Archive for Mart, 2007

Aynı Dışta Ayrı Ayrıyız

Posted in Bâd-ı Hevâ | Comments Off

Ben Kendi Kafesimden Siz De Kendinizinkinden Çıktınız

Benim hüküm kurallarıma göre adınız, tarafımdan hayali bir romanın kahramanına ait yapılabilir.

Sizin hüküm kurallarınıza göre de adım bir katile çıkabilir.

Bir okuyucununsa geçerken bize deli ruhsatı vermesi hiç de şaşılası bir durum değildir.


Kavramlaştırmakla İş Bitmez!

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Comments Off








“Düşünce, nesnenin hayatını kopya etmeye ve kendini ona uyarlamaya çalışsa da, hiçbir zaman düşünülen nesneyle aynı şey değildir. Öyleyse bir eksikliği kavramlaştırmak o eksikliği gidermek değildir. Kavramlar ve teoriler, bu eksikliğin açılması için dürtü verirler, o kadar.”



On The Problem of Truth (Sf. 419)

The Essential Frankfurt School Reader





Sur le toit de mon parapluie !

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off




Büyük, eski, eğri bir şemsiyenin çatısında…


“Hâlâ insandan, hüküm sürmesinden veya kurtuluşundan sözetmek isteyen herkesin, hâlâ insanın özünde ne olduğuna dair soru soranların, gerçeğe ulaşmak için ondan yola çıkmak isteyenlerin, buna karşılık bilgiyi bizatihi insanın gerçeklerine yönelten herkesin, antropolikleştirmeden biçimselleştirmek istemeyen herkesin, düşünenin insan olduğunu hemen düşünmeden düşünmek istemeyen herkesin karşısına, bütün beceriksiz ve beceriksizleştirilmiş düşünce biçimlerinin karşısına, felsefi bir gülüşten başka birşey çıkartılamaz.”


m.f.

(les mots et les choses)

Quantum Cafe

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Quanta | Comments Off








Eylem: -Şu dara sokulmuş halimizde bile neden herşeyi çözmüş bir rahatlıkta gibi bakıyorsun?


Banu : -Her şeyi çözemeyeceğimizi bildiğimden belki…

Tam olarak doğru biçimde kestiremediğiniz olasılığa fırsat vermek zorundasınız.

 Aksi takdirde, eğer zihniniz önceden hazırlarsanız, problemi çözemeyebilirsiniz.


Feynman ( Herşeyin Anlamı )

La Lettre

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off






Sınırın birkaç meridyen uzağından gelen mektubu açtım:


İlk dikkatimi çeken cümle şu oldu:

.


“İnsan ölümlü olduğu için ölmez. İnsan ölür, çünkü yaşayamaz. “




Ara Rengi Olmayan Skala

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Comments Off

kevserbanu_n.jpg

Siz hep dinlenmek için mi sanıyorsunuz uykuyu?

Kim yerleştirdi bunu aklınıza? Yok öyle birşey.

Uyku örtmek ya da açmaktan başka birşey değildir!


Zamanın Telafisi

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Comments Off

kevserbanu_saat.jpg


Günce Sayfaları’ndan…

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

kevserbanu_kahve.jpg

27 Ekim Çok Güzel Bir Gündü

28 Ekim Ondan Daha Güzeldi…

Sessiz Kafesten R’li Odaya

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

kevserbanu_b_r.jpg

SERENITY CAGE


Serenity Cage” adını vermiştim odama. Hemen koridor üzerinde, çok da güzel konumda değildi ama buranın en iyi yeriydi benim için. Küçüktü, sadece ben vardım ve aralıklarını daraltarak perdesinin gün ışıklarına sırayla izin vererek, gölgelendirerek içeri alırdım.

Gün boyu bilgisayar başında geçen vakit çoğunlukla hayal gezmeleriyle bölünüyordu. Söz dinlemez çocuk gibi maymun iştahıyla oradan oraya koşan, kayan, kaçan düşler gelip kısa süreli kargaşaya sebep olup sonra silinerek kaybolurlardı zihnimden.

Ben bu davetsiz misafirleri severim. Aslında ben gelecekleri zamanı bilemem ama onlar çağrıldıklarında gelirler. Bu durumda ben çağırdığımı bilmem, çağırmış olurum.

