Archive for the PlAtopya Category

“İki Dirhem Bir Çekirdek”le Bir Dolap İki Çevirme

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, PlAtopya | 2 Comments »

taht-i_revan

Konak dolapları (1) sadece tas tas yemek yerleştirip diğer yana çevirmek için yapılmış olmamalı. Bulgurlu’ya gelin taşıyan atlar da hiç heyecanlı değildi kesin (2).

Şimdi ben gönlümden geçen bulutları çizsem de koysam dolap rafına; haremlikten selamlığa çevirsem sana, aç kalıp ölmezsin ya.

Bilirsin, bildiğini bildirmezsin olur biter.

Hem her hüküm vericinin tepesinde bir kılıç (3) düştü düşecek bekler durur da saltanatı işkenceye çevirir ya, biz bu tehlikelerden bin arpa boyu uzağız. Abasını dolabı geçenler yakar (4), kılıç dolabı aşanın boynunu öper.

Dolaplar çevirmedim, dolabı sana çevirdim.

Sen Bağdat’sın ben Bağdat’ım, dolapsa Ane Geçidi (5).

(1) Haremlikten selamlığa eski evlerde yemek göndermek için raflı dolaplar bulunurdu.

(2) Bulgurlu’nun, zamanında öyle gözde bir yer olduğu anlatılıyor ki; oraya gelin vermenin masallardan masal doğurmak gibi olduğunu, arabacısından atına herkes görevini kutsal bildiğini söylerler.

(3) Demokles’e Kral Diyonisos bir günlük tahtını bıraktı ve tahtın üstüne bir at kılına bağladığı kılıcı yerleştirtti. Hükmetmenin sanıldığı kadar rahat olmadığını, bunun her an “kılıç başa düştü düşecek” endişesini taşımaya eş olduğunu göstermek istedi. Bu deyim, büyük görevlerin sıkıntı ve tehlikeyi de barındırdığını anlatmak için kullanılır.

(4) Dervişler soğuk mevsimde tasarruf olsun diye abalarını giyinip dergah avlusundaki ateşte ısınarken, dalgınlıktan ya da şevkten içlerinen abasını ateşe kaptıranların sayısının hiç de az olmadığı söylenir.

(5) “Ana gibi yâr Bağdat gibi diyâr olmaz” sözünün aslı “Ane gibi yar (sarp uçurum),  Bağdat gibi diyâr olmaz”dır.  Ane Bağdat’a yakın bir geçittir.

Hayalgücü üzerine yemin ederiz ki

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »

literadjure

Edebiyatın sunduğu çeşitli hazlar arasından


en büyüğü de uydurmaktır.


Ficciones / Borges


vulnerable

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, PlAtopya | Comments Off

hayatında sadece bir kere ummaya yer açan, üzülerek bunu şimdiye kadar yapmamakla iyi etmişim demek durumdadır. çünkü zamanla, kalakalmayı sandığından daha acı verici bulacaktır ve işin kötüsü ortada birlikte çizilmiş ne bir pirinç tarlası ideası, ne  yaslanılacak bir omuz vardır.

hem zaten hayatın adil olduğuna iman edenler ciddi bir umma hummasına tutulmuş olmalılar.


Marakeş’te Vakfe, Lucca’da Sebat

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, PlAtopya | No Comments »

Haftasonları Lucca’ya geçtiğimi, sur üstündeki çimlerde bağdaş kurup bilgisayardan futbol oynadığımı, Marakeş’ten aldığım baharatlarla prima piatto niyetine bir tagliatelle yaptığımı, bir anne poğaçasının yendikçe çoğaldığını, seninle Ankara’da kar yağınca güzelleşen parktan geçerek uzun uzun yürüdüğümüzü, yürürken de senin gördüğün şehirleri bana anlattığını tüm yol boyunca hayal edebilirim.



Hem Uzamsal Hem Zamansal Geriye Dönüşler

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, PlAtopya, Quanta | 3 Comments »



/Nasıl oluyor da şimdi beni bir yerde sırf ben olduğum için isteyeceklerini düşünebiliyorum?/

recursive swingings

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, PlAtopya | 1 Comment »


ben aralara giren dağlar, denizler erisin, bir sürü arkadaşım olsun, hakimler son imzayı atınca cihangirde kutlamalar yapılsın istiyorum.

bu taymlaynda freymlerin kesin sırası karışmış.

o yüzden ben bir ileri, bir geri kaçırıyorum aklımı.


Görünür ile Görünmez 2

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, PlAtopya | 1 Comment »

heterojen uzam


O’ooo Euclides! It’s too Liquid.

