Haz
Archive for the KreAtopya Category
Haz
Haz
il trionfo della morte
Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 1 Comment »
“İşte canlı bir insanım, nefes alıyorum.
Hayatımın öz maddesi ne?
Hangi güçlerin, hangi kuralların hükmü altında?
Ben kendimin değilim, ben kendi elimin altından bile sıyrılıp kaçıyorum.
Durmadan çalkalanan , tehlikeli bir yüzey üzerinde durmaya zorlanan br kişi, nereye basarsa bassın, nasıl kendini sürekli olarak destekten yoksun duyarsa benim varlığımı duyuşum da bu adamın durumundan pek farklı değil.
Sürekli bir korku içinde kıvranıyorum ama daha bu korkunun da ne olduğunu pek iyi bilemiyorum.
Yakından izlenen bir kaçağın korkusu mu, izleyip de asla amacına ulaşamayan bir kimsenin kaygısı mı? İyice kestiremiyorum.
Hem o, hem bu belki de…”
May
ek-stasis
Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 1 Comment »
Banu: Sevdiğimiz dilden konuşalım mı?
Kanonik: Olur.
Banu: Sonsuz maviden cümleler kursan sen mesela.
Kanonik: Tamam. Sen çoğu renklerini söndür ama.
Banu: Kırmızı kalsın mı?
Kanonik: Tabii ya. Bir de gri. Tam ay vakti şimdi.
* Resimdeki dizeler:
“Wurfscheibe, mit
Vorgeischten besternt,
wirf dich
aus dis hinaus.” Paul Celan
* Kanonik:
Yarı hayal-yarı gerçek kanonik karakterin kısaltılmışıdır. -Matematikte kanonik bir kavramın “doğallığını” ve “benzerinin olmayışını” belirtmek veya önemsiz bir ayrıntının “koordinatlardan bağımsız” olduğunu göstermek amacıyla kullanılır.-
*Ek-stasis:
“Yunancada vecd anlamına gelen ekstatis kelimesinin düz çevirisi “kendinin dışında olmak”tır ( ya da kendinden geçmek ). Heidegger literatüründe bu düzanlama da gönderme yapabilmek için ek-stasis şeklinde tireli yazma teamülü oluşmuştur.”
Nis
pluie et son parapluie
Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 1 Comment »
*oyulan, gölgelere boğulan bir çıkmazda hızla sıkıştığım ,eridiğim, söylemekle söylememek arasında tedirgin bir sarkaç olduğumdan en emin olduğum gün*
yan masadaki çift decaff istedi
kahve olmayan kahverengi bir sıvı neden içmek istenirdi ki?
özünden arındırılmış bir şeyi içtiğinde insan keyif mi alır? ya da keyif aldığını mı hayal eder?
“kahve içerek keyif al” ve “kahve sağlığına zarar verici olabilir” uyarılarını aynı anda dinliyorlardı.
kahve içmek“le “içmemek“i bu yüzden aynı anda yapıyorlardı.
*sen cennet gibi olduğun için kıskaçtan çıkıp, gelgitlerimi durdurup, hayalden salıncağımdan inip boynuna sarılmak istediğim gün*
xanaxla şampanyayı aynı anda içen birer glamourama kahramanı olduğunu düşündüm o çiftin.
“şampanya heyecan vericidir” ve “xanax sakinleştircidir” diyordu uyarılar. kahraman sadece birini değil, zıt olduğu halde her ikisini dinliyordu. durmadan bunları içiyordu.
*yandaki çifti de , glamourama kahramanını da anladığım gün.*
söylemekle söylememek arasında kıvranan ben için de bir decaff var mıydı?
denizleri olan şehirlere kapılmak gibi, beni anladığına inanmam gibi huzurlu zamansız noktalar?
*tom waitsin durmadan “but I feel much cleaner after it rains” dediği gün.*
kalbim artık dinlensin diye sanki
incecik, daha büyümemiş, uslu bir yağmur indi.
söylemekle susmayı aynı anda yaptım,
çok ağladım.