Ellerinde kanlı kılıçlarla döner gibi haksız bir savaştan ya da suçlarmış gibi geçmişimle beni, ya da tam tersi şehrayin havasında bir hareket, bir renklenme, bir coşma ile… Bu gelmeler bir münzevinin kutsal vakitlerindendir. Bazen de bir gevezenin yanındaki insanların gaybubiyetini hülyayla geçirerek unutmaya çalışmasıdır. Ama bu devinim kesinlikle ne halde, neyle, nasıl gelmişse gelsin doğal bir güzeldir.

SerentyCage“de sekiz ay kaldım. Sonra büroda yenilikler yapılmasının arkasından artık bir oda arkadaşım,
klimalı - hiç sevmem-, isteyeceğimden daha fazla aydınlık, içinde gölge oyunları olmayan bir odam vardı. Oda arkadaşımın da ad verip vermediğini bilmediğim ve muhtemelen vermediği odasından bu gereğinden fazla aydınlık odaya çok da isteyerek gelmediğini biliyordum benim gibi.

İlk günler birbirimize devamlı bu değişimi garipsediğimizi söyledik. Asında değildi benimki dürüstce. Ben değişikliği severdim. Gördüğümde değişim içimde de değişime sebep olabileceğinden benim için kıymetliydi. Benim kaygım yalnızlığımın, küçük bir çocuğun sakızıyla şişirdiği bir balon gibi saniyelik ömürle patlayışını seyretmiş olmaktı.

Aradan iki hafta geçti.
Ayrı kafes odalardayken zaten severdim R’yi ama şimdi daha da tanıdım. Aslında bir insanı tanımak için önce onun makosenlerinde yürümeyi bilmek gerek. Ama gün boyu aynı odada soluyor olmak tanımak için hiç de azımsanacak bir durum değil.

“Serenity Cage” yok. Ama sıcak bir dostlukla; benim ben, onun da o olduğu gerçek ve güzel bir sahne var.

Söylediğini anlayan, mukabelede yeni kapılar açan, “sence of humor“un tadını çıkardığım bir oda arkadaşım var şimdi. Hem yalnızken sadece kendimin refer ettiği yerlere giderdim. Şimdi R’yle beraber ya da birbirimizden aldığımız çağrışımla gidiyoruz gideceğimiz yere.

İşteki verimimin artması da sözkünusu tabii. Şimdi durmak bilmeyen hayal gezmeleri öyle sık sık olmuyor. Kaçık muhayyilem beni kolumdan tutup da götürmüyor artık her aklına estiğinde.

Artık klavye tıkırtılarına sevdiğimiz şarkıların hafiften sesi, minik şirin konuşmalar, bazen kıkırtılar bazen de -ki en sevdiğim yanı bu- tadından yenmeyen “felsefik çıkarım oyunu” başlığı altına rahatça alabileceğimiz diyaloglar geliyor.

Yeni bir “Serenity Cage” değil burası, hatta ismi de yok. Belki “klimasından sol yanımın tutulmasına sebep olan kocaman oda” ya da “gereğinden fazla aydınlık olan kafes” olabilir ama herneyse işte…

*


R!

Ben seninle birbirine bakan balkonlarda oturmayı ( karşılıklı çalışma masalarında olmayı) ve aynı sokakta yaşamayı ( aynı odada çalışmayı ) sevdim. Michetti’ye yazılan mektuptaki gibi “fincanlarda sevdiğimiz içecekler tüterken ve sanki havaya zekalarımızın sıcaklığı yayılıyormuş gibi gelirken” bu duvarlar arasında hep böyle oluruz diye umuyorum.



***
Not1: Yalan olmasın, odada bu hafta boyunca sadece iki kişi değiliz. Diğer bir iş arkadaşımızın izni sebebinden günde sadece dört granül yem yiyen turuncu balığına da bakıyoruz.

Not2: Yaptığımız işin mahiyeti klavye tıkırdatıp hayal kurmak ve sohbet etmek değil. Bunlar monoton günün içindeki kıpırtılar olduğu için yazıda bahsolunma hakkını ön sıralardan elde etmişlerdir.

Not3: İsteyince her yer “Serenity Cage” olurmuş.

Not4: Ve tatlı arkadaşım R; uzakta da yakında da daim kalsın dostluğumuz dilerim, şimdiki tadına tat katarak.

