Archive for the Quanta Category

Hem Uzamsal Hem Zamansal Geriye Dönüşler

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, PlAtopya, Quanta | 3 Comments »



/Nasıl oluyor da şimdi beni bir yerde sırf ben olduğum için isteyeceklerini düşünebiliyorum?/

Hayalgücü üzerine yemin ederiz ki

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »

literadjure

Edebiyatın sunduğu çeşitli hazlar arasından


en büyüğü de uydurmaktır.


Ficciones / Borges


Savaşı Gabriele Başlattı

Posted in BibliyAtopya, CurnalAtopya, Mimento Mono, Quanta | 14 Comments »

İnsanın şuuruyla gerçek hayat arasında, kalınlığı sihirli kelimlere bağlı bir diyafram gerili.  Bazen kalın ve  tecrit edici. Bazen de sinsice göz kırparak kayboluyor birbiriyle karışsın her şey diye. Adlar yeniden verilsin, formlar değişsin, her şey başka bir şey olsun diye…

Ben onun kayboluşunu ilk seninle tanıştığım yıl gördüm Gabriele.

Yazarı ben olmayı nasıl da istediğim kitabında; tumturaklı zahitlik rüyalarında, bunu bazen örtbas ettiğin saf su yüzeyinde dengede durma savaşına yenilmeyen melekelerinde, kendini bir deniz perisi boyu gibi farklı hissettiğin kökünden ayrı düştüğün anlarda, ölümden çok insan yıkıntısındaki yaşama hayret edişinde bıraktığın kırıntılarda yolu buldum…

Bulduğum yola açılan ve tavanlara uzanan kütüphanende  belki sen Nietzsche’nin süperkahramanı ya da Nietzsche senin süper kahramanın olarak hep oradasınız. Durmadan dolaşarak konuşuyorsun. Michetti’nin gözlerine değil ruhuna baka baka anlatıyorsun.

Faşistsin, kibirdesin, ölüsün!

“Sevdiğin kitap?” dediğinde biri bana, o yıldan beri Demetrio’nun yayından çıkan ilahi bir keman ezgisinden, Giorgio’nun durmak bilmeyen çıldırmış zihninden, İppolita’nın tanrı bildiği uçurumda bıraktığı aşktan, aslında asla iflah olmaz bir hakim olma, kaybedilmiş ruha ait parçaları bulma, sonumun iplerini kendi ellerimle çekme dürtüsünden parçalar koşuşturararak sahnede bir önceki bıraktığım yerlerine yeniden yerleşiveriyorlar.

Çıldırmışsın, zekanın ağırlığı altında savunmasız bir kurbansın. Bu yüzden kocamansın!

İppolita’nın hasta solgun yüzünü, bileklerindeki fışkırmak isteyen kanı tutan şeffaf  -herşeyden habersiz- damarları, tanrıyı mabette bilen  kuş beyinlileri,  kendini kaybedip yeniden bulmaları, damar atışının nasıl dinlemek zorunda bırakılan çekiç sesi cezasına döndüğünü, soluk almanın nasıl defalarca ölmeye denkleniverdiğini… Hepsini, hepsini, hepsini sendeki gibi tarifsiz bir sihirle ben anlatsaydım…

Estetik düşkünüsün, Michetti’siz  kalsa kütüphanen dilsizsin!

Senin anıldığın sohbetlerde kahve buğusunda oynaşan ruhsun.

Tombul elli, cübbeli bir adamın  ikonayı anlatırken takındığı bilgeliği yerden yere vuracak tek kelimeden kurşunu atacak sembolistsin. Orvietto’da dilek ağaçlarında sallanan kağıtlar senin kıvranan bilincin.

Diyaframsızsın!

Bana perdelerin yokolabileceğini gösteren pelerinli, tek gözlü, tılsımlı bir askersin. Acımasızsın.

Baharın kutsal soluğu iyi gelmiyordu muhtemelen  sana.

İnsanın evreni diye birşeyler çizseydik bile beraber ; bana uçurumlarından bahsetmezdin eminim. Alnında gizlediklerinden de…

Ben de senin kalemini oracıkta kırarak herkesi senden korumak  istediğimi ya da  kelimelerinin kızgın yağ damlalarına dönüşüp birgün kurbanlarının diyaframını eleğe çevireceğini söylemezdim sana.

Prenssin, pilotsun, şairsin, gözünü kan bürümüş katilsin!

Elimde değil,

On yıldır aklımdan çıkmayan dizelerin sahibisin.

Günlerin Tortusu mimledi,  Gabriele D’annunzio’dan Ölümün Zaferi ‘ni seçtim.  Ben de Tuna‘ya soruyorum:

Hangi kitabı yazmış olmak isterdin?