Alışılmış ressamlar baştan kontrollü giriyorlar işe. Tamamen önceden karar verilmiş bir anlaşmalı uzam kabuluyle paletlerini ellerine alıyorlar.


Karşılarındaki çokça nesneden birisine bakıyorlar önce, resmediyorlar. Sonra diğerine, sonra ötekine ayrı ayrı odaklanıyorlar. Ama sonuçta oluşan durumda resim, tek bakışın ürünü gibi yansıtılıyor. Bu önceden karar verilmiş, deforme edilmiş bir uzam anlayışıdır.

Halbuki göz hangi nesneye odaklandıysa ona göre diğer nesnelerin durumu her seferinde değişmektedir. Ressamın yaptığı bu görülenlerin ortalamasını yansıtmaktır.
Uzlaşımsal yol arayan bu ressam, resimlerinde herşey oylunda gibi görünse de algılayışın gerçek hakkını asla vermiş olmaz.

Ponty itiraz ediyor: “Ama algıyla temas ettiğimiz dünya kendisini öyle sunmuyor ki?” (1)

Ponty gibi düşünen, algıların elle uzlaştırılmasıyla bulunan sonucu reddeden ressam bizim gözümüzde perspektif sorunsal içerisindedir ya da geometri bilmiyordur. “Hesap hataları var” deriz belki de ilk bakışta. Ama aslında bu ortalama bakış anlayışını reddeden ressam, her noktadaki duyumu tek duyuma dönderme bileşkesi arayan ressamdan daha çok algıyla senkron çalışmaktadır. Ve dahası, algısının ona söylediğiyle çelişmemektedir.

Konumu, vücudu olmayan saf zihnin seyrinde bu farklı noktaların farklı algılanışı olmayacağından tek bir fotoğraf sahne oluşturmak olasıdır. Ama uzam dediğmiz şey homojen değildir, her boyutunda farklı değişikliklerin olması gerçektir, saf zihnin göreceği eşzamanlı şeyler ortamı değildir. Dolayısıyla ancak vücutsuz ve konumsuz bir ressamın gerçek algısının böyle olabileceği söylenebilir bu durumda.

Gördüğümüz şeyi baktığımz yer ve ânın bilincinde kabullenen ve bunu yansıtan, ne geometri bilmediiğinden bunu yapacaktır, ne dikkat çekme derdindedir, ne de perspektife ya da klasik sanat anlayışına kabalık ediyordur. O gördüğüne sadık kalıyordur.

Teknik ölçüme kendini adamış ve nicelik aşkıyla yanıp tutuşan bir çağda kübist resim, zihnimizden çok gönlümüze seslenen bir alanda dünyayla insanın sarmaş dolaş oluşunu kendince sessiz sakin anlatmış sanki.” (2)

Dışımızdaki her varlığı ancak vücudumuz üzerinden erişebiliyoruz; dışımızdaki her varlık da böylelikle insan özelliklerine bürünüp br ruh ve vücut karışımı haline geliyor.

Uzamın artık nesneyi nasıl eğip bükebileceğini, yer değiştiren nesnenin bazen nasıl da değişebileceğini görüyoruz.(3) Nesnenin kendisiyle mutlak bir özdeşlik içinde olduğu iddiası, biçimle içeriğin ayrık olduğu iddiası gibi silikleşiyor. Bu yeni fizik bakışını artık kabullenenlerin Euclides’in katı çerçevesinin tuzla buz olduğunu artık kabul etmesinin zamanı çoktan gelmedi mi?

Bunu fizikte ve psikolojide yavaş yavaş olduğu gibi artık her alanda kabul etmek zorunda değil miyiz?


(1) M.M.Ponty - Algılanan Dünyayı Bulgulamak
(2) Paulhan - La Table ronde
(3) Ekvator ve kutuplarda farkı gözlenen fizik değişiklikler


şüphesiz henry lee benim için bir mayındı

Posted in Bâd-ı Hevâ, Musica, PlAtopya | 1 Comment »

korktum, söyleyemedim

söylesem sırtımdaki yük sonsuz küçük parçaya ayrılır göğe karışırdı

tüm yorgunlukları unuturdum geçmişin ruhuma bıraktığı izler dahil

And the wind did howl and the wind did blow
La la la la la
La la la la lee
A little bird lit down on Henry Lee

Boş Kümeye Andolsun

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »

misery_of_holes_and_minds

And her black and pink heavy wings
remember when we found misery
We watched her, watched her spread her wings
And slowly, slowly fly around our room
And she asked for your gentle mind

Ve karanlıkta dansedenler için…

Bireyin Tarihi Daha Yazılmadı

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | 24 Comments »

Bireyin Tarihi

Birey Toplumsal Atom Değildir

Bireyin tarihi daha yazılmadı.

