Archive for the Quanta Category

Hayalgücü üzerine yemin ederiz ki

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »

literadjure

Edebiyatın sunduğu çeşitli hazlar arasından


en büyüğü de uydurmaktır.


Ficciones / Borges


Savaşı Gabriele Başlattı

Posted in BibliyAtopya, CurnalAtopya, Mimento Mono, Quanta | 14 Comments »

İnsanın şuuruyla gerçek hayat arasında, kalınlığı sihirli kelimlere bağlı bir diyafram gerili.  Bazen kalın ve  tecrit edici. Bazen de sinsice göz kırparak kayboluyor birbiriyle karışsın her şey diye. Adlar yeniden verilsin, formlar değişsin, her şey başka bir şey olsun diye…

Ben onun kayboluşunu ilk seninle tanıştığım yıl gördüm Gabriele.

Yazarı ben olmayı nasıl da istediğim kitabında; tumturaklı zahitlik rüyalarında, bunu bazen örtbas ettiğin saf su yüzeyinde dengede durma savaşına yenilmeyen melekelerinde, kendini bir deniz perisi boyu gibi farklı hissettiğin kökünden ayrı düştüğün anlarda, ölümden çok insan yıkıntısındaki yaşama hayret edişinde bıraktığın kırıntılarda yolu buldum…

Bulduğum yola açılan ve tavanlara uzanan kütüphanende  belki sen Nietzsche’nin süperkahramanı ya da Nietzsche senin süper kahramanın olarak hep oradasınız. Durmadan dolaşarak konuşuyorsun. Michetti’nin gözlerine değil ruhuna baka baka anlatıyorsun.

Faşistsin, kibirdesin, ölüsün!

“Sevdiğin kitap?” dediğinde biri bana, o yıldan beri Demetrio’nun yayından çıkan ilahi bir keman ezgisinden, Giorgio’nun durmak bilmeyen çıldırmış zihninden, İppolita’nın tanrı bildiği uçurumda bıraktığı aşktan, aslında asla iflah olmaz bir hakim olma, kaybedilmiş ruha ait parçaları bulma, sonumun iplerini kendi ellerimle çekme dürtüsünden parçalar koşuşturararak sahnede bir önceki bıraktığım yerlerine yeniden yerleşiveriyorlar.

Çıldırmışsın, zekanın ağırlığı altında savunmasız bir kurbansın. Bu yüzden kocamansın!

İppolita’nın hasta solgun yüzünü, bileklerindeki fışkırmak isteyen kanı tutan şeffaf  -herşeyden habersiz- damarları, tanrıyı mabette bilen  kuş beyinlileri,  kendini kaybedip yeniden bulmaları, damar atışının nasıl dinlemek zorunda bırakılan çekiç sesi cezasına döndüğünü, soluk almanın nasıl defalarca ölmeye denkleniverdiğini… Hepsini, hepsini, hepsini sendeki gibi tarifsiz bir sihirle ben anlatsaydım…

Estetik düşkünüsün, Michetti’siz  kalsa kütüphanen dilsizsin!

Senin anıldığın sohbetlerde kahve buğusunda oynaşan ruhsun.

Tombul elli, cübbeli bir adamın  ikonayı anlatırken takındığı bilgeliği yerden yere vuracak tek kelimeden kurşunu atacak sembolistsin. Orvietto’da dilek ağaçlarında sallanan kağıtlar senin kıvranan bilincin.

Diyaframsızsın!

Bana perdelerin yokolabileceğini gösteren pelerinli, tek gözlü, tılsımlı bir askersin. Acımasızsın.

Baharın kutsal soluğu iyi gelmiyordu muhtemelen  sana.

İnsanın evreni diye birşeyler çizseydik bile beraber ; bana uçurumlarından bahsetmezdin eminim. Alnında gizlediklerinden de…

Ben de senin kalemini oracıkta kırarak herkesi senden korumak  istediğimi ya da  kelimelerinin kızgın yağ damlalarına dönüşüp birgün kurbanlarının diyaframını eleğe çevireceğini söylemezdim sana.

Prenssin, pilotsun, şairsin, gözünü kan bürümüş katilsin!

Elimde değil,

On yıldır aklımdan çıkmayan dizelerin sahibisin.

Günlerin Tortusu mimledi,  Gabriele D’annunzio’dan Ölümün Zaferi ‘ni seçtim.