Nis
polarize çark, depolarize ışınım, repolarize akson
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | Comments Off
bugün anladım ki alışılmışı dıştan içe olan döngüler,
içten dışa başlarsa işleyişleri de ummadığımız kadar hayret verici olabilirmiş.
gözlerinden önce gördüğünün tasvirini bilsem
sözünden önce kalbini görsem
yine de emin duymazdım
ki çark beklenenin aksine kendiliğinden ters yönden dönmeye başlamıştır
o halde
âniden bizi ters yüz etmesinden daha doğal ne vardır?
Nis
reflektogram
Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Quanta | No Comments »
Kız yağlıboya bir tablo gibi orada, yani adamın uzaktaki krallığında belirivermiş olsa. İlk göründüğü kadarıyla bilse geriye kalan herkes onu mesela.
Aslında tablo kızının içinde eskiz halinden kalan karmakarışık kurşun kalem izleri olsa. Sonradan terebentinle silinmiş, yanlış boyanmış yerleri olsa, taslak halinden kalan şablonun bölük pörçük izleri olsa boyaların altında, meşeden yapılmış bir tablaya güç bela sırtını dayamış da ondan ayakta durabiliyor olsa. Kız şimdiki haline gelene kadar olup bitenler, şahit olduğu çok şey; üzüldüğü , sevindiği her şey o kurşun kalem izlerinde, yağlı boyayı peçe yapmış gizleniyor olsa…
***
Sonra geliyor o. Dünyanın en zeki adamı… Dar bir dalgaboyu aralığında kızılötesi ışığı tablonun alnına tutar gibi bakıyor.
Bilirsiniz işte… Kızılötesi ışık boyalardan geçer, kurşun kalemin karbonuna çatınca soğurulur, sonra kızın dayandığı meşe zeminden geçer. Gelen kızılötesi, çıkarken soğurulanın resmini duvara yansıtır. Tüm karbondan çizgiler olduğu gibi renksizce, gerçekliğin gölgesi gibi oradadır.
***
National Gallery‘de 2003de böyle bir sergi vardı. Rönesans döneminin 16 eserinin karbon izlerinin bir bilgisayar yardımıyla negatiflerini çekebilmişler, sonra kızılötesi ışınla karbonun soğurduğu boşluk gibi görünen yerleri, fotoğrafın pozitifini alarak eskizi bulmuşlardı. Bilimle sanatın buluşması adına sergilenmişlerdi.
***
Adam neredeyse hiç ağlamıyormuş. Çünkü ağlarsa bulutlardan akar gibi ağlarmış.
***
İkisi de naz üstüne nazla usandıran merkürü kızsalar da severlermiş. Ona aralarına giren çok şeyler yüzünden daha çok ihtiyaçları varmış. Söylentilere göre merkürü onlardan çeken görünmez canlılar ya da uzaylılardan bahseden efsaneler bile varmış. Bunu kıza kuşlar anlatmış. Hem haklarını yememek lazımmış, korkunun sebebi biraz da duruma hakim olamamakmış.
***
Ruhunun haritasını çıkaracağından korkan tablodaki kızdan bakışlarını çekermiş sonra adam.
O daha ölmesin diye.
Biliyormuş çünkü, kızın kalbi var.
Mar
Boş Kümeye Andolsun
Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »And her black and pink heavy wings
remember when we found misery
We watched her, watched her spread her wings
And slowly, slowly fly around our room
And she asked for your gentle mind
Ve karanlıkta dansedenler için…
Ara
Yolları Çatallanan Bahçe
Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | No Comments »
Uzakta, (uzaktayken içinde olduğum halden daha iyi seçebildiğim) hayatımın Madden’leri, Albert’leri, Tsun’ları, bugün bitmesi gereken veri tabanı modellemesi kitabı, ERwin ilişkilendirmeleri, Marie’nin midemi bulandıran katolik hurafeleri, her gün başka kılığa giren çeyreğinden hemşehri bacalhou morinaları, üfüren kalbim, The Masque of the Red Death, kaçırılan LSE programları, hiç özlemediğim çok şey ve çatallanan herşey için yine Borges’ten;
“Zaman sayısız geleceğe doğru durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ben sizin düşmanınızım.”