Mevcut yöntemle de yazılması olası değil.

“ılık bir süzülüşle geri dön hayat”

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono, PlAtopya | Comments Off

- passive’le pluie nerede ?

- bohemya’ya gittiler hocam.

- ama nasıl olur ?

- yanlarına bir deniz, bir ingeborg, bir milena, bir müldür alıp sabahın ilk treniyle…

- akşam ezanını müteakip  çapraz duran iki çift ayakkabının mermerde bıraktığı hayal gerçekmiş o zaman.

- cam kelepçeye  hocam.

- cam kelepçeye evet, hastane fanusuna, çöle, yağmura, hepsine evet bundan böyle.

bilekyetmez çıkmazı

Posted in Bâd-ı Hevâ, PlAtopya | Comments Off

çaresizliği izdüştüğüm duvarı yıkmış kalın bilekli adamlar

bir sırta en sivri cümleler yüzünden saplanmış okları
geri çıkarırken duyulacak “aahh” sesinden biraz daha çok

ama belirsiz bir dalgada sürüklenen papatya ölülerinin cevapsızlıklarından daha sessiz

iyi de, çaresizliği izdüştüğüm duvarı neden yıktı bu kalın bilekli adamlar?

iki kelimem hızla düşürülmüş
ah o evin duvarlarında rakamlar da düşerdi saatlerden

papatya obsesyonum var ya,
ben dönemeden öldüklerindeki gibi mi
kelimelerimle tutunduğum duvarı yıkmaları?

ya da mor üzümlerin üzerinden düşmek istemeyen damlacıklar?

ya da evin içinde koca bir tabut?
üzerine meteor yağmuru? yangınlar?

sessiz miydi,
çaresizliği izdüştüğüm duvarı yıkarken kalın bilekli adamlar?

ben durdurmak için en sevdiğim papatya üzerinden pazarlık bile edebilirdim

çaresizliği izdüştüğüm duvarı yıkanlar kapkalın bilekli, konuşmak bilmeyen adamlar

benim bileğimle olmaz ki?

hâlâ,
kapıları ne açmaya ne örtmeye yetiyor
benim bileklerim

bu yıkıntı resmi beni üzüyor

papatyaların, düşen damlacığın, içilen zehrin, bileklerden birşey gelmeyişinin tertibinde de rol almış olmalılar.

kimbilir şimdi

nerede,
hangi anıları gömüyor
çaresizliği izdüştüğüm duvarı yıkan kalın bilekli adamlar?


Plusthesia Arabesque

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya | Comments Off


plustezi

adımın bir rengi var
adımın senin dilinle söylenişinin
beni dinleyişinin…

beni dinlemenin rengi uçmanın rengine benziyor

adının bir rengi var
adının benim dudaklarımdan çıkışının
seni dinleyişimin…
seni dinlemenin rengi, tatlı rüyaların rengine benziyor

uzaktalığının üşütücü bir rengi var
bizi yakın eden çok şeyin de…
varlığının
varlığına vakfımın…
seni bilmemin rengi, seni özlememin rengine hiç benzemiyor

ama

ya sesin?…
o bambaşka bir ışık tayfı
optik labında bunu incelemeliydim
hayretin rengini oradan da seyretmeliydim

hayretin rengi, kalp çarpması rengine benziyor

renklerin gölgelerle dansı gibi sesin
ışıltıların yanıp sönme peryodu, mutluluğun rengine benziyor

bu yüzden bazen seni dinleyemiyorum

dil tutulmasının rengi, göz kamaşmasının rengine benziyor

ah !
ya ellerine dokunmanın rengi nasıl?
bunu onlarlayken sadece sana anlatmalıyım
ya da bilmiyorum

burada hemen susmalıyım…

susmamın rengi, sevmemin rengine benziyor


plustezi: sinestezinin pluie hali.

sinestezi: 1 , 2

-faubourg st-denis seyretmenin itkisiyle yazıldığını da itiraf etmek gerek-

Penelope’s

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono, PlAtopya | Comments Off


Penelope’yi sadakat sembolü bilin siz.

Gergefinde boğulan kadındır bence Penelope. Her geçen yıl bir boyun halkası, her gizli oyun da birer düğüm.

Dokuyup dokuyup söktüğüyse kefeni…

Hayal Güncesi

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, PlAtopya | Comments Off

Banu: Nasıl okursun kitapları sen? Papatya falı bakar gibi mi?