…………………………………………………………………………….

Hem Uzamsal Hem Zamansal Geriye Dönüşler

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, PlAtopya, Quanta | 3 Comments »



/Nasıl oluyor da şimdi beni bir yerde sırf ben olduğum için isteyeceklerini düşünebiliyorum?/

dizinin ilk terimini bir rastlantıya borçluyum

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Quanta | 1 Comment »

“Senin labirentinde üç çizgi fazla”, dedi neden sonra.

“Ben tek düz çizgiden oluşma bir Yunan labirenti bilirim. O çizgi boyunca öyle çok feylesof yolunu yitirmiştir ki, sıradan bir dedektif haydi haydi yitirebilir. Bir dahaki gelişte Scarlach, ardıma düştüğünde, A’da bir cinayet işler gibi yap (ya da gerçekten işle), sonra B’de, A’dan sekiz kilometre ötede ikinci cinayet, sonra C’de, A ve B’den dörder kilometre uzaklıkta, ikisinin ortasında üçüncü bir cinayet. Sonra beni D’de, A ile C’den ikişer kilometre uzaklıkta, ikisinin tam ortasında bekle. Beni D’de öldür, şimdi Trieste-le Roy’da öldüreceğin gibi.”

“Seni bir daha öldürdüğümde,” diye yanıtladı Scarlach, “gözle görünmez, düz ve kesintisiz tek çizgiden oluşan o labirenti vadediyorum sana.”

Birkaç adım geriledi. Sonra büyük bir dikkatle ateş etti.

discretemathseries_of_borges

Borges

(Ficciones Hayallar ve Hikayeler)

Ölüm ve Pusula

İletişim Yay.

reflektogram

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Quanta | No Comments »

repainted-by-infrared

Kız yağlıboya bir tablo gibi orada, yani adamın uzaktaki krallığında belirivermiş olsa. İlk göründüğü kadarıyla bilse geriye kalan herkes onu mesela.

Aslında tablo kızının içinde eskiz halinden kalan karmakarışık kurşun kalem izleri olsa. Sonradan terebentinle silinmiş, yanlış boyanmış yerleri olsa, taslak halinden kalan şablonun bölük pörçük izleri olsa boyaların altında, meşeden yapılmış bir tablaya güç bela sırtını dayamış da ondan ayakta durabiliyor olsa. Kız şimdiki haline gelene kadar olup bitenler, şahit olduğu çok şey; üzüldüğü , sevindiği her şey o kurşun kalem izlerinde, yağlı boyayı peçe yapmış gizleniyor olsa…

***

Sonra geliyor o. Dünyanın en zeki adamı… Dar bir dalgaboyu aralığında kızılötesi ışığı tablonun alnına tutar gibi bakıyor.

Bilirsiniz işte… Kızılötesi ışık boyalardan geçer, kurşun kalemin karbonuna çatınca soğurulur, sonra kızın dayandığı meşe zeminden geçer. Gelen kızılötesi, çıkarken soğurulanın resmini duvara yansıtır. Tüm karbondan çizgiler olduğu gibi renksizce, gerçekliğin gölgesi gibi oradadır.

***

National Gallery‘de 2003de böyle bir sergi vardı. Rönesans döneminin 16 eserinin karbon izlerinin bir bilgisayar yardımıyla negatiflerini çekebilmişler, sonra kızılötesi ışınla karbonun soğurduğu boşluk gibi görünen yerleri, fotoğrafın pozitifini alarak eskizi bulmuşlardı. Bilimle sanatın buluşması adına sergilenmişlerdi.

***

Adam neredeyse hiç ağlamıyormuş. Çünkü ağlarsa bulutlardan akar gibi ağlarmış.

***

İkisi de naz üstüne nazla usandıran merkürü kızsalar da severlermiş. Ona aralarına giren çok şeyler yüzünden daha çok ihtiyaçları varmış. Söylentilere göre merkürü onlardan çeken görünmez canlılar ya da uzaylılardan bahseden efsaneler bile varmış. Bunu kıza kuşlar anlatmış. Hem haklarını yememek lazımmış, korkunun sebebi biraz da duruma hakim olamamakmış.

***

Ruhunun haritasını çıkaracağından korkan tablodaki kızdan bakışlarını çekermiş sonra adam.