La Solitude

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

” Şükürler olsun yalnızlığa. Yapayalnız olayım. Şu varlık örtüsünü düşüreyim, fırlatıp atayım, küçücük bir solukta gece gündüz değişen bulutu, bütün gece boyunca, bütün gün boyunca.

Burda otururken değişiyordum. Gökyüzünün değişmesini izledim. Bulutların yıldızları kaplamasını, yıldızları özgür bırakmasını, sonra yine yıldızları kaplamasını gördüm. Artık onların değişmesine bakmıyoum şimdi. Şükürler olsun yalnızlığa ki gözün baskısını kaldırdı, bedenin yakarışlarını, tüm yalanlar ve söz dizileri gereksinimini kaldırdı.

Söz dizileriyle tıka basa dolu defterim yere düşmüş; gündelikçi kadın, tan ağarırken yorgun argın gelip kağıt parçalarıyla, yırtık tramvay biletleriyle, yumrulup atılması için çerçöp arasına, oraya buraya fırlatılmış notlarla birlikte süpürsün diye, masanın altında duruyor.

Ay için düzenlenmiş cümle neydi? Ve aşk için düzenlenen? Ölüme hangi adı vereceğiz? bilmiyorum.

Sevgililerin kullandıkları türden küçücük bir dil gerekli bana.

Bir odaya girdikleri, annelerini dikiş diker buldukları, parlak yün ipliği parçasını, bir tüyü, bir basma şeridi aldıkları zaman çocukların söylediği tek heceli sözcükler. Bir inilti gerekli bana; bir haykırış. Fırtına, bataklığı geçtiğinde, hiç kimseler aldırmaksızın uzandığım o hendekte beni süpürdüğünde, sözcükler gerekli değil. Düzenli hiçbir şey. Tüm ayaklarını yere basarak inen hiçbir şey. Yabanıl bir ezgi ve yapay söz dizileri oluşturararak göğsümüzde sinirden sinire parçalanan, uyum ortaya koyan o ses uzanımlarının, o hoş yankıların hiçbirisi. Cümlelerle işim bitti artık.

Nasıl da kat kat sessizlik; kahve fincanı, masa. Kazığın üzerinde kanatlarını açan yapayalnız deniz kuşu gibi kendi kendime oturmak nasıl da kat kat iyi. Bu yalın nesnelerle, bu kahve fincanıyla, bu bıçakla, bu çatalla, kendine yeten şeylerle, ben de kendim olarak burada sonsuza dek otursam. Gelip de dükkanı kapayıp gitme zamanı olduğu üzerine uyarılarınızla üzmeyin beni. Seve seve bütün paramı verirdim, beni tedirgin etmeyesiniz diye; bıraksanız oturayım, oturayım sessizce tek başıma.”

Dalgalar (V. Woolf)

Hindu Öğretilerine Giriş’ten…

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya | Comments Off


“Eğer fikir, doğru ve yeterli olduğu ölçüde, nesnenin doğasından birşeyler paylaşırsa, bunun nedeni aslında bizzat nesnenin fikrin doğasından birşeyler paylaşmasıdır.”


René Guéno

Bir Huylanışın Öyküsü

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, CurnalAtopya | Comments Off

İLHAMİ ÇİÇEK’TEN


kendini bildi bileli
yalnız
konumuyla ilgili yalnızlığında
gerçekten yalnız olduğunu sanarak
çıldıran
korkunç kalabalık bir adamdı dünya

no wonder you are always lost

Posted in Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Musica, PlAtopya | Comments Off

tasdik memuru imzalayıp türkiye’ye gönderirse o belgeyi, bu ülkeden çıkabilirsiniz, dedi komiser.
beck ve ben dirac’ın yanına uçacaktık.

duvarlarını sevdiğimiz resimlerle süslediğimiz, mektuplarımızı yazdığımız, içinde hayal gemisi düzeneklerini yapıştırdığımız evlerimizin bize sonsuz gelen sekînetinden çıkmaya daha hazır değildik.

aslında hiç ama hiç keyifte de değildik.

biz gidiyorduk.

sarı, çok üzgün, olmadık bir mevsimde.

üstelik şehre daha yılın ilk yağmuru bile yağmamıştı.


banu / kapitalinkuzeyburculimanı