Archive for the Mimento Mono Category

Sicilya Konuşmaları

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono | No Comments »

 

Çok ama çok sevdiğim Gabriele‘nin yaşadığı - aslında biraz da taptığı- topraklara karşı geçmiş yıllardaki kadar olmasa da hala bir ilgim olduğunu saklayacak değilim. Yine sebeplerden birinin bu, diğerinin de Helikopter‘den olmasından elime aldığım Sicilya Konuşmaları okumak benim için bir günlük ziyafet olacaktı. Oldu da.

 

Bu keyfi  kitabın tamamından almadığımı kendimi yanlış bir yargıdan korumak için belirtmeliyim. Sıkıntılı ve çoğunlukla sıradan sorumlulukları yerine getirip durmaktan hiç bir şey yapmıyormuş hissetmeye başlamış bir adamın ani bir kararla çıktığı yolculuğu ve yol esnasındaki tasvirlerinden tarifsiz keyif aldım. Kitabın giriş faslı sayılır aslında bunlar. Gerisini neredeyse sevmedim diyebilirim çekinmeden. Buna rağmen buraya taşıyor oluşum öncelikle girizgahtaki kuzeyden güneye birdenbire hatıralar eşliğinde gidiverişin, kıvrılan yolların, trenin ve kışın hatrınadır.

 

Silvestro’nun yıllardır görmediği annesiyle karşılaşmasından sonraki satırlar öncekiler kadar ilgimi çekmedi ve Sevgili Gabriele’min işaret ettiği insanın ırkının kendini dahil hissetmediği bir tabakasına karşı sancılı seyrini hatırlattı. Öyle ki bunu hisseden kahraman değil, bendim ve böyle zamanlarda her ne kadar bir Woolfsevicisi olmam hoşgörmemi gerektiriyor olsa da tam bu tabakanın kadınlarına karşı acımasız yargılara varmaktan kendimi alıkoyamadım. Burada da öyle oldu: Kadın bu  kadınların sandığı şey değildir kesinlikle ama bunu anlatacak ortak diliniz de olmaz hiç böyle durumlarda. Her neyse, ben böyle söylüyorum diye korkunç sahneler tahayyül etmeyin, oldukça samimi bir dille bir çırpıda okunuverecek hoşlukta yazılmış bir kitap bu. Silvestro, anılar, portakalı olan ama ekmeği olmayan adam, köy, annesi, hastalar, bileyici, meyhane, mezarlık ve meydan. Buralarda geçen konuşmalar…

 

Çok duru başlayan ama bu başlamanın Silvestro’nun bilincine bir damla mürekkep düşmesiyle aynı anda olması, zamanla mürekkebin bilince karışmasının üsluba ve netliğe etkimesini de seyrettiğimi düşündüm okurken hep.

 

Yolu, geçmişin kokusunu ve ona doğru gitmenin tadını, insanı, geldiği yerlerin sabit katmanından doğan gerçek -bazen keyif kaçırıcı ama gerçek- konuşmaları sevmeyen okumasın elbette:

 

Yağmur gene başlamıştı, az sonra da hava karardı. Her şey yeniden gözümün önünde canlanmaya başladı. Yolculuk, çocukluğumda evden ve Sicilya’dan on kere kaçışım, tünel ve duman dolu yollarda gidip gelişim, geceleyin bir dağın yamacnda ya da deniz kıyısında durup bekleyen trenlerin anlatılmaz düdük sesleri, Armentea, Maratea, Gioia Tauro gibi eski düşleri hatırlatan adlar. Böylece içimdeki fare, fare olmaktan çıktı, koku, tat ve gökyüzü oldu. Kaval da artık acıklı değil, neşeli bir hava tutturdu. Uyudum, uyandım, yeniden uyudum, bir kere daha uyandım, en sonunda kendimi Sicilya’ya yolcu götüren bir vapurda buldum.

Deniz karanlık bir kış deniziydi. Üst güvertede, geminin en yüksek yerinde durup havayı içine çeken, yüzünü bir kıyıdan öbürüne çeviren, yağmurla yıkanmış sabah saatlerinde bütün o kıyıdak köy ve kasabaların çöpleri ayaklarının altında , denize doymayan gözlerle bakan bir çocuk olarak gördüm kendimi. Hava soğuktu, kendimi soğuktan titreyen, ama gene de altından denizin hızla akıp gittiği o rüzgârlı yükseklikte inadına duran bir çocuk olarak hatırladım.

.

Hayalgücü üzerine yemin ederiz ki

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »

literadjure

Edebiyatın sunduğu çeşitli hazlar arasından


en büyüğü de uydurmaktır.


Ficciones / Borges


Savaşı Gabriele Başlattı

Posted in BibliyAtopya, CurnalAtopya, Mimento Mono, Quanta | 14 Comments »

İnsanın şuuruyla gerçek hayat arasında, kalınlığı sihirli kelimlere bağlı bir diyafram gerili.  Bazen kalın ve  tecrit edici. Bazen de sinsice göz kırparak kayboluyor birbiriyle karışsın her şey diye. Adlar yeniden verilsin, formlar değişsin, her şey başka bir şey olsun diye…

Ben onun kayboluşunu ilk seninle tanıştığım yıl gördüm Gabriele.

Yazarı ben olmayı nasıl da istediğim kitabında; tumturaklı zahitlik rüyalarında, bunu bazen örtbas ettiğin saf su yüzeyinde dengede durma savaşına yenilmeyen melekelerinde, kendini bir deniz perisi boyu gibi farklı hissettiğin kökünden ayrı düştüğün anlarda, ölümden çok insan yıkıntısındaki yaşama hayret edişinde bıraktığın kırıntılarda yolu buldum…

Bulduğum yola açılan ve tavanlara uzanan kütüphanende  belki sen Nietzsche’nin süperkahramanı ya da Nietzsche senin süper kahramanın olarak hep oradasınız. Durmadan dolaşarak konuşuyorsun. Michetti’nin gözlerine değil ruhuna baka baka anlatıyorsun.

Faşistsin, kibirdesin, ölüsün!

“Sevdiğin kitap?” dediğinde biri bana, o yıldan beri Demetrio’nun yayından çıkan ilahi bir keman ezgisinden, Giorgio’nun durmak bilmeyen çıldırmış zihninden, İppolita’nın tanrı bildiği uçurumda bıraktığı aşktan, aslında asla iflah olmaz bir hakim olma, kaybedilmiş ruha ait parçaları bulma, sonumun iplerini kendi ellerimle çekme dürtüsünden parçalar koşuşturararak sahnede bir önceki bıraktığım yerlerine yeniden yerleşiveriyorlar.

Çıldırmışsın, zekanın ağırlığı altında savunmasız bir kurbansın. Bu yüzden kocamansın!

İppolita’nın hasta solgun yüzünü, bileklerindeki fışkırmak isteyen kanı tutan şeffaf  -herşeyden habersiz- damarları, tanrıyı mabette bilen  kuş beyinlileri,  kendini kaybedip yeniden bulmaları, damar atışının nasıl dinlemek zorunda bırakılan çekiç sesi cezasına döndüğünü, soluk almanın nasıl defalarca ölmeye denkleniverdiğini… Hepsini, hepsini, hepsini sendeki gibi tarifsiz bir sihirle ben anlatsaydım…

Estetik düşkünüsün, Michetti’siz  kalsa kütüphanen dilsizsin!