O daha ölmesin diye.

Biliyormuş çünkü, kızın kalbi var.


* Reflektogram

Boş Kümeye Andolsun

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »

misery_of_holes_and_minds

And her black and pink heavy wings
remember when we found misery
We watched her, watched her spread her wings
And slowly, slowly fly around our room
And she asked for your gentle mind

Ve karanlıkta dansedenler için…

Sayısal Çılgınlık Kahvehanesi

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Quanta | Comments Off

kevserbanu_pen.jpg

Erich Fromm, yabancılaşmayı insanlar arasındaki ilişkinin ‘şeyler’ arasındaki ilişkiye dönüşmesi temelinde inceliyor.

Ben kesif bir duman içinde girdiğim sarhoşluktan kendimi tecrit edebildiğim zamanlar bunu daha iyi farkediyorum.

Hatta kulaklarımızın alıştığı, artık duymaz olduğu gürültünün lojik bir devrenin ‘1′den ‘0′a,’0′dan ‘1′e iniş çıkışlarının sesi olduğunu anlıyorum böyle zamanlarda.

Dünyam dediğim sayısal çılgınlık kahvehanesinde kimse kimseye yüzünü dönmüyor. Yüzler müthiş bilgi kaynağı iktidar sembolü bilgi sayma sihirbazlarına dönmüş.

Ben yeni farkettiğim manzaraya hayret edişle ayılırken sarhoşluktan, dikenli telleri görüyorum. Ellere kollara boyunlara dolanmış. Kimse farkında değil. İktidarın peşinde herkes. Bilginin peşine düşmüşler, kendiliklerini yolda bırakacak kadar.

Ama bu bilgi çılgınlığı içinde kazanımdan çok kaybedişin kokusu var. Bunu tereddüt etmeden söyleyebilecek kadar net duyuyorum. Benlik dediğimiz artık insan ırkına özel bir üniforma halini almış. Zorla giydiriliyor.

Gücün çizdiği resimde küçük ayrıntılar oluvermiş insanlar.

Eşzaman makinesi ise zamanı yokediyor.

Digital görüntüden çok, göstergeler endişe verici. Çünkü sayısallaşıyoruz! “Her kişi bir yerde kayıtlı hale gelince, herkes denetim altında olacak, gözetim altında tutulacaktır. Modern iktidar büyük gözaltıdır.” diyor Foucault.

Şimdi,iktidar uğruna yola düşen birey iktidarın ürünü. Yine Foucault bu durumda “Bireyi iktidar yaptı. Gerekli olan şey, çoğaltma ve yer değiştirme, çeşitli birimler yoluyla ‘bireyi parçalamaktır.”diyor.

Bilgi edinim sarhoşluğu, güç takıntısı ve benliğe sahip olamayış, tektipe gidiş dumandan sıyrılanları müthiş rahatsız edecektir. Kim sahip olma hevesinde koşarken kaybolmayı ister ki?

Kontrolü ele almak için bu dijital devrenin kısır döngüsünü kapatacak anahtarı aramak, güç tutkusundan daha önemli olmalı. Ancak bu şekilde çılgınca kayboluş, kendi isteğimizle düzenlenebilir. Dikenli tellerimizden ancak böyle kurtulup yüzümüzdeki şekil ve ifadelern silinmesine engel olabiliriz.

Parçalanamyı göze almalıyız.

Baudrillard’a hak veriyorum, “İktidar her halükarda bir yanılgıdır. Hakikat her halükarda bir yanılgıdır. Her şey belli bir biriktirim, bir iktidar ya da bir hakikat döneminin şimşek kadar kısa süren bir özeti içine yerleştirilmiştir.”



“Uslu ve başka herşeyde sağduyusu pek iyi olan bir adam herhangi bir mesele hakkında aynı derecede deli olabilir.” Locke

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Quanta | 23 Comments »

donusum.jpg

İnanın salonda gülümseyen dudaklardaki samimiyetsizlik yanaklarından çengellerle tavana asılmış insanlardan oluşan bir manzaradan daha iyi değildi.

Ahlaka sığmaz, insanda gurur bırakmayan sinsi tokalaşmalar bence bir zehirleme oyununun prelüdü olsaydı ısınmakta olan sahneye daha iyi oturacaktı.

