
SERENITY CAGE
“Serenity Cage” adını vermiştim odama. Hemen koridor üzerinde, çok da güzel konumda değildi ama buranın en iyi yeriydi benim için. Küçüktü, sadece ben vardım ve aralıklarını daraltarak perdesinin gün ışıklarına sırayla izin vererek, gölgelendirerek içeri alırdım.
Gün boyu bilgisayar başında geçen vakit çoğunlukla hayal gezmeleriyle bölünüyordu. Söz dinlemez çocuk gibi maymun iştahıyla oradan oraya koşan, kayan, kaçan düşler gelip kısa süreli kargaşaya sebep olup sonra silinerek kaybolurlardı zihnimden.
Ben bu davetsiz misafirleri severim. Aslında ben gelecekleri zamanı bilemem ama onlar çağrıldıklarında gelirler. Bu durumda ben çağırdığımı bilmem, çağırmış olurum.
Ellerinde kanlı kılıçlarla döner gibi haksız bir savaştan ya da suçlarmış gibi geçmişimle beni, ya da tam tersi şehrayin havasında bir hareket, bir renklenme, bir coşma ile… Bu gelmeler bir münzevinin kutsal vakitlerindendir. Bazen de bir gevezenin yanındaki insanların gaybubiyetini hülyayla geçirerek unutmaya çalışmasıdır. Ama bu devinim kesinlikle ne halde, neyle, nasıl gelmişse gelsin doğal bir güzeldir.
…
“SerentyCage“de sekiz ay kaldım. Sonra büroda yenilikler yapılmasının arkasından artık bir oda arkadaşım,
klimalı - hiç sevmem-, isteyeceğimden daha fazla aydınlık, içinde gölge oyunları olmayan bir odam vardı. Oda arkadaşımın da ad verip vermediğini bilmediğim ve muhtemelen vermediği odasından bu gereğinden fazla aydınlık odaya çok da isteyerek gelmediğini biliyordum benim gibi.
İlk günler birbirimize devamlı bu değişimi garipsediğimizi söyledik. Asında değildi benimki dürüstce. Ben değişikliği severdim. Gördüğümde değişim içimde de değişime sebep olabileceğinden benim için kıymetliydi. Benim kaygım yalnızlığımın, küçük bir çocuğun sakızıyla şişirdiği bir balon gibi saniyelik ömürle patlayışını seyretmiş olmaktı.
…
Aradan iki hafta geçti.
Ayrı kafes odalardayken zaten severdim R’yi ama şimdi daha da tanıdım. Aslında bir insanı tanımak için önce onun makosenlerinde yürümeyi bilmek gerek. Ama gün boyu aynı odada soluyor olmak tanımak için hiç de azımsanacak bir durum değil.
“Serenity Cage” yok. Ama sıcak bir dostlukla; benim ben, onun da o olduğu gerçek ve güzel bir sahne var.
Söylediğini anlayan, mukabelede yeni kapılar açan, “sence of humor“un tadını çıkardığım bir oda arkadaşım var şimdi. Hem yalnızken sadece kendimin refer ettiği yerlere giderdim. Şimdi R’yle beraber ya da birbirimizden aldığımız çağrışımla gidiyoruz gideceğimiz yere.
İşteki verimimin artması da sözkünusu tabii. Şimdi durmak bilmeyen hayal gezmeleri öyle sık sık olmuyor. Kaçık muhayyilem beni kolumdan tutup da götürmüyor artık her aklına estiğinde.
Artık klavye tıkırtılarına sevdiğimiz şarkıların hafiften sesi, minik şirin konuşmalar, bazen kıkırtılar bazen de -ki en sevdiğim yanı bu- tadından yenmeyen “felsefik çıkarım oyunu” başlığı altına rahatça alabileceğimiz diyaloglar geliyor.
…
Yeni bir “Serenity Cage” değil burası, hatta ismi de yok. Belki “klimasından sol yanımın tutulmasına sebep olan kocaman oda” ya da “gereğinden fazla aydınlık olan kafes” olabilir ama herneyse işte…
…
*
R!
Ben seninle birbirine bakan balkonlarda oturmayı ( karşılıklı çalışma masalarında olmayı) ve aynı sokakta yaşamayı ( aynı odada çalışmayı ) sevdim. Michetti’ye yazılan mektuptaki gibi “fincanlarda sevdiğimiz içecekler tüterken ve sanki havaya zekalarımızın sıcaklığı yayılıyormuş gibi gelirken” bu duvarlar arasında hep böyle oluruz diye umuyorum.
***
Not1: Yalan olmasın, odada bu hafta boyunca sadece iki kişi değiliz. Diğer bir iş arkadaşımızın izni sebebinden günde sadece dört granül yem yiyen turuncu balığına da bakıyoruz.
Not2: Yaptığımız işin mahiyeti klavye tıkırdatıp hayal kurmak ve sohbet etmek değil. Bunlar monoton günün içindeki kıpırtılar olduğu için yazıda bahsolunma hakkını ön sıralardan elde etmişlerdir.
Not3: İsteyince her yer “Serenity Cage” olurmuş.
Not4: Ve tatlı arkadaşım R; uzakta da yakında da daim kalsın dostluğumuz dilerim, şimdiki tadına tat katarak.