Senin anıldığın sohbetlerde kahve buğusunda oynaşan ruhsun.

Tombul elli, cübbeli bir adamın  ikonayı anlatırken takındığı bilgeliği yerden yere vuracak tek kelimeden kurşunu atacak sembolistsin. Orvietto’da dilek ağaçlarında sallanan kağıtlar senin kıvranan bilincin.

Diyaframsızsın!

Bana perdelerin yokolabileceğini gösteren pelerinli, tek gözlü, tılsımlı bir askersin. Acımasızsın.

Baharın kutsal soluğu iyi gelmiyordu muhtemelen  sana.

İnsanın evreni diye birşeyler çizseydik bile beraber ; bana uçurumlarından bahsetmezdin eminim. Alnında gizlediklerinden de…

Ben de senin kalemini oracıkta kırarak herkesi senden korumak  istediğimi ya da  kelimelerinin kızgın yağ damlalarına dönüşüp birgün kurbanlarının diyaframını eleğe çevireceğini söylemezdim sana.

Prenssin, pilotsun, şairsin, gözünü kan bürümüş katilsin!

Elimde değil,

On yıldır aklımdan çıkmayan dizelerin sahibisin.

Günlerin Tortusu mimledi,  Gabriele D’annunzio’dan Ölümün Zaferi ‘ni seçtim.

…………………………………………………………………………….

Anarko Sohbet

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono | Comments Off

ef

Girizgahla hiç uğraşmadan , ellerde #57defb renk kodlu fincanlarla Friedrich Camus ile sohbetimize basladik. Vakitler de dar olduğundan ve ilanımızın ardından”N’noldu röportaj?” ziyaretleri istatistikleri tavana vurdurduğundan zincirin halkasını artık konduya asalım dedik. Hemen ilk sorumuzu yönelttik,

Banu: İlk gelen soru Naz Abla’nin anarsizmi bir avuntu olarak görmesi hakkinda. Siz ne diyorsunuz bu ise? Bundan önce anarsizmden bahsetmenizi, sizin anarsizm taniminizi ögrenmemeiz gerekir aslinda. Ama bize bu soru üzerinden cevap verir misiniz?

F.C: Sansür koymayacaksin degil mi? Koyarsan sinirlerim tepemden yukari vurur.

Bu sözü üzerine kontra bahanemizi söyleyip sansürümüz olmadigi konusunda rahatlattik FC yi. Aynen kayit mevcuttur.

F.C: Naz Abla salaktir, Naz Abla bunaktir, Naz Abla tarihin kapanmis sayfalari arasinda sıkışmış bir tozdur. Anarsizmi küçük burjuva düsüncesi olarak gören de ayni kisidir hatirlatirim.

Banu: Mmm… Buradan “Anarsizme avuntu diyeni ufalarim” dediginiz sonucuna varsin mi okuyucu?

F.C: Böyle insanlari kendi haline birakmak elzemdir, önce bunu kesinlestirelim.

Banu: Aslinda bu soruyu sorarken sitenizden bazi linklerle alintilar yapabilecegimi düsündüm. Cevabi orada farkli açilimlarla görmek mümkün çünkü. Konuyu anlasilir kilmak için sizin tanimizla “Anarsist kimdir?” sorusunun cevabini dinleyebilir miyiz kisaca? Hemen siteden örnekleyerek sorumu süsleyeyim;


Eğer bu sistem dünyaya yararlıysa; anarşist dünyayi patlatacak olandir.”?
Anarşist, hiç bir şeye karşi olmayan insandir.

“İktidarın tüm canlılara karsi oldugunu anlayan ve eyleme geçen insandır ancak. Onun yaptıgı, ağaç altinda uyumakta olan bir insanin, üstüne saldiran arıları kovmasıdır. Mahallesine gelip de laf atan adama “N’oluyoz ağa? Dur hele.demektir?

(1)

F.C: Evet, oradan girelim .O bahsettigin yazinin baslangici.

Banu: O yazilarin linklerini üsenmezsem yazarim buraya da :)

F.C: Tamam.

Banu: Okumalarda gördügüm kadariyla en çok dikkat ettiginiz konular; tanim yapmak, anarsistin nerede durdugunu, sol ve nihlist bakis ile taraf ve karsi oldugu haller ve bu konulardaki yanilgilar. Bize anlatabilir misiniz? Kimdir anarsist?

F.C: Akl-i selim ile dahi baktigimizda dünyada gerçeklesen tek ideal anarsizmdir. Ispanya yahut Ukrayna yahut Meksika devrimlerinden bahsetmiyorum.

Banu : Tam bunu yazmisken siz, anarsist bu konuda fikir beyan eden degil de bundan tamamyile emin olandir
sizin gözünüzde degil mi?

F.C: Evet.

Banu: Yani anarsist bunun tek çözüm oldugundan tutkuyla ve dürüstlükle tam emin olandir?

F.C: Evet.

Banu: Lütfen devan edin.

F.C: Iki bin sene, üç bin sene, dört bin sene önceye gittiginde yasanan sey anarsizmdir iste. Bencil=Özgecil Devri. Simdi bunu söyleyince bir çok gerizekali “Ne yani aga tas devrine mi dönelim?” diyor. Ama adi üstünde gerizekali. Neyse… Iktidarin sekillenmesi ve devletin ilk yapitaslarinin olusmasiyla birlikte bu cennet gibi bahsettigimiz devir kana bulandi. Baskici hükümdarlar çagi, savaslar, göçler…

Banu: Evet… Buna erkin el degistirmesi ve maskelene maskelene tekamül süreci diyebilir miyiz?

F.C: Girecegim oralara. Anarsist iste burada karsimiza çikiyor. Su anki anlamiyla olmasa da anarsist iste. Benim atam. Anarsistlerin taa su yüreklerinde hissettikleri bir slogan vardir: “Uzlasma Yok!” Sistemle uzlasilmaz. Her uzlasma sistemi güçlendirir. Hapisanenin kurucusu hümanist bir adamdir mesela. Iktidarin koydugu yasalarin normlara dönüsmesi süreci de bu “iyi adamlar” sayesinde gelismistir. Ve hatta gelismektedir. Böyle giderse gelisecektir.

Banu: Devlet iktidari ve onun hiyerarsisi ve yaptirimlarina uzlasma teklifleirne karsi olus… Her türlü iktidara da mi karsi olus?

F.C: Fukocu anlamda kullanirsak her türlü iktidara degil tabii =)

Banu: (:

F.C: Ama klasik anarsist bodoslama girisle” tüm iktidarlara” deriz. Söylemlestirme yanlistir sadece. Klasik anarsizm kalmis midir? Kalmamistir.

Banu: Evet evet oradan devam… Anarsizm evrilmekte midir? Klasik anarsizmden bu yana degisen nedir?

F.C: Anarsizm kendini her an yaratir zaten, yikar-yaratir-yikar-yaratir-evrilir-düsmez-evrilir.

Banu: …

F.C: Mesela su an Naz Abla gibilerin çikip da proletaryadan bahsetmesi saçmaligin dik alasidir. Proletaryayi hala devrimin öznesi olarak görmek aymazliktir.

Banu: Marx bahsini hiç açmak istemiyorum. Devrim dediniz. Ayni kavramlardan bahsediyor olmayi korumak için bir tanim almaliyim sizden.

F.C: Sosyal devrimden bahsedersek, kendini daima yaratmaktir.