Dorian Gray görse hayrete düşecekti. Buradaki herkes gerçekti ama hızla yüzleri eskiyordu. Kadınlar enlerine genişliyor, kısalıyor, yüzleri içe doğru büzülüyordu. Erkeklerin yüzleri siliniyordu. Farkında olmadan deforomasyonun hızını artırırıyorlardı durmadan tırmalayıcı seslerle konuşarak.

Bitmeyen, baş döndüren, mide bulandıran müziği kimse dinlemiyordu. Zaten dikkat kesilecek olsak tersinirliği olmayan kurallarla hepimize ciddi hasarlar vereceğe benziyordu.

Sıcaklık artıyordu.

Tek kişilik azınlık hissettiğim gerçekti. Birkaçtanesi ilgilenmeye çalıştı sanırım. Yok kolay oldu kurtulması. Başka bir dilde cevap vermek en güzeliydi.

Uğultu büyüyor, döne döne beyne burgu gibi giriyordu. Çirkinleşen sahne yanlardan kopyalana kopyalana silikleşiyor, gölgeler, hayaller herşey birbirine karışarak kimsenin dinlemediği müziğin ritminden daha başka bir şeylere uyarak hareket ediyordu.

Elimi, kolumu, adımımı ya da sesimi yanlışlıkla uğuldayan ayinin sınırından geçirsem ben de hortuma kapılacaktım sanki. Bu kaybetmişliğin içinde bilincime tırnaklarımı öyle bir geçiriyordum ki, dayanılmaz hale gelmeden bu bulanmayı dindirmenin bir yolunu bulmam gerektiğine inandım. İnanmak diyorum özenle. Bunu istemedim, inandım.

Hem bu zoraki nezaketin işkencesinden kurtulmaya da uğuldayan karartıların da ihtiyacı olmalıydı.

Aynaları çağırdım. Bunu yaparak içlerinde yüzdükleri sıvıyı çalkaladım.

Aynalardan birbirlerinin gözlerinin içini gördü karartılar, büzüşen, silikleşen yüzler. Sonra gibi olmak kostümleri düştü omuzlarından, sıvıdaki dalgalanma ellerini birbirlerinin boğazına attırdı. Köpükler çıkarararak uğuldadılar. Su kaynıyordu bir yandan. Üzerinde bulunduğumuz kavisli düzlemin altında yanan birşeyler vardı.

***

Bilmiyorum hangisi daha iyidi. Ama bu çalkantı, ilk sahneden daha gerçek olduğu için orada öylece kalmasıyla beni rahatsız etmeyecekti. Buna rağmen içinden kabarcıklar çıkaran sıvıyı lavaboya döktüm.

***

Mikrofondan gelen ve ortamdaki anlaşılablir tek ses olan “…Elçi Bey teşrif edemeyecekler…” duyurusundan önce ve sonra olan bitenler benim hiçbir seremoniye davet edilmemek için bundan sonra büyük çaba sarfetmem gerektiği sonucundan daha fazlası demekti.

***

Sahneyi asıl çalkalandıran parçalanan ve karışan yüzleriydi.

Bulanan su duru olmak istedi. Daha da çalkalandı verilmiş ivmeyle.

***

Akledilebilecek olandan daha karmaşık bir denklemi vardı kızgın saca düşen su damlacıklarının. Ve sacla temastan sonra nereye sıçrayacaklarını hiç birimiz kestiremiyorduk.

Her karşılaşma, her toplanma, her konuşma, her yazma, her çizme kızgın saclar üzerinde olup bitiyordu.

Kelimler, kağıtlar sıçrayan damlanın yeni konumu tayin (aslında tahmin) etmek ve durumu tasvir edebilmek için kullanılıyordu daha çok.

***

Lavaboda döne döne gözden kaybolan sıvının viskozitesi umrumda bile değildi. Bardağı kırmadım, yıkayıp rafa kaldırdım.

İmajiner eksenden orijine geçtim. Birazdan reel eksende yapacağım iş görüşmesinde Dorian Gray’i hayrete düşürme rolü bana verilecekti belki!

Bakalım bizim suyla gidere karışmamız ne zaman olacak…

-Banu orijinden bildirdi-

Bireyin Tarihi Daha Yazılmadı

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | 24 Comments »

Bireyin Tarihi

Birey Toplumsal Atom Değildir

Bireyin tarihi daha yazılmadı.