Almıla: O da ne demek?

Banu: “Hmm.  Burası güzelmiş o halde bu kitabı sevdim.” demek ve iki satır sonra da “Aaa… Olur mu? Yok, ben böyle düşünmüyorum. Bu kitabı sevmedim” demek. Sen kitabı böyle okuyor olmalısın.

Laçin: Katre sorguna sonra devam etsen de ayakkabılarını neden çıkarmaya çalıştığını söylesen?

Banu:

Almıla: Katre’de ayak çıplak, yüz hoşbaht oldu. 

Banu: Toprağı hissetmek istedim. Burada bana bulaşmasını istediğim doğallık var. Aaaa… O da ne? Ahhah… Ne güzel! Almıla bu karşımıza çıkan ne renk böyle?

Laçin: Katre buna biz yeşil diyoruz, bildiğin yeşil diye de cevaplayabiliriz soruyu. 

Banu: Ah harika bir manzara!

Almıla: Yonca tarlasına çatınca bu tepkiyi veren ilk kişisin Banu.

Laçin: Ya da taşa toprağa ayakkabısız basıp ussuzlanmakla mı ilgisi var bilemicem. 

Banu: Almıla sen git papatya topla. Laçin sen de sus ve dört yapraklı yonca ara. Bu güzelliğin tadını yalnız çıkarmalıyım.

Laçin: Sana ait reenkarne miladının öncesinde inek olduğunu düşünmeye başlayacağım şimdi. Bir yonca tarlasına böyle muhabbet nasıl açıklanacak yoksa?

Banu: Kurutulmuş yonca burmasının tadı da bu tablo gibi güzelse bu olasılığı dikkate alabilirim. Hem simgesel kutsallıkla olan ilintisi de fena fikir olmadığını düşündürüyor. Yeri gelmişken öğrenin hem, inekleri severim :) Hindu öğretisinde tüm canlılar kutsaldır ve dokunulmazdır. Canlıları her zaman öldürmekten kaçınmak olanaksız olduğundan kozmosun anne merhametinin ve bereketin simgesi olarak ineğe özel bir anlam vermişler ve ona saygıyla tüm yaşama saygı göstermişlerdir.

Laçin: Pes ediyorum.

Banu: Antik Germen’de de ormanlar kutsaldı ve ormandan faydalanmak gerektiği için bu kutsallık nişanı bazı ormanlara simgesel olarak verildi.

Almıla: Banu haklısın bu görüntü  tablo gibi cidden.

Banu: Görüntü değil de görüngü diyorum ben. Şu an tam olarak böyle düşünüyorum.

Laçin: İyi de gerçek bu, niye görüngü olsun?

Banu: Güzellik gelince gerçeklik gidiyor, gerçeklik gelince de güzellik gidiyor sanıyorum ben bazen. Ya da nerdeyse buna inanacak oluyorum. Güzel gerçekle bağlantıyı koparmaya muktedir çünkü. Görüntüyü görüngü yapmaksa onun için işten bile değil.

Laçin: Banu gözlerini kırp artık, ben yoruldum yahu.

Banu: Bu her zaman olan bir şey değil. Tıka basa metal nesnelerle düzensizce doldurulmuş bir dolabın kapağının açılmasıyla yere inenlerin çıkaracağı gürültüyle, bu görüngüyle karşılaştığımda kalkanlarımın aklımdan düşüşünde çıkardığı gürültü aynıdır. Nasıl gözümü kırpayım?

Almıla: Bu dökülmelerde kırılmalar da oluyor mu?

Banu: Hem de nasıl!

Laçin: Hey deliler! Burada dört yaprak bulamıyorum ama papatya vereyim bir sana, bir de sana…

Banu: Papatya işi Almıla’nındı :P

Almıla: Banu cidden öyle mi okuyorum ben? Papatya falı bakar gibi?

Laçin: Sevdim kitabı, sevmedim kitabı, sevdim kitabı, sevmedim kitabı… Bence Banu sana Cervantes’i anlamamışsın demek istedi.

Katre: Dulcinea’yı ilk Cervantes mi söyledi yoksa Mağribli Seyyid Hamid mi, bilmiyoruz. Ben Almıla’nın her okumayı papatya falıyla yaptığını düşünüyorum. Demek istediğim bu.

Laçin: Vicdansız Banu.

Almıla: Vicdansız Banu.

Laçin: Hangimize Dulcinea rolünü verirlerdi dersiniz?

Banu: Bana! Hatrıma değemezsiniz, vicdanlı olan sizlerdiniz! Bu rolü bana bırakmanız gerekecek bu durumda.