Banu: Kaçinilmazdir?

F.C: Isleyen bir organizmadir. Mesela 78e gidelim. Bu ülkede Türkiye’deki solun kökleri her daim ortodokstur. Söylemlerini istedikleri kadar degistirsinler ortodoksturlar. Bana Frankfurt Okulu’ndan, otonomist marksizmden falan bahsediyorlar ama bakiyoruz bu topraklarda bir örgütlenmleri yok. Ayni hiyerarsik düzen. Ayni merkeziyetçi anlayis. Teorik-pratik ayrimlarinda kaybolmayacak kadar vahim durumdayiz su an. Neyse… Bu karsi duranlarin nerdeyse tümünü yok etmelerine ragmen yapici bir sey göremiyoruz ütopyalari dogrultusunda varoluslarini olusturmuyorlar güçleniyorlar, güçleniyorlar.

Banu:
Olmasi gerektigine inanilan seyin büyüsünde yapilan hatalar midir bugün solda olup bitenler?

F.C: Habire bir cennete dogru hareket ediyorlar, ümit ediyorlar.

Banu: Mm.. Anarsistin umdugu bir cenneti yok mudur?

F.C: Anarsistin cenneti bugündür.

Banu : Buna ragmen sık sık anarsizmin solla birlikte aniliyor olmasi durumuna ne diyorsunuz? Bunun nedeni nedir?

F.C: O çok degisik bir hikayedir ha.

Banu : (: Yani kapitalizm karsitligina dair ayni marsi beraber söyleyebiliyor olmak mi seyirciye ikisini bir sandiran?

F.C: Türkiyede 80 sonrasi dönemde solda bir is beceremeyenler, uyusuklar, bikanlar, anlasamayanlar ama korkanlar “ben anarsistim” deyip paçayi siyirmaya basladi. Anarsizmi kaypak bir ideoloji haline getirdiler. Mesela eski solcu olan arkadaslar bunlara bakinca söyle diyorlar “Abi ben marksistken böyle slogan atmiyordum. Napiyor lan bunlar?” onlarin ardillari giderek azaldi azaldi azaldi. Gerçek anarsistler, bu soldan kopmusluk havasina girmediler. Anarsizm bir muhalefet hareketi degildi. Anarsizm varolana alternatif sunmuyordu.

Banu: Olmus olanlara karsitlik?

F.C: Anarsistler, o ana kadar ne olmuslarsa onu reddedebilenlerdir. Bu topraklardaki anarsist hareketin gelisimini baslatanlar ki bu çok zor birseydir, kendini tekrardan yaratmayi gerektirir.

Banu: Hemen bir alinti, anarsist: “Ben sadece neyi istemedigimi biliyorum. Ancak bunlari yikinca saglikli düsünebilirim.” der. (2)

F.C: Alisilagelmis bir isleyisi bir anda degistirebilmeyi gerektirir. Bakiniz izin veriniz bir tesbih yapayim.

Banu: Buyrun.

F.C: Biz su an bir kuyunun dibindeyiz. Kuyunun agzi yukarida, oradan gökyüzünü görüyoruz. Ama bizi asagida tutuyorlar. Disariyi bilmiyoruz tam olarak. Kuyunun agzina yaklastikça yeni tanimlamalar getiriyoruz.

Banu : Mmm. Platonik.

F.C: Kuyunun disindaki belirsizlikten korkarsak kuyunun dibinde kalmaya mecburuz ve kuyu bizi ögütüyor. Özgürlük disarida ama biz özgürlügü tam olarak bilmiyoruz.

Bilemeyiz de su anda. Yetistirildik, egitildik bu toplum içine dogduk. O virüs bizi ele geçirdi, kurtulamayiz tam olarak. Ama kendimizi her an yaratabiliriz. Hayat devam ediyor su an mücadele devam ediyor, durdurmamak gerek.

Banu: Önce infilak, sonra yaratim?

F.C: Bittabii. Lakin infilaki anlamak gerek.

Banu :
Bu infilak kendi içinde patlamak midir, yikmak-yakmak midir, temizlemek midir, yeniden yorumlamak midir, yeniden tahkik için düzlemi açmak midir ya da legoyu dagitmak midir,en küçük yapibirimerine bölmek midir ya da çokca soru…

F.C: Hiç biri degildir.

Banu :Nedir?

F.C: Buralarda kimse felsefe yapmaz mesela. Herkes felsefe ögrenir herkes düsündüklerini belli bir düzleme oturtma çabasindadir. Felsefe yapmaya baslarsan bu bir yikimdir, ve tabii ki yaratimdir insanlar kafalarindan korkuyorlar “korkmuyorum” demekle bitmiyor postyapisalciliktan bahsediliyor ama beynindeki düsüncelri en ileri kilcallarina kadar sürdürebilmeyi kim göze alir?

Banu: Hem zaten “tikanma” da varsa ki, vay haline (: (4)

F.C: (:

Banu: Chuck’a selam çakma bahanesi buldum da, kaçirmayayim dedim…. Peki May(5)‘in post yapisal bakis ve anarko yorumlarina ne diyorusunuz?

F.C: Anarsizm hayatin her alanina dair sözlere sahip oldugu için ve dahi yeni sözleri su anda da yaratmakta oldugu için, “soru sordun, cevap verdim” seklinde anlatilamaz tam olarak. Ben bir yanini anlatirim. Baskasi baska bir yanini. Bu “yan”lar sonsuzdur ama neyse. Anarsizmi geçelim May’e gelelim.

Banu :Evet bunun farkinda oldugumdan sitede farkli açilimlar bulunablecegini sik sik hatirlatiyorum. Evet, ToddMay ve Saul Newman(6)… Kaçakkova soruyor, hangisi?

F.C: Ben tabii ki Newman’i daha çok severim.

Banu: Onun kitabi(7) daha genis :P Hayal gücü de (: Neden Newman diyelim klasikce… Çözümlemeci gidis mi? Karsi ve taraf okumayi ayni kitapta yaptigi için mi? Yoksa Stirner(8) mi?

F.C: Stirner üstüne etraflica düsünmeye pek kimsenin götü yemez açikçasi. En azindan bunun için bile Newman derim. Ama May ve Newman okumaktansa Foucault okumayi tercih ederim. O harmani her anarsist yapabilir. Pek de özel adamlar degiller bunlar.

Banu: Newman da Faucault’a bu yüzden basvurmuyor mu? Aradigi cevaplarin takibinde Foucault’a Deleuze’e, Guattari’ye, sonra da Stirner’e ugruyor.

F.C: Fuko bir tabu gibi görülüyor ya ona sinir oluyorum bir de. Fuko agzina siçar kendini tabu olarak görenlerin.

Banu: >: /

F.C: Kendi sözüdür. Ben bir molotof kokteyliyim, atin yanayim biteyim, yenilerini kendiniz bulun. Düsünmekten korkuluyor, epistemolojik düzlemin disina çikmaktan korkuluyor, kendi düzlemini yaratamiyor kimse.

Banu: Ama hepmiz noktaydik(9) hani? Düzlem saniyorduk bir de kendimizi?

F.C: Ama belirleyiciyiz =)

Banu: Belirleyici nokta anarsist kendi özünün varligina mi inaniyor? Baska merkez yoktur mu diyor?

F.C: Yoo. Kendi özünü yaratabilecegine inaniyor.

