarım dairesinden geçerek girdik kahve içmeye. efsaneye göre tam adını söylemezseniz size içmek istediğiniz şeyi vermiyorlarmış.

*benim neden x maddesi düşen kazandan çıkıp da, power puff girls’e dram yaptığım,
cevatnur’un neden prensescilik okulunda topuklu ayakkabı giyme dersinden hoca ona taktığı için kaldığı,
sonra ahududu aromalı şüröd‘ün hayran kaldığım sesiyle tesbitleri,
trende polonyalılar,
güneybatıda afrikalılar ve portekiz’den bahsettik.

okyucu: portekiz neden her yerden çıkıyor kuzum?
pluie: portekizi ben seçmedim, seçilmiş o.

çünkü evren tam bir macellan.

*ileride ortak bir yeni tavşan seslendirmesi ihtimaline karşı albüm kapağı resmimizi önceden çektirdik.
ses yalıtımlı fanusu icadettik. sonra onu kibrit kutusuna koyduk. canlı müzik hususuyla pek ilgilenmedik. altkomşu çıldırtan türküsünü peçeteye yazmayı düşündük, sonra vazgeçtik.

çünkü evren tam bir delilik.

*semikodüktörleri ve sişarpı sevmiyoruz hepimiz. anlaştık da, diferansiyeldenklem sevmek n’oluyor?
herkes şrödinger’in zamandan bağımsız denklemini sevecek.

çünkü evren tam bir şüröd.

*feneralayı hamdullah s. beyi selamlamamız ve şeker transferini sünger bob mahallinin az ötesinde yapmamızdan sonra balkant dolaylarında sessizharfler malikanesinde son buldu.

*oyuncular evlerine dağılmasına rağmen, kıskandırma ve hava atma çalışmaları tüm gece boyunca azimle sürdürüldü.
ertesi gün cevatnur unuttuğu batıyakası sınavına girecek, şüröd anadoludan gelen numaraları meşgule çevirecek, pluie onlara sebastian yerine supergeniuspetgary almalarını önermeyi düşünecektir.

çünkü evren tam bir kıskançlıktır.

herkeste içi poison dolu pembe yüzük olmaması ve duvardaki asenkronik çentikler moral bozuyor.

zira evren tam bir boy ölçüsü alma yeridir.

pluie


il trionfo della morte

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 1 Comment »

holy hole“İşte canlı bir insanım, nefes alıyorum.

Hayatımın öz maddesi ne?

Hangi güçlerin, hangi kuralların hükmü altında?

Ben kendimin değilim, ben kendi elimin altından bile sıyrılıp kaçıyorum.

Durmadan çalkalanan , tehlikeli bir yüzey üzerinde durmaya zorlanan br kişi, nereye basarsa bassın, nasıl kendini sürekli olarak destekten yoksun duyarsa benim varlığımı duyuşum da bu adamın durumundan pek farklı değil.

Sürekli bir korku içinde kıvranıyorum ama daha bu korkunun da ne olduğunu pek iyi bilemiyorum.

Yakından izlenen bir kaçağın korkusu mu, izleyip de asla amacına ulaşamayan bir kimsenin kaygısı mı? İyice kestiremiyorum.

Hem o, hem bu belki de…”