Mevcut yöntemle de yazılması olası değil.

Zamana Bağımlı Denklem / Entropi

Posted in CurnalAtopya, Quanta | Comments Off

kevserbanu_286669817_79bd90bbf6.jpg

ZAMANIN OKU TEK YÖNDE İLERLER


Şehirlararası bir otobüste kitabımın sayfaları arasında bir cümleyi okuduktan sonra şunu mırıldandım:

-Geriye dönüş diye birşey yok.Hiç olmadı.

Kitapta, tarihin bir bozunma süreci olduğuna inanan Yunan Horace “Zaman dünyanın değerini düşürür” diyordu (1). İşte tam burada açılıverdi düşünme seferimin kapıları. Seferin başında dağınık ve düzenli üzerine yüzeysel bakışlarım oldu.Yanlış seçim ve doğru sonuç üzerine devam etti. Asıl elime kalemi aldıransa hatayı düzeltmek için sarfedeceğimiz enerji yerine doğru kararı baştan alabimenin kıymetiydi. Düşünme seferimde, harcanılan vaktin sadece bize değil evrene ait olduğu bulgusu oldu ilk oltaya takılan…Ve tam bu noktada bir balık sürüsü yakaladığıma inanıp biraz orada kaldım.

—-

Termodinaiğin ikinci yasası Entropi’nin söylemlerinden biri, evrenin toplam enerjisinin sabit olduğudur.Yani enerji form değiştirip kullanılır. Ama toplamı hep sabittir. Sonra soruyorum kendime:

-Bu rahatlatıcı bir sonuç mudur? Ne kadar sarfedersek sarfedelim, bir kaybımız yok mudur?

Sonra cevap veriyorum :

-Hayır öyle değildir. Çünkü enerji kullanıldıkça, artık adı “kullanılmış enerji” durumuna gelmiş olur. Ve biz her ne kadar başka bir formda ondan yararlanmış olsak da, dönüşüm esnasında bir kısım enerji kullanılamaz hale gelmiştir. Yani toplam enerji sabittir ama bu enerjinin içinde her geçen gün artan bir kullanılamaz enerji kümesi büyümektedir. Buradan şu sonuca ulaşırken hiç tereddüt etmiyorum, ZAMANIN OKU TEK YÖNDE İLERLİYOR (2).

Asla geriye döndüğümüzde tamamen aynı enerjiyi bulamayız. Onu dönüştürürken bir kısmını feda etmişizdir. Kamerayla kaydettiğimiz bir görüntüyü tersinden izlediğimizde zamanı geri aldığımızı düşünürüz. Ama bu geri alma işlemini yaparken de bir sarfiyat yaparız. Bilgisayarımızdaki sadece bir bitlik bilgiyi silmek için bile (kt.ln2 joule) enerji israfında bulunuyoruz. Bu tersinmez işleyişe, ve enerjinin kullanılmazlığının artışına yani evrenin maksimum düzensizlik eğilimine ENTROPİ diyoruz (3).Entropi Yasası bize tüm fiziksel gerçekliğin yalnızca bir yönde gelişeceğini ve matematikte her +t (pozitif zaman birimi) için bir -t (negatif zaman birimi, imajiner zaman birimi de denilebilir) bulunması gerekirken, çevremizdeki dünyanın geçici fiziksel varlığında bu tür bir tersine çevrilme olmadığını söyler.

Düşünme denizinde kürek çekmeye devam edersek, bu enerji dönüşümlerini hayal ederken; entropinin hızla arttığı keşfimizden yola çıkarak, evrenin entropisinin bir dönem sıfır olduğu gerçeğini de keşfederiz. Ve bir gün maksimuma ulaşacağını, yani kullanılır enerjinin birgün kalmayacağı bir sonun gerçekliğine de ulaşırız.

“Felakete ya da sona gidiyoruz ilanı” değil yapmaya çalıştığım. Adım atarken çamurların ortasına basmaktan vazgeçmeniz için bir hatırlatma bu sadece. Eve gidince paça temizlemek için zaman harcamak yerine kuru yerlere basarak ilerlemekten, dağınık masada küçük bir silgiyi ararken vakit kaybetmek yerine önceden düzenlemekten bahsediyorum. Dağınık bir oda gibi olan aklı toparlamanın zorluğundan, aklın raflarını tasnif edilmiş halde tutmak gerektiğinden bahsediyorum. Harcadığımız sadece kendi vaktimiz değil evrenin kullanılabilir enerjisidir çünkü.

