Archive for the KreAtopya Category

Hem Uzamsal Hem Zamansal Geriye Dönüşler

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, PlAtopya, Quanta | 3 Comments »



/Nasıl oluyor da şimdi beni bir yerde sırf ben olduğum için isteyeceklerini düşünebiliyorum?/

These are like glass

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, Mimento Mono, PlAtopya | 1 Comment »

zbjperqw2pmy0dh9dukofjooo1_500

Sometimes it’s better to leave them broken

than try to hurt yourself putting it back together.

Yörüngede Kilitli

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | 2 Comments »

Yörünge

Kendinden kaçmak için seçtiğin yer

Yok saydığın diğer yarınla koşuya başladığın nokta aslında.

Kendinden kaçarken kendini bulanların yörüngeleri hep aynı.

Atlayıvereyim aşağıya diyen yok hiç

İkilliğin sebebini bir bilenin olmadığı gibi…

Bilgi Terimleri ve Cinsiyet Farklılığı Kolokyumu’ndan…

Posted in Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | 3 Comments »

Cinsiyetler ve Felsefe


Sistematik istenç olarak felsefenin, cinsiyet farklılığı davasını düşünerek kurulduğu ileri sürülmüştür. “Kadın” sözcüğünün Platon’dan Nietzsche’ye dek - bu ikisi de dahi olmak üzere - kavram halini alabilmesinin, bu istencin en ısrarlı tarafları sayeside olmadığı doğrudur. Belki de bu sözcüğün böyle bir yönelimi yoktur. İyi ama, türeyimsel göndermesinden azledilmiş ve cinselliğe iade edilmiş olan “erkek” sözcüğü daha mı iyi muamele görmüştür? Felsefenin, cinsiyet farkını gerçekten de farksızlaştırdığı sonucuna mı varmalıyız? Hiç sanmıyorum. Aklın kurnazlığından daha ustalıklı olduğundan kuşku duymayacağımız böylesi bir farklılığın kurnazlığının, ne “kadın sözcüğünün ne de “erkek” sözcüğünün öne çıkarılmamasına gayet iyi uyum sağladığı dikkate alınırsa, tersini kanıtlayan fazlasıyla işaret olduğunu görürüz. Bunun nedeni, muhtemelen, Jean Genet’in ırklarla ilgili söylediği şeyi cinsiyetlere taşımanın felsefi olarak kabul edilebilir olmasıdır. Genet, bir zencinin ne olduğunu sorduklarında şunları ekliyordu: ” Öncelikle, ne renktir?” Bir erkeğin ya da bir kadının ne olduğunu sorduğumuzda da, “Öncelikle, cinsiyet nedir?” diye eklemek haklı bir felsefi ihtiyat olur. Çünkü, ilk karanlık noktanın cinsiyet sorusu olduğu; farklılığın, ancak içinde çalıştığı kimliğin / özdeşliğin saptanması yönündeki çaba pahasına düşünülebilir olduğu kabul edilecektir.

Alain Badiou  -  Sonsuz Düşünce

“we cover distance but not together”

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | 1 Comment »

distance

Hayalgücü üzerine yemin ederiz ki

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »

literadjure

Edebiyatın sunduğu çeşitli hazlar arasından


en büyüğü de uydurmaktır.


Ficciones / Borges


“İki Dirhem Bir Çekirdek”le Bir Dolap İki Çevirme

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, PlAtopya | 2 Comments »

taht-i_revan

Konak dolapları (1) sadece tas tas yemek yerleştirip diğer yana çevirmek için yapılmış olmamalı. Bulgurlu’ya gelin taşıyan atlar da hiç heyecanlı değildi kesin (2).

Şimdi ben gönlümden geçen bulutları çizsem de koysam dolap rafına; haremlikten selamlığa çevirsem sana, aç kalıp ölmezsin ya.

Bilirsin, bildiğini bildirmezsin olur biter.

Hem her hüküm vericinin tepesinde bir kılıç (3) düştü düşecek bekler durur da saltanatı işkenceye çevirir ya, biz bu tehlikelerden bin arpa boyu uzağız. Abasını dolabı geçenler yakar (4), kılıç dolabı aşanın boynunu öper.

Dolaplar çevirmedim, dolabı sana çevirdim.

Sen Bağdat’sın ben Bağdat’ım, dolapsa Ane Geçidi (5).

(1) Haremlikten selamlığa eski evlerde yemek göndermek için raflı dolaplar bulunurdu.

(2) Bulgurlu’nun, zamanında öyle gözde bir yer olduğu anlatılıyor ki; oraya gelin vermenin masallardan masal doğurmak gibi olduğunu, arabacısından atına herkes görevini kutsal bildiğini söylerler.

(3) Demokles’e Kral Diyonisos bir günlük tahtını bıraktı ve tahtın üstüne bir at kılına bağladığı kılıcı yerleştirtti. Hükmetmenin sanıldığı kadar rahat olmadığını, bunun her an “kılıç başa düştü düşecek” endişesini taşımaya eş olduğunu göstermek istedi. Bu deyim, büyük görevlerin sıkıntı ve tehlikeyi de barındırdığını anlatmak için kullanılır.

(4) Dervişler soğuk mevsimde tasarruf olsun diye abalarını giyinip dergah avlusundaki ateşte ısınarken, dalgınlıktan ya da şevkten içlerinen abasını ateşe kaptıranların sayısının hiç de az olmadığı söylenir.