Sözünü ettiğim kıpırdanma bir daha geçti içimden. Evi çevreleyen ıslak bahçe sonsuz sayıda insanla dolup taşıyordu sanki. Bu kişiler Albert’le bendik; başka zaman boyutlarında aldığımız türlü biçimlerde gizli ve etkindik. Gözlerimi kaldırdım; o zar inceliğinde karabasan çözülüp yok oldu. Bu sarı ve siyah bahçede tek adam vardı; ama bu adam bir heykel kadar sarsılmazdı… Bu adam bahçenin yolu boyunca ilerliyordu ve Yüzbaşı Richard Madden’di.
“Gelecek şu anda varoluyor,” karşılığını verdim, “Ama ben dostunuzum sizin. Şu mektubu bir kere daha görebilir miyim?”
Albert ayağa kalktı. Upuzun boyuyla ayakta durarak yüksek masanın çekmecesini açtı; o an sırtı bana dönüktü. Tabancayı doğrultmuştum. Olanca dikkatimle ateşledim. Albert hiç ses çıkarmadan yere yıkıldı. Onun o an öldüğüne yemin ederim- bir şimşek çakmıştı sanki.
Gerisi gerçek olmaktan uzak, önemi de yok zaten. Madden içeriye daldı, beni tutukladı. Darağacına yollayacaklar beni. İntikamımı en pis biçimde aldım; saldırmaları gereken kentin gizli adını Berlin’e bildirdim. Dün bombaladılar; haberi Yu Tsun adlı bir yabancı tarafından öldürülen ünlü Sinolog Stephen Albert’i saran esrar perdesini tüm İngiltere’de duyuran gazetelerde okudum.
Derdimin( savaşın gürültü patırtısı arasında) Albert adlı kente işaret etmek olduğunu, bunu yapmak için de aynı adı taşıyan bir adamı öldürmekten başka bir yol bulamadığımı biliyordu. Sayısız pişmanlıklarımla bıkkınlklarımı ise bilmiyor- hiç kimse bilemez zaten.
Yolları Çatallanan Bahçe
(Ficciones Hayaller ve Hikayeler’den)
Kas
beste-i kadim
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Comments Off
beste-i kadim
söyleyeni de fenni de dinleme şimdi.
geriye kalan neyse
tam orada ayrı düşelim
söz kanatları üzerinde göğe taşırdı
kısa sürerdi âyin
kanadı olan her şey gibi
ürkek çünkü
yazı raksederdi parmak ucunda
bilmediğime götürürmek için
kısa sürerdi âyin
rüzgârın kumu düzeltmesi gibi
saklanıp sonra siliniveriyor çünkü
ölmüyor nedense notalar
masum gibi yapıyorlar hep
söz de, yazı da bir üflemeyle yakamı bırakmayı biliyor da
içimi acıtan melodisi
hiç gitmiyor kayboluşumun ve
günü hem gelecekle, hem geçmişle durmadan aldatışımın
Eyl
Déconnexion
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Comments OffBenim elim kolum bağlıyken çekik gözlerini bir kırpmanla denizden yapılmış o yırtıcı kuşlar gelir yaralarımı sararlardı uysallaşıp.
Getirdikleri kanatlar tüm durmaklarımızın döngüsünü yeniden başlatan itkiler olurlardı. Gülümserdim, hiç konuşmayıp. Yorulurdum sevinmekten.
***
Gün yılı boyardı, yıl ömrü… Zerre bütüne etkirdi.