“Ancak son ağaç kesildikten, ancak son ırmak zehirlendikten, ancak son balık tutulduktan sonra, parayı yemenin mümkün olmadığını anlayacaksın (4).” sözünü yazdıklarımdan sonra daha anlamlı bulmanızı umuyorum.

Fransızların “Dokunulan taş oynanmış taştır”(5) dedikleri de bu olsa gerek. Üzerinde işlem yapılmış maddenin geri kazanımı sandığımız kadar verimli olmayabilir. Entropi gerçeğini birçok sistemde gözardı etmeden çözümler üretmede kullanmanın kıymetinden bahsetmek gerekiyor. Bacon, “Artık bilimlerin doğru ve meşru hedefi,insan yaşamının yeni buluşlar ve güçlerle geliştirilmesinden başka birşey olamaz (6)” derken üretmeye odaklanmayı öğütlüyordu, verimliliğe değil. Tamamen doğru değildi.

Sosyalist teoriye göre, ekonomik etkinliğin atığı değere dönüştürmesi gerekiyor. Günümüz ekonomistlerin en büyük yanılgısı sınırsız maddi ilerleme teorisine inanmak oldu. İnsanın ve makinenin ve durmadan koşmanın sadece değer üreteceğine inanıyorlar. İnsanı kafeste boşuna koşan ve enerji harcayan bir sincaba çevirmekten başka birşey değildir bu.

Locke, “Doğadaki herşey, toplum içinde mübadele edebilecek ve tüketilecek bir değere dönüşecek bir insan emeği katılana değin atık sayılacak” diyordu. İnsan emeği sihirli bir çubuk değildir ki tüm atığı verim haline getirsin. Teknolojinin enerji tüketen değil enerji üreten olması için, elde kalan net enerjinin gerçekten verime katalizör olması için doğayı, insanı, emeği harcama çılgınlığından kurtulmak gerek. “Tüm nükleer enerjilerin, terayağını kesmek için bir dizi testere kullanmaya benzediği”ne inanan Amory Lovins (7)’in yaptığı da yanlış üretim yöntemlerini eleştirme haklılığıdır.

“Termodinamik yasaları, politik sistemlerin yükseliş ve çöküşünü ulusların özgürlük veya köleliğini, ticaret ve endüstri hareketlerini ve insan ırkının genel fiziksel refahını son demde kontrole eder.”(8) diyen bilimadamını da hayalcilikle suçlamamak gerekir. Elde edilecek olanı en doğru yoldan en az enerji sarfiyatıyla edinme ve yarar gözetirken genel bir bakışa ihtiyaç duyulduğundan bahsetmekte haklıdır. Ve bunun için en uygun yöntem entropiyi dikkate almaktır.

jeremy Rifkin (9)’in söylemine göre, insanoğlunun akli etkinliği, içgüdüsel tepkiden yola çıkarak soyut matematiksel muhakemeye doğru geliştiği gibi çevresindeki dünyada daha büyük düzensizlik yarattığı da doğrudur. Avcı toplayıcıların da dünyaya daha gelişmiş muhakeme yeteneğine sahip modern erkek ve kadınlardan daha az acı çektirdiğini söyler.

Helen Leavitt (10) de şöyle diyor; “Birisi size şehrin binaları arasında zehirli gaz bulutlarının dolaştığını, kara dumanların güneşi kararttığını,caddelerde dev deliklerin sert şapkalı adamlarla dolduğunu, gökyüzünde uçakların konacak yer bulamadan daireler çizdiğini, binlerce adamın sokakları tıkadığını ve şehir dışına çıkmak için itişerek umutsuz bir çaba gösterdiğini söylseydi…onun savaştaki bir şehirden mi yoksa trafiğin yoğun olduğu saatteki bir şehirden mi bahsettiğini anlamakta güçlük çekebilirdiniz.”