(5) “Ana gibi yâr Bağdat gibi diyâr olmaz” sözünün aslı “Ane gibi yar (sarp uçurum),  Bağdat gibi diyâr olmaz”dır.  Ane Bağdat’a yakın bir geçittir.

nitimur in vetitum (*)

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, Musica | 11 Comments »
“En üst derecede zararlı ve tehlikeli olsa bile bir şey hakikat olabilir; varolmanın temel doğasının bir parçası olabilir, onu anlamak bizim kendi yıkımımıza neden olacaktır. O zaman bir insanın tininin gücü ne kadar “hakikate” dayanabileceği, ya da daha açık bir ifadeyle, ne dereceye kadar onu sulandırması, gizlemesi, tatlandırması, sessizleştirmesi, çarpıtması gerektiğiyle ölçülecektir.”                               

Nietzsche Beyond The Good and Evil

beslediğin tutku değil mesafe

büyüdükçe bana uzak düşersin

bana hakikat giyilemez elbise

sen onu yitik malın bilirsin

ben en başta ölürüm

sen durmadan denersin


Banu / Famagusta

(*) Yasak olan için çabalıyoruz.

bon ton

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | No Comments »

esasında kabaca insan doğasını salt istenç yönüyle inceleyen bir oyun için kolları sıvayacağız.

incelik adına ne varsa damarda, olay örgüsü ve diyaloglara özenle can verecek. ama araya koca koca dağlar, denizler sığacak uzaklıkla bir dekor bu zarif can vermeden zerre nasip almamış olacak. kabaca, renksizce, ağırca  yer kaplayıp seyirciye şamar gibi bakacak.

örgünün itkisi gereği izleyici bir  bilgelik tapınağı bahsinin dönüp durmasından “dünyada çok ders bulunduğu ve mutuluğun olmadığı” sonucuna götüren bir cümleye farkında olmadan yavaş yavaş hazırlanacak… aklınca öğrenme yakalayacağı özel cümle için heyecan içinde  bekleyecek. koltuk kollarındaki dirseklerden bileklere binecek yük, topuklar yere dokunmayacak, başlar öne uzanacak. bu pozisyon bir hayvana tetiktelik görünümü verirken seyirciyi komik duruma sokacak.

petrarca’nın  “öğrenmekten başka mutluluk duyumsamıyorum” vazgeçişine  muadil bir terkip olmadıkça koltuğa serilemeyeceklerini duyumsayacaklar.

000

sanki kendini taşımıyor da dünyayı taşıyormuş gibi hayıflanan vücut  bileklerden yükü aldıramayacak kurtarıcı bir cümleye. ya da beklenen - koltuğa rahatça serilme- bu çatıda hiç gerçekleşmeyecek.

000

söylenmek istenen, dekorla - onun iğretiliğiyle-  söylenmiştir ve aslında oyunda başka hiç bir cümlenin de onun sesini bastıracak bir gücü tüm naif konuşmalara rağmen olamayacaktır.

çünkü tüm diyaloglar, oyuncular, ışık oyunları sadece bir saati doldurmak amaçlı küçük tutunma kökleridir.

cafe sim’de mi konuşmuştuk bunları? sinderella’nın arabası balkabağına dönmeden seyirciye kapanmalıdır perde.

temsilin kendine düşeni yapması sadece o bir saatin sonuna ulaşılmasıyla olumlanır.

0000

çıkışta herkese içi boş fındıklar dağıtılır… mutluluk adına çıkarım yapmak, içi dolu olan bir taneyi rastgele bulmuş olana bahşedilir.

000

evlerine dönerken isteyenler envari süheyli mısralarını playerlarında birkaç kez çalabilirler.

bir dünyalık elinden gittiyse,
üzülme buna, hiçtir o;
ve bir dünyalık geçtiyse eline
sevinme buna, hiçtir o,
önünden geçer acılar ve zevkler
geç dünyanın önünden , hiçtir o.

000

bizi tanıyamadığı ve doğduğumuz arkadia’ya topluca hicret edip etmeme üzerine çene yoramayacağımız için epikür’ün ölmüşlüğüne bir kez daha hep beraber üzülüyoruz. meydan chamfort’a kalıyor. ya da zaten hep onundu.

kader “kef”le yazılınca keder okunuyor

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 4 Comments »

ben gök yarılacak da tüm sırlar üzerimize  gürleyerek yağacak diye nefesimi tutup gözlerimi kapadım.

herkes öyle yapmış ama onlar bilinmezliğin hazzını tatmaya yummuş ziyalarını.

ben daha alışacağım o zaman.

rindlerin keyfi yerinde, zahidler sıkıntıda olduğunda ben korkunun avcunda kalıveririm yoksa.

“harâbâtı görenler her biri hâletin söyler
safâsın nakl eder rindân, zâhid sıkletin söyler

***

aslında ben onu bugün daha bir sevdim. düşlerimizi tokuştursak da denize denize eğsek ya başımızı. o zaman  olur.

“birisi çekip alsa ya bizi.. bu dipsiz kuyudander demez o, endişeden kaskatı olmuş duvarları bir bakışımızla deleriz sandım.

aklımızdan geçenleri saymadık. ama yakıştı birbirine bir yığın çıldırmış şarkı sözü de kolumuza girince.

ben daha düş kuracağım o zaman.

akıldan muafiyet diye birşey olmasa gerçek saray olmazmış yoksa.

“ne zapt-ı hâkim-i şer’i, ne hükm-i zâbit-i aklî
cünûn iklîmini seyreyleyenler rahatın söyler”

***

dilimden düşen her sözde biraz buğu var

söylediğim herşeyi bana boyuyorum o zaman.

çingene çalınca yiğit, naçar söyleyince hafif…

halimi anlatmaya bu yorgunlukla kalkmazdım yoksa.

“meyân-ı güft ü gûda bed-meniş, îhâm eder kubhun
şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler