Archive for the Musica Category

Hayalgücü üzerine yemin ederiz ki

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »

literadjure

Edebiyatın sunduğu çeşitli hazlar arasından


en büyüğü de uydurmaktır.


Ficciones / Borges


nitimur in vetitum (*)

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, Musica | 11 Comments »
“En üst derecede zararlı ve tehlikeli olsa bile bir şey hakikat olabilir; varolmanın temel doğasının bir parçası olabilir, onu anlamak bizim kendi yıkımımıza neden olacaktır. O zaman bir insanın tininin gücü ne kadar “hakikate” dayanabileceği, ya da daha açık bir ifadeyle, ne dereceye kadar onu sulandırması, gizlemesi, tatlandırması, sessizleştirmesi, çarpıtması gerektiğiyle ölçülecektir.”                               

Nietzsche Beyond The Good and Evil

beslediğin tutku değil mesafe

büyüdükçe bana uzak düşersin

bana hakikat giyilemez elbise

sen onu yitik malın bilirsin

ben en başta ölürüm

sen durmadan denersin


Banu / Famagusta

(*) Yasak olan için çabalıyoruz.

zikri’l mazi devri’l eza

Posted in Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Musica | Comments Off


banu: olanı biteni inkar ettiğimizde kuruluveren yeni şehir
yeniden doğmakla değil, yeniden ölmekle ilgili.

dirac: reddediyorsun!

banu: hepimizi hem de.

in the dark again and again

Posted in Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Musica | Comments Off

i could wait there under water

until the moment i release into air


Oda (M. Proust)

“Odalarını zevklerine göre döşemeyi ve sadece onaylayabilecekleri şeylerle doldurmayı da zevk sahibi insanlara bırakıyorum. Bense kendimi her şeyi beimkinden çok farklı hayatların, benimkine karşıt yaratısı ve dili olduğu odada, bilinçli düşünceme ait hiçbir şey bulamayacağım, hayal gücümün kendini ben olmayanın bağrına gömülmüş hissederek coştuğu bir odada ancak yaşıyor ve düşünüyor hissederim; uzun, soğuk, koridorlu, dışarıdaki rüzgarın kaloriferin ısıtma çabalarına başarıyla karşı koyduğu, duvarlarını hala ilçenin coğrafi haritasının süslediği, her sesin sessizliği yerinden oynatarak görünür kıldığı, odalarda hava akımının temizlediği ama silinmeyen kapatılmışlık kokusunun korunduğu ve bu duruma hayran kalan, bu kokuyu düşününce ve hatıra olarak içerdiği her şeyle birlikte kendi içinde yeniden yaratılmayı denemek için ona bir model gibi poz verdiren hayal gücüne ulaştırmak için yüzlerce teneffüs ettiren; geceleyin, odanın kapısını açtığında insanın, orada dağınık duran tüm bir hayata tecavüz etme hissine kapıldığı ve kapıyı kapayıp daha ilerlediğinde bu hayatı çekinmeden elinden tuttuğunu sandığı; ilçe merkezindeki halıcının Paris zevki sanarak döşediği kanepenin üzerine bu hayatla birlikte bir tür hafifmeşreplikle oturma hissine kapıldığı; başkalarının ruhuyla ağzına kadar dolu olan ve ızgaraların biçimine ve perdelerin desenlerine kadar onların düşlerinin izlerini koruyan bu odada, eşyaları şuraya buraya koyarak efendi rolü taslayıp, odadaki meçhul halı üzerinde çıplak ayak yürüyerek ve insanın samimiyetle kendi kafasını karıştırma niyetiyle her yerde bu hayatın çıplaklığına dokunma hissiyle birlikte kapadığını, önünde, yatağına doğru ittiğini ve nihayet üzerine çektiği büyük beyaz çarşaflarda onuna birikte yattığını sanır, oysa çok yakındaki kilise, can çekişenlerin ve aşıkların uykusuzluk saatini bütün şehir için çalmaktadır.   “

Sur La Lecture


şüphesiz henry lee benim için bir mayındı

Posted in Bâd-ı Hevâ, Musica, PlAtopya | 1 Comment »

korktum, söyleyemedim

söylesem sırtımdaki yük sonsuz küçük parçaya ayrılır göğe karışırdı

tüm yorgunlukları unuturdum geçmişin ruhuma bıraktığı izler dahil

And the wind did howl and the wind did blow
La la la la la
La la la la lee
A little bird lit down on Henry Lee

Boş Kümeye Andolsun

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Musica, PlAtopya, Quanta | 1 Comment »

misery_of_holes_and_minds

And her black and pink heavy wings
remember when we found misery
We watched her, watched her spread her wings
And slowly, slowly fly around our room
And she asked for your gentle mind

Ve karanlıkta dansedenler için…

Tom Yorke & Björk’ten Dancer in the Dark ve arkasından Blonde Redhead’den Melody dinlenmeli tam burada…

Orphans Brawlers

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Musica | 16 Comments »


Asmaaltı’ndan aldığım yabani üzüm tanesi burada kalsın. Ben bu gece bu şehirden gideyim…

***

Bana renk renk boyalar alırdın sen. Ama duvarları boyamak yasaktı.

***

“Ne istersin?” demeyin bana ama. Sekînet desem verecek misiniz? Bana kafes alın. Adı Serenity Cage olsun. Kimse “Geçiyordum uğradım” yapmasın. Sonra hangi miletten olduğumu sormasın kimse bana mesela. Neden İTÜ kariyerimin öldüğünü, ya da neden şehrin manzaralı okulunun güney kampüsünde hararetli toplantıların derin ellerle durdurulduğunu, verdiğim röportaj yüzünden doçentlerin adam tutup yolumu neden kestiğini…

***

Hiçbirşey sormadan bir gün de sadece “ne dediğimi” dinleyin.

Sevmeyin beni. Dinleyin. İnanmayın isterseniz.

Su damlası değil zehir.

Katre değil poison

Dinleyin, sevmeyin!

***
Ben gidiyorum bu şehirden.

Just feel as an orphan. But not a brawler….

***

Uzak ülkelerde de duvarları boyamak yasak mı?

Pollock gibi olmak istiyorum ben de. Lekelerle  yedi notayı yedi renkle anlatmak… Çizmek istediklerim rüzgarda danseden bir perde, uğuldayan korkutan çok şey, bir piyanistin parmakları…

Ha bir de sekînet, sekînet, sekînet, sekî….


Collapsing And Hanging

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Musica, Quanta | Comments Off

hangingincollapsing.jpg

Konuştuk…Konuştuk…
Dünya neydi ki hem? Biz orada tüm gezegenleri çarşafa dizdik, ağırlıklarıyla çekim alanları hesapladık. Sona doğru genişleyerek pişen bir üzümlü kekti evren. Dünya neymiş? Üzüm tanesiymiş.

Üçümüz de çok neşeliydik. Sevgili H roket telefonu izin verdikçe muhalefet etmekten geri kalmadı. Sevgili Passive yine o tatlı Passive’di. Nasıl tanıştığımızdan Devotchaka’dan, tasavvuftan, gelenekten, İstanbul’dan, Ankara’dan, kutup ayılarından bahsettik. A. H. Çelebi’nin dizelerini hatırlamaya çalıştık;

“İbrâhim, içimdeki putları devir elindeki baltayla
Kırılan putların yerine yenilerini koyan kim?

İbrâhim, gönlümü put sanıp kıran kim?”

Sonra kahve molaları, telefonlar, hararetli ayrı düşmeli konuşmalar, susmalar… Koca yokuşta yüklerimi taşıyan arkadaşlar.

***

Nevizade’de sayımız artarak devam ettik. Uğurböcekli Dünya Ne Ki pastasından tadamadım. Aklımda kaldı.

***

Karmakarışık sokaklar, yüzler… Ama rahatlama, huzur, güven, kanepeye yığılma, güzel müzikler, derin bir uyku…

***

Sabahı daha güzel. Kısa, tatlı kahvaltı. Sonra yeniden kalabalık… Limonlu Bahçe’de tadına doyulamaz sohbetler. Sonra sahaf önünde hareketsiz beklemeler, Ali’nin karşımıza çıkıverip hepimize neşesinden neşe vermesi… Institut terası, kahkahalar…

***

İncirler pat diye düşermiş burada, korkmayacakmışım. Burada korkmam ki ben. “Çok iyiyim” dedim.

***

Sonraki gün yağmur. Şemsiyemi çıkarmadım çantamdan. Sırılsıklam ıslandım. Yolda Koop dinledim. Biraz da yağmura saklanıp ağladım. Gelirken bana yağmurluk da getirmiştin. “Yok, ıslanayım ben, güzel böyle…”

***

Kardeşimin evi, tatlı Su Hanım’ın kahkahaları, tramvay kazası, elime zerre ağrının kalmayışı… Uzun yürümeler sonra.

Hep aynı adamın söylediği şarkılar aklımda da…

***

Daha gerçekti herşey. Daha çok minnet vardı, daha çok dostluk, daha çok sıcaklık, daha çok anlaşılmanın hazzı, daha çok sevmek…

İyi de niye böyle yordu, onu hiç bilmiyorum.

Düşerken oluyor böyle.

İrtifa kaybedilmeli zaman değişkeni birer birer sayacını ilerlettikçe. Olması gereken budur.
Aslında benim çoğunlukla çakılı kaldığım duygum asılı kalmaktır. NE İNEBİLMEK NE ÇIKABİLMEK.

Pierre Soulages öyle yaptı. Eserlerini duvarlara değil halatlarla tavanla zemin arasında asılı bırakarak sergiledi. Daha iki gün önce havuzda şezlongda sıkıntıdan ölmemek için Beaux Arts’ın röportajını okurken gördüm. Siyahı ve sadece enstruman olarak ışığı almış. “Aradığım şey yüzyüze olmaktır ” diyor. Ziyaretçiyle resmi, daha kapıdan girer girmez yüzyüze yalnız, çıplak bırakıyor.

İşte öyle yüzyüze olmak lazım. Gerçek ne ise onunla yüyüze olmak.

Asılı kalmak, düşmekten koktuğumuz için bulduğumuz bir çözüm.

“Düşmek lazım” dedim kendi kendime. Kalkıp daldım suya. Orta yaşlı, güler yüzlü bir doktor hanımla yarış bile yaptık. Bana “Az önce orada çok durgundun, şimdi de bambaşka biri oldun” dedi.

“Asılı kalmıştım” dedim.”Şimdi düşmeye geldim.”

Oh Little Drop of Poison, gravitasyon en zevkli formulizasyondur. Bırak kendini…

Yine daldık. Sonra sevgili doktor hanımla doğrusal düşüş üzerine ıslak konuşmalar yaptık. Ona da zorla Koop dinettim.

Kendi kendime mırıldandım sonra:
Düşüyorum şimdi. Cazibesinde arzın çekirdeğinin… Düşüyorum şimdi… Özgürce düşüyorum.

Galata, Tünel, salı güneri kapanan müzeler, şairlerin altında şiir yazdığı ağaçlar, soğutulmş bardaklarda ikram yapan Şiirci’nin masaları, Kazancı yokuşu, Kabataş durağı,YusufPaşa’nın can sıkıcı kalabalığı, hava kontrol kulesi, uçaklar, Natali hocanın not kağıtları, benim çiçek tokalarım, sarı uzun kurdelam, anı diye sakladığım yaban üzümü kurusu, Petersburg, Bakü, Berlin, Montpellier…

Hepimiz düşüyoruz.

Hızla düşüyoruz.

GERÇEĞE ÇAKILANA KADAR DA DÜŞECEĞİZ….


Akordiyon Sesiyle

Posted in Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, Musica | Comments Off

Çarşamba sabahları gelirdi.  Biz ona hayret ederdik; incecik bluzu, çorapsız ayakları, mavi terliklerine… Soğuktan yanakları kıpkırmızı olurdu. Portakal saçları upuzun, bakımsızdı.  Günü ve saati belliydi ama biz hep unutup ancak onun sesini duyunca pencereye koşardık. Ofisi görmeliydiniz. Herkes pencerede kendini kaybedip onu dinlerdi. Belki birkaç dakikalıktı bu sahne. Ama mükemmeldi.


Akordiyonu kırmızı siyah.  Dalgındı. Uzaklara bakarak çalıp söylerdi. Sesi güzel denilemezdi ama öyle bir kırılganlıkla söylerdi ki o sokağın köşesini döndükten sonra bizim hala pencerede öylece kaldığımız olurdu.


Sevdiğimiz şarkılarla girerdi bizim sokağa, unutmazdı hiç.

Avucuna verilecek bozuk paraları cebine utanarak atmak için yine gelirdi. Gülmezdi. Bazen duymazdı hatta.

- Hajna! Hajna!

Yeni şarkıya geçmeden seslenmeliydiniz, geçip gitmeden bu sihirli parmakların sahibinin hakkını vermeliydiniz.

Sonra gelmez oldu Anıttepe’ye. Bir süre sonra da işten ayrılınca ben, onu göremedim aylarca.


Dün sabah yatağımdan onun sesiyle kalktım. Evimizin sokağından geçiyordu Hajna! Koştum. Bakıyorum, kimseyi göremiyorum. Diğer pencereye gidiyorum, yetişemiyorum. Başka çarem yok. Asansöre attım kendimi hemen apar topar üzerime birşeyler alıp.

Sokağın sonunda uzun, eski bir etek. Upuzun turuncu saçlar.

- Hajnaaaa!

Döndü. İlk defa da güldüğünü gördüm. Yine çıplak ayaklı. Bu kez benim de çoraplarım yok. Ben titriyorum , o hissetmiyor sanki soğuğu hiç. Yanında  genç bir adam var. Bu kez akordiyon onun elinde. Hajna artık sadece şarkı söylüyormuş. Yakında evleneceklermiş.


Eski ofistekileri soruyor. “Herkes başka şehirlerde” diyorum. Onlar da gideceklermiş ülkelerine.

Benim her çarşamba ondan istemekten bıkmadığım şarkıyı söylemeye başlıyor. Jeno da çalıyor Hajna’nınki kadar ince parmaklarıyla.


Uzaklaşıyorlar. Şimdi hem güneş, hem yağmur var. Yine onlar köşeyi dönene kadar  bakıyorum. Sonra ses kaybolana kadar. Sonra getirdikleri bahar havası onların arkasından sokağı terkedene kadar.


no wonder you are always lost

Posted in Bâd-ı Hevâ, Musica, PlAtopya | Comments Off

tasdik memuru imzalayıp türkiye’ye gönderirse o belgeyi, bu ülkeden çıkabilirsiniz, dedi komiser.
beck ve ben dirac’ın yanına uçacaktık.

duvarlarını sevdiğimiz resimlerle süslediğimiz, mektuplarımızı yazdığımız, içinde hayal gemisi düzeneklerini yapıştırdığımız evlerimizin bize sonsuz gelen sekînetinden çıkmaya daha hazır değildik.

aslında hiç ama hiç keyifte de değildik.

biz gidiyorduk.

sarı, çok üzgün, olmadık bir mevsimde.

üstelik şehre daha yılın ilk yağmuru bile yağmamıştı.


banu / kapitalinkuzeyburculimanı