Banu : Peki iktidari reddediyor, özünü yaratiyor. Bu durumda kendi özünün erkine teslim olmus olmuyor mu?

F.C: Fuko da öyle diyor. Ben öyle demezdim.

Banu: Otorite reddi derken öz otorite olusturulmus olmuyor mu?

F.C: Herkes kendini yönetiyor. Mis.

Banu: Strinerin bu konudaki bakisi, özü askin bir yapi olarak görmemek seklinde. Yani yeni durumu yeni bir öz tahakümü altina girmislik olarak görmüyor bu durumda anarsist mantiga aykiri mi düsünüyor:? Ya da çok postyapisal bir anarsist bakis midir bu?

F.C: Istedigi gibi bakabilir. Hepsi ayni kapiya çikiyor. Lakin bu öyle kesin çizgileri olan birsey degil. Eger öyle olsaydi kafamiza bir sürü polis yerlestirmis olurduk. Herkes kendi düsünce düzlemini yaratsin. Herkes farkli olsun. Ancak o zaman gerçek bir mücadele verilebilir zaten.

Banu: Peki bu durumda olusabilecek kaos? Istenilen birsey midir?

F.C: Tabii ki kaos güzel birseydir.

Banu : Direnis sistemin içinden mi oluyor?

F.C: Sistem disi var mi ? Hepimizin sistem dahilinde rolü var. Kaybetmislik, yenilgi edebiyatina girmemek gerekir. Bir ütopyamiz var ve kendi bulundugumuz yerlerde bu ütopyayi insa ediyoruz biz. Özgür alanlarimizi yaratiyoruz. Durmadan, ardi arkasi kesilmeden. Sistemi delik desik ediyoruz kapitalist sistem o plazmatik igrenç yapisiyla deliklerini kapatmadan yeni delikler açiyoruz

Banu : Hmmm…

F.C: Bölük pörçük bir durumda su an farkedersen.

Banu: “Bu deliklerden su sicacak, galonlarca su sel olcak. Sel kendi yatagini olustrana kadar.” (Telmihler, telmihler…)

F.C: Yatagini degil yataklarini =)

Banu: Ahah.. Ezberindee…

Eee.. Devrim için soyunacak misniz? Burada sel sularinda yüzecek misiniz anlami da çikarilabilir?

F.C: Soyunmami gerektiren bir durum pek olmadi. Ama iskencede soyuyorlar acimiyorlar.

Banu: Evet. Kaçakkova anarsizmin kürtlere önerisini soruyor.

F.C: Çomski okumus o.

Banu: Çomski(10) ile Fuko(11) evlenemez. (Telmihler, telmihler…)Onu biliyoruz, onun disinda birseyler?

F.C: Çomski’yi severiz tabii. Ama bilinmeyen bir sey var. Çomski de bizi sever =) Istanbul’a geldiginde agzi açik kalmisti mesela. Bu kadar donanimli bir örgütlenme beklemiyordu. Simdi Çomski’nin o yazisi çok eskidir. Verecegim cevap benim düsüncemdir.

Banu: Buyrunuz.

F.C: Ne olmussak onu reddedelim diyoruz ya yillardir süregelen “proletaryayim eziliyorum, isyan edeyim.” “kürdüm eziliyorum isyan edeyim.” düsüncelerini de reddetmek gerekli bence. Bunlarin sonu fasizme gider “o yapiyor ben de yapayim” a çikiyor hep bunlar.

Banu: Ki anarsistin düsüncesi kendisine yapilmasini istmedigini baskasina yapmamaktir. ( Bu konu ile ilgilenenler şu sayfada söylenenlere de gözatabilirler)

F.C: Kürt oldugu için degil insan oldugu için isyan ediyorsa bir insan, bakiniz o ne güzel bir olustur.

Banu: Dogal bir anarsist tutum olarak da görülebilir bu?

F.C: Tabii haksizliga karsi çikmak dogaldir, kürt oldugu için karsi çikmak yapaydir.

Banu: O halde öneri, dogal olan zaten burada olmanizdir midir?

F.C: Anarsizmin önerisini bilemem. Cevaplarim da anarsizme mal edilemez. Benim düsüncem ne olmussak onu reddetmekle baslar.

Banu: Evet, bu cevabi bekliyordum. Peki anarsistin ahlaka bakisi?

F.C: Kafalarimizdaki polislerdir ahlak. Anarsistin ahlaki degil, erdemi vardir. Ahlak sorunlu bir kelime. Erdem de her an gelisir degisir, evrilir vs.

Banu : Aslinda bunlari sorarken ayni kavramlardan bahsedip bahsetmedigmizi de bilmek gerekiyor haklisiniz. (12)Vicdan?

F.C: Vicdani olmayan, vicdanini dinlemeyen anarsist olmaz zaten =) Bu kadar zorluga girmez.

Banu :

the car’s on fire

and there’s no driver

at the wheel

and the sewers are all muddied

with a thousand lonely suicides

and a dark wind blows

open up my wallet

and it’s full of blood
(13)

F.C: lksjfglisjdfshnsdghslk

Banu : Bize bunlair duyunca ne hissettiginizi söyleyin, diyecektim.

F.C: Kafamda on bes ayri düsünce, on bes ayri yataktan akiyor bu sözleri görünce. On alti da olabilir bazen.

Banu : …Mmm… Ne güzel.

Tolga anarsizmi kesfedisinizi merak etmis.

F.C: Sancili bir dönemdir tabii tanisma dönemi. O güne kadar yasadigin hayati bir kalemde silmek zordur insanin. Düsünceleri degisirken aci çekmiyorsa düsünceleri degismiyordur. Benimkiler degisti demek ki aci çekmisim. Kesfetmek kelimesini irdelersek ben anarsizmi hala kesfediyorum.

Banu : Mahno(14)‘nun anarsizmiyle sizn anarsizminiz arasinda büyük degisiklikler oldu mu peki?

F.C: Vicdan aynidir ama o zaman erdemli olan isçilerin ve köylülerin davasini yaratmakti simdiki baska.

Banu. Anliyorum. Tolga sorularindan devam ediyorum, “Marcos yanina gelse birlikte puro icip kameralara poz verir mi? Yoksa Anadolu’da bir dagda halay cekmek mi daha caziptir?”

F.C: Oldugum yerde mücadeleye devam etmek ikisinden de önemlidir ancak oldugum yerde kalirsam digerlerini de anlayabilirim çünkü ve ancak oldugum yerde devam edersem gerçek bir mücadele vermis olurum.

Banu : Yagmurdan sakinir misiniz? Tolga sormus yine…

F.C: Yok sakinmam ben.

Banu : FC ates çiksa battaniye atar mi?

F.C: Atesin ne atesi olduguna bagli. Kendimi bile atacagim atesler vardir. Bir de benim tutusturdugum atesler vardir.

Banu : (:

Okuyucu son seçilen dünya güzeli hakkindaki fikrinizi merak eder.

F.C: Berbat, igrenç, vampir.

Banu : Ben yorum hakkinda birsey beyan edemeyegim, esgali bilmiyorum.

F.C: Son dünya güzeli

Banu : Ovv sagolun azizm ;) Priscilla’yla müserref oldum. Peki birgün gelip de size “Evde kitap kalmamis, gelirken kitap al.”(15) derse hala ayni mi düsüenceksiniz?

F.C: Hayir.

Banu: Bize cebinizde kirim kongo kenesi beslediginize dair haberler hakkinda gerçek bilgiyi söyleyin.

F.C: Kim açik etti onu, çok gizli bir operasyondu o. Kirim-kongo kenesi, AHBVP’nin milletvekili adayiydi. Muhabbetimiz bakiidir kendisiyle.

Banu: Ne güzel, ne güzel. Daim olsun dileriz.

Bir de su var ki bay H(16), “Hiç bir ’sey’im kalmadi” dedikten sonra gerçekten Filistin’e mi gitmistir? Akibeti ne olmustur?

F.C: Yasadigini biliyorum su an sadece.

Banu: Ama ölüsünü bile göremeyecek olmak üzücü müdür?

F.C: Ölüsevici olsaydim üzücü olurdu. Ölüsü üzerinden propaganda bile yapardim klasik sol mantigiylan. Ama su ana kadar böyle birsey yapilmamistir. Daha da yapilmaz.

Banu: Peki…Israrla su basinizdaki sapkayi bana vermeyisinizin bir gün sonlanacagina inanirken sizin de aslinda bu tür dürtülerin kurbani oldugunuzu ve Kropotkin dirilse, karsisinda cografyaya küfür etsem. Gözlüklerini alsam, vermesem cümlenizi ve Marcos maskesini çikarsa. Yüzünü gördükten sonra piposunu çalsam cümlelerinizi hatirlatsam hala direnecek misiniz?

F.C: Vermem sapkayi.

Banu: Yani bu sonradan Grenouille intihar ettirilisini anlamak gibi birsey olamaz mi? Simdi hayir, sonra evet?

F.C: Vermem.

Banu: “Asil istedigin bu degil, isteginden uzaga düseceksin bi’ anlami kalmayacak“, ver desem?

F.C: Kafama küçük gelirse veririm.

Banu: Anarsistler devinim halinde, baslarinin çapi da degisebilirlikte mi? Sonra ölçeceginiz mezurayi ekmek arasinda yedirmeyin bize (:

(Telmihler,telmihler..)

F.C: Atsiz ata misin nesin anlamadim ki.

Banu : Tööbe (:

Bana Chuck’la tanismanizi anlatin azizim? Yoksa bir bagimlilik sorunsali seansinda mi? Ehe.

F.C: Ahahahah. Simdi söyle ki yorgunduk, bitmistik… Bir gece bir arkadasin evine gittik artik modern çagin peygamberleriyle dvd’de tanismayi yadirgamiyorduk “Lan çok güzel filmmis izleyelim.” dedi biri Fight Club‘i taktilar. Yayildik koltuklara. Film bittiginde ne yorgunluk kaldi, ne bir sey. Pür dikkat vaziyetteydik. Sonra gittim ben, kitabini aldim. Bir filmi izledikten sonra ilk kez kitabindan zevk aldim. Zevk dediysem kitap okuma zevki degil baska bir sey.

Banu: Bir nefeste okudunuz ve sonra diger kitaplar. (3)

F.C: Yeni perspektifler açildi kafamda. Söylemlestirme babindan. Üçüncü kitapta bir seyi farkettim, ki okudugum üçüncü kitabi Tikanma‘dir.

Banu: Anladim. Ki zaten bu konudaki yorumunuz onun çarpici özet ifadeleri üzerineydi en çok.

F.C: Her kitabini Niçe’nin serhi olarak yaziyordu.

Banu: Niçe okumayan bu serhleri anlamaz, o halde. Kitap ne diyor bilemeyecek kadar mi Niçe’sizin hali? 15 yas silkinmesini onsuz yapanlar okumasin mi?

F.C: Yok, okuyan herkesin kafasina girer onlar. Hayatinda bir seyleri degistirir. Niçe okuyanin tek avantaji, bunlarin Niçe’den esinlenilmis oldugunu bilmesidir.

Burdan okumak üzerine bir kaç kelam edeyim. Insanlar kendilerini dünyadan soyutlayip kitap okuyorlar. Ben buna kitap okuma bile demem. Hayat devam ediyor, akip gidiyor. Durdurup ofsayti belirlersen Erman Hoca gibi, hiç bir sey yapamazsin kitap okurken. O kitabin sana pratikte nasil alanlar açacagini düsünmüyorsan sen kitap okumuyorsundur. Eger bir kitabi okurken, o kitap sadece kitapta kaliyorsa, kendini soyutluyorsa hiç kitap falan okuma derim.

Banu: Her kitaptan pratik sonuçlar mi elde edersiniz?

F.C: Pratigi olmayan teori, teori degildir diyeyim ilk önce. Sonra da iyi kitap-kötü kitap ayrimi yapayim. Kötü kitap salt teoriktir. Içinde birseyleri uyandirmaz. Dünyanin en güzel konularini en güzel sekilde de anlatsa kötüdür o. Yazan hissetmeden yazmistir. Düsünmek eylemini düsünceyle sonlandiramamistir. Mesela Palahniuk iyi bir edebiyatçi degildir ama bin tane Balzac’a degismem. Hissederek yazar yasayarak yazar teori=pratik derim ben burda. Arasinda bir geçis yoktur. Ayni seydir. Bir geçis araniyorsa o bir sey degildir zaten.

Banu: Mm, peki Balzac’tan pek haz etmiyor olus nedenlerimiz farkli gibi görünüyor. Neden Henriette isyan ediyor da Dan Brown’la anlasip yeni romaninda bilim kadini rolüne meylediyor sizin cografyada?

F.C: Balzac sümsüktür çünkü düsünsel mastürbasyondan öteye geçemez.

Banu: Sümsük olan Felix mi Balzac mi?(17)

F.C: Ayni sey ikisi de Balzac, Felix’ten beri bir metre öteye gidememistir.

Banu: Peki bu duraganliklara ve teorsiyenlik taslayici kitaplara cevap olarak Tutturucelli adli bir kitabiniz basilacakmis?

F.C: Olur basariz.

%52 öfkenin manifestosunu okuyunuz. Su an dünyadaki en güzel manifestodur çünkü iddia etmiyorum, biliyorum.

Banu: Ah, sizin için öyle oldugundan zaten kimsenin süphesi yok azizim.( Merak edenler buraya…)

F.C: Benim için degil sadece. Çünkü bir özelligi vardir bakiniz. O kitabin bu topraklarda,- ilk kez bu topraklardan dogru teoriler üretilmistir- yeni seyler söylenmistir. Varolani sürdürmek için yazilmamistir o manifesto. Yeni seyler yaratmistir dünyada. Arastirma yapiniz- gidiniz yapiniz- kendine ait bir manifestosu olan bir örgütlenme yoktur su an. Kendi yarattigi bir manifestosu olan yoktur “Beyin için dinamit” diyoruz ayrica, bosuna üretilmis yaldizli bir kalip degil o. Neysen onu yikar. Öfkenin manifestosundan önceki en güzel manifesto Unabomber’in Manifestosu’dur. Manifesto daha da genisleyecektir.

Neyse… Kendimi reklamci gibi hissettim. Ama hissettiklerimi yazdim örtmenim.

Banu: Aklimdayken sorayim, anarsist onu scapegoat ilan edenlere ne diyor?

F.C: Su dönemde pek sallamiyorum açikçasi böyle konulari. Bu topraklardaki ilk anarsistler önyargilari yikarak ise basladilar. “Artik önyargilari yiktik, ütopyamizi gerçeklestirmeye basliyoruz.” yazisinin basilmasindan beri de çok zaman geçti veya direktman “Terörist, öcü, bööö” tanimlamalari da yok denecek kadar azaldi.

Resmi medyaya bakarsan dediklerimin tam tersini görürsün!

Banu: (:

F.C: Ama hayat burda ve bu böyle.

Banu: Flip’in “neden siyah?” sorusunu da sorayim, sizi rahat birakmadan önce…

F.C: Çünkü dünya bombok, kapkara… Kara düzleme beyaz harflerle yazi yazmak hosuma gidiyor.

Banu: Ya kirmizi?

F.C: Kirmizi da siyahin derinligini artiriyor. Estetik bir kaygi sanirsam, yahut anarko-sendikalist bayragin beynimdeki izdüsümünün devami.

Banu: Heh, benim alacagimi düsündügüm cevap oydu . Siyaha beyazla yazmayi seviyorsunuz, beyaz kagidi karalamayi sever misiniz?

F.C: Sen bana beyaz kagit bul su dünyada, sonra sor.

Banu: Imm beyaz kagit olarak dogmak mesela…

F.C: Dogani karalayanlari biliyoruz. Ben hiç karalamadim. Karalanmasin diye ugrasmaktayim zaten.

Banu: Ölmek karalanmak midir?

F.C: Ölümü seven devrimci olamaz diyeyim ben.

Banu: “Mezarliga git dostum, bulacaksin.(18) sözünün pesinden giden neyi bulacak?

F.C: Herkes bulmak istedigi seyi bulur orada.

Banu: Ama bulur?

F.C: Korkmazsa bulur.

***

Banu: Kisitli vaktinizi bir güzel isgal ettik efeem, tesekkürler ederiz. Simdi “vermem” sapkayi diyorsunuz demek.

F.C: Düsünürüz.

Bitti?

Banu: Hihim. Hava sogudu, hoh hoh yapmayi birakip evlerimize gidelim o halde .

F.C: Görüsmek dilegi ve arzusu ile.

Banu: (:

Friedrich Camus ile keyifli bir sohbet yaptik. Aslında daha Ebu Zerr ve Ali Şeriatî konularına da değinecektik ama ziyaretçiyi yormaktan vazgeçtik. Ermeni Meselesi, Müzik Seçimi ve Newton Mekaniği Saplantısı konularını kesmek zorunda kaldık.

“Anarşist ne der?” sorusuna dair daha çok şey merak edenler şuradan, şuradan ve şuradan araştırma yapabilirler.

***

Friedrich Camus, Blogosfer Söyleşileri Zincirine Kafcamus ile devam edecegini söyledi.

***

Biterken Fragile dinlenmektedir. Manda Tolstoy’un sakalına yuva yapmaktadır. Balzac kaçan Henriette’nin neden kendini yogaya verdigine anlam verememektedir, Dosto kitaba iki karakter daha ekleyecek bir dost aramaktadır, Marx’ın sakalı her geçen gün biraz daha uzamaktadır. Bir adam beyin damarlarını açtırtmaya gider doktora, bir kadın adını Vera yaptırır, Arşimet’in sabit noktasının cenaze namazı birazdan kılınacaktır. Kimse onu iyi bilip bilmediğini bilmemektedir. “İktidarin yeri” sıgınak mıdır, tuzak mıdır tartısması yapmaktadır iki büyük yazar. Amaaaann hem zaten “yapmak yıkmaktır, yıkmak yapmaktır. Veya tam tersi”…


Blogosfer Söyleşisi İlanı

Posted in Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono | Comments Off

Blogosfer Cafe Nöbeti Bendeblogosfercafe

Rodin‘in L’Art‘da yıllar önce söylediği cümle “Doğru olan sanatçıdır, yalancı olan fotoğraf, gerçeklikte zaman durmaz.” ile edinilen çağrışımlarla Görünür ve Görünmez dizisinin ve resmin tenselliği bahsinin devamı olacak.

Bir ay Tr dışına bile isteye çıkmak planında olduğumdan sıkışıklıkları kolaylama esnasında blogosfer sakinleri tarafından topu hala elimde tuttuğum için sıkıştırılmaktayım. Esir sanılan boşluğumsuda kapladığımız yerle yetinmeyip bir de burada varolmamızın gereği random ya da kontrollü gelen sorumlulukların farkındalığını bilmezsem algının farkındalığı kavramı üzerine planladığım dizimin de bir anlamı olmayacak.

İş bu sebepten Blogosfer Ropörtajları silsilesinde bize gelen pası elbette ki füme boyalı duvarları olan bir eve atmayı geçirdik aklımızdan. Öyle ki önerisi olanları merak eylediğimizden bahsettiğimiz yoruma gelen geri dönüşlerde bir kısmı bu evi gösterdi. Zira çokca kişi yıldızların içine devrilmiş kar lekesi ve sarhoş köprülerin orada -kalbin içinde- birbirleriyle karşılaşan binlerce çirkin dikişinin ne demek olduğunu, no bellek-no cry bakış açısının tafsilatını ve kimlerin vaşinton metro girişinde selpak satması gerektiğini merak etmekteydi.

Ama bulunduğumuz coğrafyanın geleneklerinde perdesi kapalı evin kapısını tıklatmayıp, ev sahibinin yönetmeliği uyarınca acil durumlar için balyozu cebimizde saklamakta ve ses etmemekteyiz.

Frimus Bey‘in bu maceraya hepimizi birden çekmesi gereği bu nezaret sorgusuna çarptırılmasıa artık resmen hükmetmiş durumdayız. Blogosfer adlî makamları önceden aynı jurnal dalgasında faillik etmiş olmasının onu muaf etmeyeceğine karar verdi.

Kendileri Riverside Konseri’nde canlı ropörtaj komplosuna maruz kalmaktan kılpayı kurtulmuş olsalar da, sorularım ve isteyenlerin sorularıyla bu mekanda dört vakte kadar sıkıştırılacaklardır.

Selam verdiğine borçlu çıktığı anlarda komşu olmayı tercih etmeye kalksa da, sabah komşusuna da ekmek alan Birge gibi cici komşu olmadığından füme ev öğetileri x maddesi gereğince şu paragrafı hatırlatıyoruz kendisine(*).

Zira halk F.C‘den Palanhuik külliyatından bahsetmesini, cinnetin fotoromanını çektikleri bir ekibi olduğu iddialarına açıklık getirmesini, terkedilmş evleri parça pinçik etmenin felsefik altyapısını anlatmasını ve 1938′de Katalonya’da doğmuş olmayı isteyip istemediğini merak etmekte ve tabii ki meşhur şapkasını artık halka paylaşmasını beklemektedir.

-Gel Frimus Blogosfer Cafe’de bi’ kahvelik konuşalım” desem,

-Yok sağol, ben o işi gördüm. Dayak atsam ben sana?

demesinden endişe etsem de makberini bulmuş ruhu uyandırmak şeklinde baktıysa işimize, bu tepkiyi de çok görmemek gerektiği düşüncesi ve gazeteciliğe fanzincilikten gelmişliğimin verdiği gözükaralıkla bismillah dedim.

Soracak soru bulamazsam ona bi’ ütopyası bile olmadığını hatırlatıp heteretopik işkence yaparım ;) Yalnız Ursula ablamız yeni bir kitap icra edebilir bu ikircikli sorunsaldan ilham alıp. Hayırlı da bir işe vesile olmuş oluruz. Zira Ankara’nın sert soğukları başladığında en iyi ısıtma sistemi olan kitabevi İmge’ye tir tir tirreyerek girdiğimde arka kapağıyla müşerref olduğum ondan beklenmeyecek derecede hiç fantastik kitabında;

…Dahası da var elbet. Ama bu konuda anlatmak istediklerimin hepsi bu kadar sanırım. “Dahası” dediğim, bundan sonra olup bitenler, olup duranlar… ” sözlerini taktir ettim. Programlamada loopun hikmeti başlıklı bir post geçti hemen şimdi aklımdan.

Frimus‘a ve kurukafadan arınmış sitesine 52 kere maşallah diyerekten pası atmışlığın rahatlığıyla, sizi arkanıza yaslanmaya davet ediyorum… Çünkü bu şarkı benim gözmde bir sarsıntıya eş değer sonsuz küçük ötelemeden ibaret bir simetri dönüşümüne denk geliyor.

“yok zaten başka bir şey yok
yalan ne biliyorsak
iliğine
kemiğine kadar yalan”

Banu

(*)ev alma karavan al

“…üç kuruşa rezil işlerde çalışıp bu bulaşık suyu medeniyetini inşaa eden, geceleri de betondan birer deliğe girip sabahı bekleyen bu kafası güzel insanlarla en fazla çiflik çuprası yapıp bahçede,
yanına da bi ufak açabilirsin.çünkü sen de onlar gibisin,ne yaptığını bilmiyorsun…”
darmaduman

Les Murmures

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono | Comments Off

needtogo.jpg

Tolga mimledi bu kez. Ben de Ludmilla‘yı mimliyorm. İade-i Mim.

—-

Masama en yakın rafta Stendhal vardı. Buyur ettim, hiç konuşmadan Parma Manastırı’nı tutuşturdu elime. Mim kuralları gereği 187.sayfasını açtım, ilk cümlesini okudum:

“Ayrılalım Sevgili Kont”, dedi Düşes.

***

Olmasaydı uğultular.

Her hassas anımda üşüşmeselerdi başıma, çekip götürmek istemeselerdi.
Kimselerin arasına, saçlarından tutup çekiştiren denizler girmeseydi mesela. Denizler sadece beraber geçilebilseydi.
Sisler içinde seyretmeseydik hâlimizi. Sonra kimseyi…
İnancımı kaybetmeseydim sekînet kafeslerine…
O zaman ben hiç ayrılmaktan bahsetmezdim kimseye…
Ama işte…
Uğultular var…
Onlar mahfetti beni.

“Ayrılalım Sevgili Kont.”


Mess in Bag - Mess on Mind

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono | 10 Comments »

bagcontent.jpg

Aslında neler olmasını isterdim çantamda kancası takıldı aklıma, söylemezsem rahat edemem;

Duvarlarına yazı yazılması serbest olan tüm evler;
Bütün rüzgar gülleri,
Bütün papatyalar,
Bütün kumdan kaleler,
Bütün çocuk rüyaları,
Anaokulundaki oyun hamurlu günlerim,
Yeni alınmış kitap kokuları,
Kullanılmış kitap kokuları,
Yerle henüz öpüşmemiş tüm kar taneleri,
Şizofrengi’nn bütün sayıları,
Denize inen yokuşlardaki tüm evler,
Doğu yakasının bütün kızılcık ağaçları ve tüm yanılsamalar için kızılcık şerbetleri,
Bütün Radiohead ve Tom Waits şarkıları,
Demetrio’nun kemanı,
G.D’annunzio’nun tüm karalama kağıtları,
Kalbimin içinin izdüşümü,
Uzaklarda kanal boyunca yürümelerin bilmediğim tadı,
İçimden şarkı söylemek geldiği her güneşli, her yağmurlu gün,
Tesla laboratuvarları,
Bütün silisyumları, germanyumları yerkürenin,
Lityumdan yapılan herşey,
Bütün asimptotlar,
Schrödinger’in zamandan bağımsız denklemi,
İki yakası bir araya gelmeyen şehir,
Dünyanın bütün adaları,
Bütün bulutlar,
İçinde kahve olan tüm konuşmalar,
Sayıları beklenen yerleşmeyi yapmayan saatler,
Sahilde sessiz kahvaltılar,
Bütün kısa deniz yolculukları,
Huzur,
Hilm,
Merhamet,
Direniş,
Yaslanılası omuz,
Şahit olduğum bütün ışık oyunları,
Bütün incir ağaçları,
Birkaç kedi yavrusu,
Slataper’in, Joyce’un, Rilke’nin davetini reddedemediği şehir,
Kitap aralarındaki kağıtlara sıkışan sayfalık günlükler,
Malagalı anılar,
Sevdiğim herkesin el yazısı,
İkinci el bir zaman makinası,
Bir çift şeffaf ergonomik kanat,
Kaf dağında dokunmuş rengarenk bir uçan halı,
Bir sürü boya kalemi…

Bunlar olmazsa çantamda, istemediklerim var sırada;

Şemsiyeler, doktorlar, biletlerin girmek zorunda kalacağı günler uğramasın ona…

Hep yağmurlar olsun…

Ah Ludmilla aklımı çantama dönerdin :)

O yüzden kalbin ancak izdüşümü girebildi içine. Aşkınsa içinde mi, dışına mı daha serbest olacağını hiç bilmiyorum.Ben zaten insan yarım mıdır, bütün müdür, parça mıdır çözemedim henüz…


Ceci m’est!

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono | Comments Off

Sevgili Faruk ve Sevgili Mdy siz sobelersiniz de ben prensiplerimi bozup cevap vermez miyim?

Buyrun BANU’nun beş bilinmeyeni…

Bireyin Tarihi Daha Yazılmadı

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | 24 Comments »

Bireyin Tarihi

Birey Toplumsal Atom Değildir

Bireyin tarihi daha yazılmadı.

Mevcut yöntemle de yazılması olası değil.

“ılık bir süzülüşle geri dön hayat”

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono, PlAtopya | Comments Off

- passive’le pluie nerede ?

- bohemya’ya gittiler hocam.

- ama nasıl olur ?

- yanlarına bir deniz, bir ingeborg, bir milena, bir müldür alıp sabahın ilk treniyle…

- akşam ezanını müteakip  çapraz duran iki çift ayakkabının mermerde bıraktığı hayal gerçekmiş o zaman.

- cam kelepçeye  hocam.

- cam kelepçeye evet, hastane fanusuna, çöle, yağmura, hepsine evet bundan böyle.

We are all prisoners!

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Quanta | 13 Comments »


Kıpır kıpır bir zeminde dengede durma ve elindeki yükü düşürmeme durumu bize başarı hazzını şüphesiz verecektir.

Ama “birden fazla yükü taşımak bu hazzın o kadar katını verecektir” sonucuna götüren bir tutum, “bir ağrı kesici ağrımı hafifletiyorsa birden fazlası beni daha iyi yapacaktır” düşüncesinden farklı değidir.

Biz dengede durmanın ve yükü düşürmeden taşıyor olmanın sarhoşluğunda seviniyoruz.

Halbuki hapsoluyoruz.

Yükler arttıça gerçekle aramıza ağlar örülüyor. Kendi kendimize küreye dönüştürdüğümüz ağda her geçirdiğimiz saniye demirden bir örümceğin midesine doğru ivmelenen bir düşüşe denk geliyor.