…………………………………………………………………………….

dizinin ilk terimini bir rastlantıya borçluyum

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Quanta | 1 Comment »

“Senin labirentinde üç çizgi fazla”, dedi neden sonra.

“Ben tek düz çizgiden oluşma bir Yunan labirenti bilirim. O çizgi boyunca öyle çok feylesof yolunu yitirmiştir ki, sıradan bir dedektif haydi haydi yitirebilir. Bir dahaki gelişte Scarlach, ardıma düştüğünde, A’da bir cinayet işler gibi yap (ya da gerçekten işle), sonra B’de, A’dan sekiz kilometre ötede ikinci cinayet, sonra C’de, A ve B’den dörder kilometre uzaklıkta, ikisinin ortasında üçüncü bir cinayet. Sonra beni D’de, A ile C’den ikişer kilometre uzaklıkta, ikisinin tam ortasında bekle. Beni D’de öldür, şimdi Trieste-le Roy’da öldüreceğin gibi.”

“Seni bir daha öldürdüğümde,” diye yanıtladı Scarlach, “gözle görünmez, düz ve kesintisiz tek çizgiden oluşan o labirenti vadediyorum sana.”

Birkaç adım geriledi. Sonra büyük bir dikkatle ateş etti.

discretemathseries_of_borges

Borges

(Ficciones Hayallar ve Hikayeler)

Ölüm ve Pusula

İletişim Yay.

reflektogram

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Quanta | 1 Comment »

repainted-by-infrared

Kız yağlıboya bir tablo gibi orada, yani adamın uzaktaki krallığında belirivermiş olsa. İlk göründüğü kadarıyla bilse geriye kalan herkes onu mesela.

Aslında tablo kızının içinde eskiz halinden kalan karmakarışık kurşun kalem izleri olsa. Sonradan terebentinle silinmiş, yanlış boyanmış yerleri olsa, taslak halinden kalan şablonun bölük pörçük izleri olsa boyaların altında, meşeden yapılmış bir tablaya güç bela sırtını dayamış da ondan ayakta durabiliyor olsa. Kız şimdiki haline gelene kadar olup bitenler, şahit olduğu çok şey; üzüldüğü , sevindiği her şey o kurşun kalem izlerinde, yağlı boyayı peçe yapmış gizleniyor olsa…

***

Sonra geliyor o. Dünyanın en zeki adamı… Dar bir dalgaboyu aralığında kızılötesi ışığı tablonun alnına tutar gibi bakıyor.

Bilirsiniz işte… Kızılötesi ışık boyalardan geçer, kurşun kalemin karbonuna çatınca soğurulur, sonra kızın dayandığı meşe zeminden geçer. Gelen kızılötesi, çıkarken soğurulanın resmini duvara yansıtır. Tüm karbondan çizgiler olduğu gibi renksizce, gerçekliğin gölgesi gibi oradadır.

***

National Gallery‘de 2003de böyle bir sergi vardı. Rönesans döneminin 16 eserinin karbon izlerinin bir bilgisayar yardımıyla negatiflerini çekebilmişler, sonra kızılötesi ışınla karbonun soğurduğu boşluk gibi görünen yerleri, fotoğrafın pozitifini alarak eskizi bulmuşlardı. Bilimle sanatın buluşması adına sergilenmişlerdi.

***

Adam neredeyse hiç ağlamıyormuş. Çünkü ağlarsa bulutlardan akar gibi ağlarmış.

***

İkisi de naz üstüne nazla usandıran merkürü kızsalar da severlermiş. Ona aralarına giren çok şeyler yüzünden daha çok ihtiyaçları varmış. Söylentilere göre merkürü onlardan çeken görünmez canlılar ya da uzaylılardan bahseden efsaneler bile varmış. Bunu kıza kuşlar anlatmış. Hem haklarını yememek lazımmış, korkunun sebebi biraz da duruma hakim olamamakmış.

***

Ruhunun haritasını çıkaracağından korkan tablodaki kızdan bakışlarını çekermiş sonra adam.

O daha ölmesin diye.

Biliyormuş çünkü, kızın kalbi var.


* Reflektogram

Boş Kümeye Andolsun

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Musica, PlAtopya, Quanta | 1 Comment »

misery_of_holes_and_minds

And her black and pink heavy wings
remember when we found misery
We watched her, watched her spread her wings
And slowly, slowly fly around our room
And she asked for your gentle mind

Ve karanlıkta dansedenler için…

Tom Yorke & Björk’ten Dancer in the Dark ve arkasından Blonde Redhead’den Melody dinlenmeli tam burada…

Fortune de Pâquerette

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Quanta | Comments Off

ganseblumchen2-copy.jpg

Köyler, şehirler geçti aklından.

İleri-Geri
Hayal-Gerçek
Apsis-Ordinat
Var-Yok
Tik Tak…. Sarkaç salınmaya devam etti kuvvet momentinin boyunduruğunda. Kandırılmışlığıyla yerini sabit bildi.

Sallanan sandalyeler sarkaca uydu.

Hangi eksende salındığına karar veremedi.


Collapsing And Hanging

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Musica, Quanta | Comments Off

hangingincollapsing.jpg

Konuştuk…Konuştuk…
Dünya neydi ki hem? Biz orada tüm gezegenleri çarşafa dizdik, ağırlıklarıyla çekim alanları hesapladık. Sona doğru genişleyerek pişen bir üzümlü kekti evren. Dünya neymiş? Üzüm tanesiymiş.

Üçümüz de çok neşeliydik. Sevgili H roket telefonu izin verdikçe muhalefet etmekten geri kalmadı. Sevgili Passive yine o tatlı Passive’di. Nasıl tanıştığımızdan Devotchaka’dan, tasavvuftan, gelenekten, İstanbul’dan, Ankara’dan, kutup ayılarından bahsettik. A. H. Çelebi’nin dizelerini hatırlamaya çalıştık;

“İbrâhim, içimdeki putları devir elindeki baltayla
Kırılan putların yerine yenilerini koyan kim?

İbrâhim, gönlümü put sanıp kıran kim?”

Sonra kahve molaları, telefonlar, hararetli ayrı düşmeli konuşmalar, susmalar… Koca yokuşta yüklerimi taşıyan arkadaşlar.

***

Nevizade’de sayımız artarak devam ettik. Uğurböcekli Dünya Ne Ki pastasından tadamadım. Aklımda kaldı.

***

Karmakarışık sokaklar, yüzler… Ama rahatlama, huzur, güven, kanepeye yığılma, güzel müzikler, derin bir uyku…

***

Sabahı daha güzel. Kısa, tatlı kahvaltı. Sonra yeniden kalabalık… Limonlu Bahçe’de tadına doyulamaz sohbetler. Sonra sahaf önünde hareketsiz beklemeler, Ali’nin karşımıza çıkıverip hepimize neşesinden neşe vermesi… Institut terası, kahkahalar…

***

İncirler pat diye düşermiş burada, korkmayacakmışım. Burada korkmam ki ben. “Çok iyiyim” dedim.

***

Sonraki gün yağmur. Şemsiyemi çıkarmadım çantamdan. Sırılsıklam ıslandım. Yolda Koop dinledim. Biraz da yağmura saklanıp ağladım. Gelirken bana yağmurluk da getirmiştin. “Yok, ıslanayım ben, güzel böyle…”

***

Kardeşimin evi, tatlı Su Hanım’ın kahkahaları, tramvay kazası, elime zerre ağrının kalmayışı… Uzun yürümeler sonra.

Hep aynı adamın söylediği şarkılar aklımda da…

***

Daha gerçekti herşey. Daha çok minnet vardı, daha çok dostluk, daha çok sıcaklık, daha çok anlaşılmanın hazzı, daha çok sevmek…

İyi de niye böyle yordu, onu hiç bilmiyorum.

Düşerken oluyor böyle.

İrtifa kaybedilmeli zaman değişkeni birer birer sayacını ilerlettikçe. Olması gereken budur.
Aslında benim çoğunlukla çakılı kaldığım duygum asılı kalmaktır. NE İNEBİLMEK NE ÇIKABİLMEK.

Pierre Soulages öyle yaptı. Eserlerini duvarlara değil halatlarla tavanla zemin arasında asılı bırakarak sergiledi. Daha iki gün önce havuzda şezlongda sıkıntıdan ölmemek için Beaux Arts’ın röportajını okurken gördüm. Siyahı ve sadece enstruman olarak ışığı almış. “Aradığım şey yüzyüze olmaktır ” diyor. Ziyaretçiyle resmi, daha kapıdan girer girmez yüzyüze yalnız, çıplak bırakıyor.

İşte öyle yüzyüze olmak lazım. Gerçek ne ise onunla yüyüze olmak.

Asılı kalmak, düşmekten koktuğumuz için bulduğumuz bir çözüm.

“Düşmek lazım” dedim kendi kendime. Kalkıp daldım suya. Orta yaşlı, güler yüzlü bir doktor hanımla yarış bile yaptık. Bana “Az önce orada çok durgundun, şimdi de bambaşka biri oldun” dedi.

“Asılı kalmıştım” dedim.”Şimdi düşmeye geldim.”

Oh Little Drop of Poison, gravitasyon en zevkli formulizasyondur. Bırak kendini…

Yine daldık. Sonra sevgili doktor hanımla doğrusal düşüş üzerine ıslak konuşmalar yaptık. Ona da zorla Koop dinettim.

Kendi kendime mırıldandım sonra:
Düşüyorum şimdi. Cazibesinde arzın çekirdeğinin… Düşüyorum şimdi… Özgürce düşüyorum.

Galata, Tünel, salı güneri kapanan müzeler, şairlerin altında şiir yazdığı ağaçlar, soğutulmş bardaklarda ikram yapan Şiirci’nin masaları, Kazancı yokuşu, Kabataş durağı,YusufPaşa’nın can sıkıcı kalabalığı, hava kontrol kulesi, uçaklar, Natali hocanın not kağıtları, benim çiçek tokalarım, sarı uzun kurdelam, anı diye sakladığım yaban üzümü kurusu, Petersburg, Bakü, Berlin, Montpellier…

Hepimiz düşüyoruz.

Hızla düşüyoruz.

GERÇEĞE ÇAKILANA KADAR DA DÜŞECEĞİZ….


Le Mouvement

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Quanta | 21 Comments »

movementofpoisondrop1.jpg

“Olmasaydın olmazdım”ı söylediler uzayla zaman birbirlerine.
Olay “Ben olduğumda varsınız” dedi. Hareket birşey demedi. Sadece ivme verdi hızına.

BANU

Bağlantılı okumalar:

Pro et Contra

Seyr u Sefer

Sayısal Çılgınlık Kahvehanesi

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Quanta | Comments Off

kevserbanu_pen.jpg

Erich Fromm, yabancılaşmayı insanlar arasındaki ilişkinin ‘şeyler’ arasındaki ilişkiye dönüşmesi temelinde inceliyor.

Ben kesif bir duman içinde girdiğim sarhoşluktan kendimi tecrit edebildiğim zamanlar bunu daha iyi farkediyorum.

Hatta kulaklarımızın alıştığı, artık duymaz olduğu gürültünün lojik bir devrenin ‘1′den ‘0′a,’0′dan ‘1′e iniş çıkışlarının sesi olduğunu anlıyorum böyle zamanlarda.

Dünyam dediğim sayısal çılgınlık kahvehanesinde kimse kimseye yüzünü dönmüyor. Yüzler müthiş bilgi kaynağı iktidar sembolü bilgi sayma sihirbazlarına dönmüş.

Ben yeni farkettiğim manzaraya hayret edişle ayılırken sarhoşluktan, dikenli telleri görüyorum. Ellere kollara boyunlara dolanmış. Kimse farkında değil. İktidarın peşinde herkes. Bilginin peşine düşmüşler, kendiliklerini yolda bırakacak kadar.

Ama bu bilgi çılgınlığı içinde kazanımdan çok kaybedişin kokusu var. Bunu tereddüt etmeden söyleyebilecek kadar net duyuyorum. Benlik dediğimiz artık insan ırkına özel bir üniforma halini almış. Zorla giydiriliyor.

Gücün çizdiği resimde küçük ayrıntılar oluvermiş insanlar.

Eşzaman makinesi ise zamanı yokediyor.

Digital görüntüden çok, göstergeler endişe verici. Çünkü sayısallaşıyoruz! “Her kişi bir yerde kayıtlı hale gelince, herkes denetim altında olacak, gözetim altında tutulacaktır. Modern iktidar büyük gözaltıdır.” diyor Foucault.

Şimdi,iktidar uğruna yola düşen birey iktidarın ürünü….Yine Foucault bu durumda “Bireyi iktidar yaptı. Gerekli olan şey, çoğaltma ve yer değiştirme, çeşitli birimler yoluyla ‘bireyi parçalamaktır.”diyor.

Bilgi edinim sarhoşluğu, güç takıntısı ve benliğe sahip olamayış, tektipe gidiş dumandan sıyrılanları müthiş rahatsız edecektir. Kim sahip olma hevesinde koşarken kaybolmayı ister ki?

Kontrolü ele almak için bu dijital devrenin kısır döngüsünü kapatacak anahtarı aramak, güç tutkusundan daha önemli olmalı. Ancak bu şekilde çılgınca kayboluş, kendi isteğimizle düzenlenebilir. Dikenli tellerimizden ancak böyle kurtulup yüzümüzdeki şekil ve ifadelern silinmesine engel olabiliriz.

Parçalanamyı göze almalıyız.

Baudrillard’a hak veriyorum, “İktidar her halükarda bir yanılgıdır. Hakikat her halükarda bir yanılgıdır. Her şey belli bir biriktirim, bir iktidar ya da bir hakikat döneminin şimşek kadar kısa süren bir özeti içine yerleştirilmiştir.”