***
Ama işte tüm bu olan bitenlerin iki kabus arasına sığabilecek kadardı ömürleri. Hep aynı saat gelince eşyalarını toplayıp ayrılırlardı ülkemden apar topar. “Mahpussun sen” diyerek vururdu gong içimen dışıma dışıma.
Kilidine uygun anahtar bulsa kapatıldığım mahpus, infilak edip şehrâyini başlatacak. Duvarlar aklımdan üzerlerine yazmayı geçirdiğim her cümleyi saklamışcasına kusacak.
Ben orada uçurumların nasıl çektiğini keşfedivereceğim belki.
“Delilik bu. Âni ve izah edilemeyen bir ölüm“.
Sen yine yaban otlarının yetişemeyeceği upuzun boyunla ve tek yanağındaki gamzenle tanınacaksın. Ben yaban otları dolanmadıysa bacaklarıma, uçurumumuzun yakınlarında kanatlarıma sarılmış sekînet içinde uyuyor olacağım.
Tütüyor gözlerimde sisleşen, peçelerin ardına gizlenen, kıvrılarak tüten çok şey. Kabataş yine en güzel yeridir şehrin, diyorum. Harem’de sessizce vedalaşıp, dayandığım camda ağlamıştım, diyorum.
Hem sen şimdi kapağında adının yazdıkları rafta sana bakarken yine çok ciddisindir. Çiçekleri sevdiğimi bildiğin gibi, bunu da ne çok sevdiğimi bilirsin.
Ama işte bir uğultu fırtınası, bir karanlık sis kümesi… Sürükleniyorum.
Yapayalnız geldiğim gibi, kendi kendime sökülüyorum gergefinden.
İzah edemediğim bir ölümü canlı canlı, canım yanarak yaşıyorum.
Eyl
Ceci m’est!
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono | Comments OffAğu
Dehasını Dile Katanlar Etkirler
Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Comments Off
Banu: -Büyük kırılma noktaları tarihin büyük yazarlarının yaşadığı dönemlerdir aslında.
Ayça: -Ne demek şimdi bu, Banu?
Banu: -Etkiler.
Ayça: -Etkiler elbette. Edebiyat da dönemden etkilenmez mi?
Banu: -Öyle ama benim anlatmak istediğim başka. Büyük yöneticileri büyük yapan kaynak da dönemim edebiyat büyükleridir bence.
Ayça: -:D Nereden çıktı bu şimdi Banu?
Banu: -Dönemlerin edebiyat ehlinin geliştirdiği söylem herkese etkiyor. Her cinse, yöne iciye, değişime… Büyük yazarların duyuş, düşünüş, algılayış, görüş biçimleri herkesin biçimi oluveriyor.
Ayça: -Hmm… Etkileniyoruz, diyorsun.
Banu: -Kesinlikle öyle diyorum. Dönemde bir dil dehası varsa etkiler.
Ayça: -Dehasının ona yazdırdıkları mı bunu yapar?
Banu: -Hayır Ayça “dille” yapar. Dilden bahsediyorum aslında ben.
Ayça: -Dili iyi bilen adam büyük yazardır mı diyorsun?
Banu: -Sadece dili bilmek değil. Büyük yazarlar dillerine hakimdirler. Onu sindimeyi, en doğru kullanmayı, en iyi ifadeyi söylemeyi keşfetmişlerdir, dili bizzat geliştiren işçi konumundadırlar.
Dil dehasıyla büyük adam dehası birleşiyorsa sorunun cevabı; evet.
Ayça: -Condillac gibi.
Banu: -Tam olarak öyle düşünüyorum çünkü. Onun latinceden fransızcaya doğru değişen dile dair yazıları olduğunu biliyorum.
Ayça: -Ama dillern kıyaslanması doğru değil.