Hepimiz uzay ve zamandan örülü bir ağa takılı kalmış mahkumlarız.

Özgür başladık ama yükleri artırdıkça hapsolduk.

Yükler bizim oldu. Ama onlar yüzünden mahkumuz!

UYKU

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, Mimento Mono | Comments Off

Sağaltıcı önlemler midir uykular? En incitici anıların, hayatı sonsuzca sakatlayabilecek olayların şiddetlerini törpüleyen ve bunların en çirkin, en alçakça olanlarını bile bir ışıltıyla, akkorlukla yaldızlayan kara bir kanatça silinip süpürüldükleri esrimeler midirler?

Karmaşası bizi paramparça etmesin diye ara sıra ölümün parmağı hayatın üstüne mi uzanmalıdır? Ölümü hergün ufak dozlarda almazsak yaşama gaileisnin altından kalkamayacak biçimde mi yaratılmışızdır?

.


“Orlando”

Plusthesia Arabesque

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya | Comments Off


plustezi

adımın bir rengi var
adımın senin dilinle söylenişinin
beni dinleyişinin…

beni dinlemenin rengi uçmanın rengine benziyor

adının bir rengi var
adının benim dudaklarımdan çıkışının
seni dinleyişimin…
seni dinlemenin rengi, tatlı rüyaların rengine benziyor

uzaktalığının üşütücü bir rengi var
bizi yakın eden çok şeyin de…
varlığının
varlığına vakfımın…
seni bilmemin rengi, seni özlememin rengine hiç benzemiyor

ama

ya sesin?…
o bambaşka bir ışık tayfı
optik labında bunu incelemeliydim
hayretin rengini oradan da seyretmeliydim

hayretin rengi, kalp çarpması rengine benziyor

renklerin gölgelerle dansı gibi sesin
ışıltıların yanıp sönme peryodu, mutluluğun rengine benziyor

bu yüzden bazen seni dinleyemiyorum

dil tutulmasının rengi, göz kamaşmasının rengine benziyor

ah !
ya ellerine dokunmanın rengi nasıl?
bunu onlarlayken sadece sana anlatmalıyım
ya da bilmiyorum

burada hemen susmalıyım…

susmamın rengi, sevmemin rengine benziyor


plustezi: sinestezinin pluie hali.

sinestezi: 1 , 2

-faubourg st-denis seyretmenin itkisiyle yazıldığını da itiraf etmek gerek-

Penelope’s

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono, PlAtopya | Comments Off


Penelope’yi sadakat sembolü bilin siz.

Gergefinde boğulan kadındır bence Penelope. Her geçen yıl bir boyun halkası, her gizli oyun da birer düğüm.

Dokuyup dokuyup söktüğüyse kefeni…

Hayal Güncesi

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, PlAtopya | Comments Off

Banu: Nasıl okursun kitapları sen? Papatya falı bakar gibi mi?

Almıla: O da ne demek?

Banu: “Hmm.  Burası güzelmiş o halde bu kitabı sevdim.” demek ve iki satır sonra da “Aaa… Olur mu? Yok, ben böyle düşünmüyorum. Bu kitabı sevmedim” demek. Sen kitabı böyle okuyor olmalısın.

Laçin: Katre sorguna sonra devam etsen de ayakkabılarını neden çıkarmaya çalıştığını söylesen?

Banu:

Almıla: Katre’de ayak çıplak, yüz hoşbaht oldu. 

Banu: Toprağı hissetmek istedim. Burada bana bulaşmasını istediğim doğallık var. Aaaa… O da ne? Ahhah… Ne güzel! Almıla bu karşımıza çıkan ne renk böyle?

Laçin: Katre buna biz yeşil diyoruz, bildiğin yeşil diye de cevaplayabiliriz soruyu. 

Banu: Ah harika bir manzara!

Almıla: Yonca tarlasına çatınca bu tepkiyi veren ilk kişisin Banu.

Laçin: Ya da taşa toprağa ayakkabısız basıp ussuzlanmakla mı ilgisi var bilemicem. 

Banu: Almıla sen git papatya topla. Laçin sen de sus ve dört yapraklı yonca ara. Bu güzelliğin tadını yalnız çıkarmalıyım.

Laçin: Sana ait reenkarne miladının öncesinde inek olduğunu düşünmeye başlayacağım şimdi. Bir yonca tarlasına böyle muhabbet nasıl açıklanacak yoksa?

Banu: Kurutulmuş yonca burmasının tadı da bu tablo gibi güzelse bu olasılığı dikkate alabilirim. Hem simgesel kutsallıkla olan ilintisi de fena fikir olmadığını düşündürüyor. Yeri gelmişken öğrenin hem, inekleri severim :) Hindu öğretisinde tüm canlılar kutsaldır ve dokunulmazdır. Canlıları her zaman öldürmekten kaçınmak olanaksız olduğundan kozmosun anne merhametinin ve bereketin simgesi olarak ineğe özel bir anlam vermişler ve ona saygıyla tüm yaşama saygı göstermişlerdir.

Laçin: Pes ediyorum.

Banu: Antik Germen’de de ormanlar kutsaldı ve ormandan faydalanmak gerektiği için bu kutsallık nişanı bazı ormanlara simgesel olarak verildi.

Almıla: Banu haklısın bu görüntü  tablo gibi cidden.

Banu: Görüntü değil de görüngü diyorum ben. Şu an tam olarak böyle düşünüyorum.

Laçin: İyi de gerçek bu, niye görüngü olsun?

Banu: Güzellik gelince gerçeklik gidiyor, gerçeklik gelince de güzellik gidiyor sanıyorum ben bazen. Ya da nerdeyse buna inanacak oluyorum. Güzel gerçekle bağlantıyı koparmaya muktedir çünkü. Görüntüyü görüngü yapmaksa onun için işten bile değil.

Laçin: Banu gözlerini kırp artık, ben yoruldum yahu.

Banu: Bu her zaman olan bir şey değil. Tıka basa metal nesnelerle düzensizce doldurulmuş bir dolabın kapağının açılmasıyla yere inenlerin çıkaracağı gürültüyle, bu görüngüyle karşılaştığımda kalkanlarımın aklımdan düşüşünde çıkardığı gürültü aynıdır. Nasıl gözümü kırpayım?

Almıla: Bu dökülmelerde kırılmalar da oluyor mu?

Banu: Hem de nasıl!

Laçin: Hey deliler! Burada dört yaprak bulamıyorum ama papatya vereyim bir sana, bir de sana…

Banu: Papatya işi Almıla’nındı :P

Almıla: Banu cidden öyle mi okuyorum ben? Papatya falı bakar gibi?

Laçin: Sevdim kitabı, sevmedim kitabı, sevdim kitabı, sevmedim kitabı… Bence Banu sana Cervantes’i anlamamışsın demek istedi.

Katre: Dulcinea’yı ilk Cervantes mi söyledi yoksa Mağribli Seyyid Hamid mi, bilmiyoruz. Ben Almıla’nın her okumayı papatya falıyla yaptığını düşünüyorum. Demek istediğim bu.

Laçin: Vicdansız Banu.

Almıla: Vicdansız Banu.

Laçin: Hangimize Dulcinea rolünü verirlerdi dersiniz?

Banu: Bana! Hatrıma değemezsiniz, vicdanlı olan sizlerdiniz! Bu rolü bana bırakmanız gerekecek bu durumda.