——

Bütün bunları dikkate aldığımzda kullanılabilir enerjiyi hızla tükekttiğimizi, yanlış politkalarımızla zamanı harcayışımızı anlamak için çaba sarfetmemize gerek kalmaz. Açıkça ortadadır ki, kısa yollu çözümler ve etraflıca planlanmayan yöntemler bizi reklamı yapılan refah hayata değil atık çöplüğüne götürür. Evren zaten maksimum bir düzensiliğe gitmeye meyillildir. Gaz molekülleri dağılmaya, demir paslanmaya, ceset çürümeye,yaprak sararmaya gitmektedir. Her yerde değişmeye ve harekete doğru bir eğilim vardır ve bu engellenebilir değildir.Değişmez bir dünya düzeni arayışının anlamsızlığı da burada daha net anlaşılır olmuştur diye umuyorum.

Max Born Huzursuz Evren(11) isimli eserinde şöyle diyor:”Sağlam bir zemin arayıp bulamadık. Daha derine nüfuz ettikçe evren daha kıpır kıpır hale geldi; her şey vahşi bir dans içinde çarpışıp titreşiyor.”

Evrenin maksimum düzensizlik arayışı devam etmektedir ve devinim ve genişleme artarak sürmektedir. Bunun farkındalığıyla hareket etmek kesinlikle her açıdan faydamıza olacaktır.

——

Ankara’ya kuzeyden yaklaşırken otobüs, benim tekne seferim henüz sonlanmıştı ve ancak oltama takılanları paylaşırsam rahatlayacaktım. Sonra da yazdım. Aslında benim söylemek istediğim tamamiyle şundan ibaret:

Emeğinizin kıymetini bilin ve enerjinizi hem kendi adınıza hem de gelecekler adına plansız harcamayın.Son olarak şunu hiç çekinmeden söyleyebilirm ki, hayatın imajiner ekseni yoktur!

——

(1) J.B Bury The Idea of Process
(2) Resimde çizmeye çalıştığım da zaman okunun tek yönde düzensizliğe gidişini anlatmaktır. Ama bu kürenin deforme olarak parçalanması düzesizlik gibi görünse de parçaların evrene eşit uzaklıkta dağılmış olmaları durumu da bu düzensizlikten düzen oluşturacaktır.
(3) Termodinamiğin ikinci yasası: Kapalı sistemlerde, maddi entropi nihai olarak bir maksimuma varmak zorundadır. The Steady State and Ecological Salvation (Nicholas Georgescu-Roegen)
(4) Amerikan Cree Kızılderilileri
(5) Piece touchee, piece jouee
(6) Novum Organum Aphor
(7) A Ligt On the Soft Energy Path
(8) Frederic Soddy- Kimyager
(9) Entropy (Türkçe çevirisi İz Yayınları’nda Entropi adıyla mevcut)
(10) Superhigh Way:Superhoax
(11) The Restless Universe

We are all prisoners!

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Quanta | 13 Comments »


Kıpır kıpır bir zeminde dengede durma ve elindeki yükü düşürmeme durumu bize başarı hazzını şüphesiz verecektir.

Ama “birden fazla yükü taşımak bu hazzın o kadar katını verecektir” sonucuna götüren bir tutum, “bir ağrı kesici ağrımı hafifletiyorsa birden fazlası beni daha iyi yapacaktır” düşüncesinden farklı değidir.

Biz dengede durmanın ve yükü düşürmeden taşıyor olmanın sarhoşluğunda seviniyoruz.

Halbuki hapsoluyoruz.

Yükler arttıça gerçekle aramıza ağlar örülüyor. Kendi kendimize küreye dönüştürdüğümüz ağda her geçirdiğimiz saniye demirden bir örümceğin midesine doğru ivmelenen bir düşüşe denk geliyor.

Hepimiz uzay ve zamandan örülü bir ağa takılı kalmış mahkumlarız.

Özgür başladık ama yükleri artırdıkça hapsolduk.

Yükler bizim oldu. Ama onlar yüzünden mahkumuz!

Quantum Cafe

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Quanta | Comments Off








Eylem: -Şu dara sokulmuş halimizde bile neden herşeyi çözmüş bir rahatlıkta gibi bakıyorsun?


Banu : -Her şeyi çözemeyeceğimizi bildiğimden belki…

Tam olarak doğru biçimde kestiremediğiniz olasılığa fırsat vermek zorundasınız.

 Aksi takdirde, eğer zihniniz önceden hazırlarsanız, problemi çözemeyebilirsiniz.


Feynman ( Herşeyin Anlamı )