Banu: -Ah Ayça o yazıları okuyup da bu cümleyi kurduğunu söyleme sakın. Burada kıyasın adı hiç geçmez. Kıyastan değil değişim sürecinden bahsediyoruz. Ki bahsi geçmese de dillerin kıyası anlamsız bir tartışmanın ortasında bulduruverir bizi. Dili kullananların yaşadığı coğrafya farkı bile onları kıyaslamanın yersizliğini kanıtlayacak tek neden olabilir bence.
Ayça: -Latince ve fransızca farklarından bahsediyorodu Condillac, değil mi?
Banu: -Evet latince zahmetsizce kurulabilen cümleler için müsait. Latince eser yazmak fransızca yazmaktan kolaydır ona göre. Çünkü fransızca da fikrini anlatmak için diğeirine göre daha zahmet çekerek cümle kurman gerekir. İkil anlamlardan korunmak için titiz seçimler yapmak zorunda kalınır.
Birinin diğerine üstünlüğünden değil, hangisi kullanılıyorsa onun özelliklerini ve kullanışını derin bir bilmekle olacağını savunur.
Ayça: -Ben latinceyi seçtim o halde.
Banu: -”Öyle zihinler vardır ki çeşniyi ve göze çarparlığı aranırlar. Öyle zihinler vardır ki düzeni ve en büyük açıklığı aranırlar”. Hayal gücüne, dolambaçlı yollara alışık milletler ve matematiksel metoda yakın milletlerin dilleri arasında fark vardır.
Ayça: -Bu dillerden karma bir dil oluşturmaya kalkmak son derece yanlış bir girişim olur.
Banu: -Anlaşmaya başlıyoruz şimdi galiba. Latinceyi seçmen dışında tabii. Sen en iyi kendi geldiğin yerdeki insanlarla anlaşırsın. Aynı nesneye aynı sebepten aynı bakışla ad verdiğin insanlar onlar. Aynı söyleyiş usulüne sahipsin. Aynı kavramarı açıklamaya, ön düşünmeye gerek kalmadan anlarsınız. Rahattır aynı dilin insanları birarada.Kendi dilini seçmelisin latinceyi değil. Tercih şansımız yok, anlamanın hazzını en iyi kendi dilinde tadarsın.
Ayça: -Üstün dil yoktur dedin.
Banu: -Hiçbirşey demedim :)
Ayça: -Söylemek istediğinden çıktık. Büyük edebiyatçılar diyordun. Bize istediklerini yaptırabilirermiş.
Banu: -İstedikleirini yaptırmıyorlar. Sözlerini söylüyorlar. Dönem onların söylemlerinden etkileniyor. Onlar gibi oluveriyor.
Ayça: -Büyük yazarların gücü!
Banu: -Ayn kültürün insanları onlar da. Aynı köklerden besleniyorlar. Ama bu edebiyat ustaları milletlerinin özelliklerini taşısalar da onlardan ayrılan büyük yanları var.
Ayça: -Hmm…
Banu: -Başka görürler, başka ifade ederler, daha yeni bir yanları vardır. Onları önemli yapan, etkileyici yapan da budur. Tüm kurallarına hakimdirler dilin. Kendi gördüklerince söylerler. Yeni anlatım tarzları geliştirirler. Dili beslerler, zenginleştiriler. Kendi duyuşlarını katarlar ona.
Ayça: -Anladım. Aynı toprağın yetiştirdiği aynı insanların arasından çıkan dehalar onlar.
Banu: -Bu büyük yazarlar çok iyi kılıç kullanır, çok iyi ata biner, çok iyi buluş yapar. Bunu sadece dille yaparlar. Diğer yollarla yapanlara üstünlük sağlayacak kadar.
Ayça: -Bu yüzden mi döneme etkirler?
Banu: -Dile kattığı yeni ifade tarzı, onun gibi duyuş, algılayış dönemiminin eğilimlerini etkiler. Ve bak bu önemli, büyük yazarların dönemleri dildeki atak noktalarının yaşandığı dönemlerdir ve de tarihteki kırılma noktalarının.
Ayça: -Bunu dehayla yapıyorlar.
Banu: -Dehasını dilin dehasına katarak yaparlar bunu büyük adamlar… Dilin gücüyle dilde yeni bi yenilenme sürecinin ve tarihsel değişimin sebebidirler.
Ayça: -Condillac’ın bundan bahsettiğini biliyorum işte.
Banu: -En son nerede okudun?
Ayça: -Evde yatmadan önce, her zamanki gibi.
Banu: -Açık havada okumadın mı? O zaman bu bahsi hiç açmamış olalım.
Ağu
Sayısal Çılgınlık Kahvehanesi
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Quanta | Comments OffErich Fromm, yabancılaşmayı insanlar arasındaki ilişkinin ‘şeyler’ arasındaki ilişkiye dönüşmesi temelinde inceliyor.
Ben kesif bir duman içinde girdiğim sarhoşluktan kendimi tecrit edebildiğim zamanlar bunu daha iyi farkediyorum.
Hatta kulaklarımızın alıştığı, artık duymaz olduğu gürültünün lojik bir devrenin ‘1′den ‘0′a,’0′dan ‘1′e iniş çıkışlarının sesi olduğunu anlıyorum böyle zamanlarda.
Dünyam dediğim sayısal çılgınlık kahvehanesinde kimse kimseye yüzünü dönmüyor. Yüzler müthiş bilgi kaynağı iktidar sembolü bilgi sayma sihirbazlarına dönmüş.
Ben yeni farkettiğim manzaraya hayret edişle ayılırken sarhoşluktan, dikenli telleri görüyorum. Ellere kollara boyunlara dolanmış. Kimse farkında değil. İktidarın peşinde herkes. Bilginin peşine düşmüşler, kendiliklerini yolda bırakacak kadar.
Ama bu bilgi çılgınlığı içinde kazanımdan çok kaybedişin kokusu var. Bunu tereddüt etmeden söyleyebilecek kadar net duyuyorum. Benlik dediğimiz artık insan ırkına özel bir üniforma halini almış. Zorla giydiriliyor.
Gücün çizdiği resimde küçük ayrıntılar oluvermiş insanlar.
Eşzaman makinesi ise zamanı yokediyor.
Digital görüntüden çok, göstergeler endişe verici. Çünkü sayısallaşıyoruz! “Her kişi bir yerde kayıtlı hale gelince, herkes denetim altında olacak, gözetim altında tutulacaktır. Modern iktidar büyük gözaltıdır.” diyor Foucault.
Şimdi,iktidar uğruna yola düşen birey iktidarın ürünü. Yine Foucault bu durumda “Bireyi iktidar yaptı. Gerekli olan şey, çoğaltma ve yer değiştirme, çeşitli birimler yoluyla ‘bireyi parçalamaktır.”diyor.
Bilgi edinim sarhoşluğu, güç takıntısı ve benliğe sahip olamayış, tektipe gidiş dumandan sıyrılanları müthiş rahatsız edecektir. Kim sahip olma hevesinde koşarken kaybolmayı ister ki?
Kontrolü ele almak için bu dijital devrenin kısır döngüsünü kapatacak anahtarı aramak, güç tutkusundan daha önemli olmalı. Ancak bu şekilde çılgınca kayboluş, kendi isteğimizle düzenlenebilir. Dikenli tellerimizden ancak böyle kurtulup yüzümüzdeki şekil ve ifadelern silinmesine engel olabiliriz.
Parçalanamyı göze almalıyız.
Baudrillard’a hak veriyorum, “İktidar her halükarda bir yanılgıdır. Hakikat her halükarda bir yanılgıdır. Her şey belli bir biriktirim, bir iktidar ya da bir hakikat döneminin şimşek kadar kısa süren bir özeti içine yerleştirilmiştir.”
Tem
Bireyin Tarihi Daha Yazılmadı
Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | 24 Comments »Tem
COMMENT C’EST?
Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 19 Comments »YİNE AYNI ŞEY OLDU. BECKETT OKUYUNCA BİLİNÇ ÜLKESİNDEK BEN KAVRAMI BEDEN ÜLKESİNDEK BEN KAVRAMININ ZAMANLA OYUNUNU SEYRETTİ…
Edebiyatı konudan ibaret sanan kolaycı okurların beynine balyozlar indirerek değil de hiçliğin resmini gösterek şaşırtan Beckett’ın bildiğinin içine hapsolan ve sadece sesten ibaret anlatıcısı,konusu, kahramanı ve noktalama işaretlerini yokluğu ile yazdığı Acaba Nasıl’ı elimde evirip çeviriyorum.
Bu kitapta ve çoğu Beckett kitabında kolay metin sevenleri tatmin edici tek sonuç ,çamurda sürünen adamların sadece roman kahramanları olmadığını bizimle de doğru orantılı bir bağlarının olduğu sonucu olacak.
Harekete lanet eden Winnie’nin yazarı bu kitapta aynı şeyi lanetten hiç bahsetmeden yapıyor. Hiç İçin Metinler’de de bunu hiçliğin içini oya oya yapmıştı.
Beckett kitaplarının kapağını aralamanızla; elinizden tutacak ama hiç konuşmayacak büyük bir ihtimalle dış görünüşü eksikce bir kahraman sizi kısa bir süreliğine boynunuza kadar toprağa gömecek, varlığınızın farkındalığını yeni bir ayna üzerinden görmeniz için perdeyi açması gereken görevliye sadece bir göz kapağı hareketine harcanacak enerjiye tekabül eden bir hareketle haber verecektir.
Sonra,
Godot’yu bekleyen Estragon’un ayakkabısıyla ilgili sorunları bizim varlığımızla ilgili bir son vermeye olan bilinçdışı uğraşımızı sembolize ettiğini düşündürüşü, ölüme giden Molon’un elinde kalan tek güçle kendi kendine hikayeler anlatışı,Adlandırılamayan’da sadece anlatan bir ağızla muhatap olunuşu, güçzüslük durumunun yankılana yankılana geri yüze çarptığı odalara buyur edilen okuyucunun “yok nedir”i ya da yokolmak isteyişle çürüme sürecinde “hayatla bağ kuruş”unu yeniden gözen geçirişi sizi de de benim gibi hayretten çok farkındalıkla ilgili birşeylerden bahsetmek istemeye itecek. Ve bu esnada Beckett sizi asla tesell etmeyecek.Sizi bazen soyut bir kimliği bile olmayan anlatıcıların eline sessizce verecek.
Perde kapandığında yaşama ölüm süreci gözüyle mi bakarsınız, “Acı çekiyorum öyleyse varım” mı dersiniz, Watt gibi şizofren cümeler mi kurarsınız, harekete methiye mi yazarsınız, yok olmak mı istersiniz, “Yaşam bir fiyaskodur” ya da “Bu Beckett bir fiyaskocudur” mu dersiniz bilemem.
Ama ağıt yakmayan Beckett’ın akıp giden günlük yaşamı kuytulardan izleyen anti kahramanlarıyla güçsüzlüğün tanımını varolma tanımıyla evlendirerek yapmaktan memnun gittiği şüphesiz…
Banu
VLADİMİR: – Daha iyi olacağını düşünüyorsan, her an ayrılabiliriz.
ESTRAGON: – Bundan sonra zahmetine değmez.
(Sessizlik.)
VLADİMİR: – Doğru, bundan sonra zahmetine değmez.
(Sessizlik.)
ESTRAGON: – E, gidiyor muyuz ?
VLADİMİR: – Gidelim.
( Yerlerinden kıpırdamazlar. )(*)
(*) Godot’yu Beklerken










