Banu: Nasıl okursun kitapları sen? Papatya falı bakar gibi mi?
Almıla: O da ne demek?
Banu: “Hmm. Burası güzelmiş o halde bu kitabı sevdim.” demek ve iki satır sonra da “Aaa… Olur mu? Yok, ben böyle düşünmüyorum. Bu kitabı sevmedim” demek. Sen kitabı böyle okuyor olmalısın.
Laçin: Katre sorguna sonra devam etsen de ayakkabılarını neden çıkarmaya çalıştığını söylesen?
Banu: …
Almıla: Katre’de ayak çıplak, yüz hoşbaht oldu.
Banu: Toprağı hissetmek istedim. Burada bana bulaşmasını istediğim doğallık var. Aaaa… O da ne? Ahhah… Ne güzel! Almıla bu karşımıza çıkan ne renk böyle?
Laçin: Katre buna biz yeşil diyoruz, bildiğin yeşil diye de cevaplayabiliriz soruyu.
Banu: Ah harika bir manzara!
Almıla: Yonca tarlasına çatınca bu tepkiyi veren ilk kişisin Banu.
Laçin: Ya da taşa toprağa ayakkabısız basıp ussuzlanmakla mı ilgisi var bilemicem.
Banu: Almıla sen git papatya topla. Laçin sen de sus ve dört yapraklı yonca ara. Bu güzelliğin tadını yalnız çıkarmalıyım.
Laçin: Sana ait reenkarne miladının öncesinde inek olduğunu düşünmeye başlayacağım şimdi. Bir yonca tarlasına böyle muhabbet nasıl açıklanacak yoksa?
Banu: Kurutulmuş yonca burmasının tadı da bu tablo gibi güzelse bu olasılığı dikkate alabilirim. Hem simgesel kutsallıkla olan ilintisi de fena fikir olmadığını düşündürüyor. Yeri gelmişken öğrenin hem, inekleri severim :) Hindu öğretisinde tüm canlılar kutsaldır ve dokunulmazdır. Canlıları her zaman öldürmekten kaçınmak olanaksız olduğundan kozmosun anne merhametinin ve bereketin simgesi olarak ineğe özel bir anlam vermişler ve ona saygıyla tüm yaşama saygı göstermişlerdir.
Laçin: Pes ediyorum.
Banu: Antik Germen’de de ormanlar kutsaldı ve ormandan faydalanmak gerektiği için bu kutsallık nişanı bazı ormanlara simgesel olarak verildi.
Almıla: Banu haklısın bu görüntü tablo gibi cidden.
Banu: Görüntü değil de görüngü diyorum ben. Şu an tam olarak böyle düşünüyorum.
Laçin: İyi de gerçek bu, niye görüngü olsun?
Banu: Güzellik gelince gerçeklik gidiyor, gerçeklik gelince de güzellik gidiyor sanıyorum ben bazen. Ya da nerdeyse buna inanacak oluyorum. Güzel gerçekle bağlantıyı koparmaya muktedir çünkü. Görüntüyü görüngü yapmaksa onun için işten bile değil.
Laçin: Banu gözlerini kırp artık, ben yoruldum yahu.
Banu: Bu her zaman olan bir şey değil. Tıka basa metal nesnelerle düzensizce doldurulmuş bir dolabın kapağının açılmasıyla yere inenlerin çıkaracağı gürültüyle, bu görüngüyle karşılaştığımda kalkanlarımın aklımdan düşüşünde çıkardığı gürültü aynıdır. Nasıl gözümü kırpayım?
Almıla: Bu dökülmelerde kırılmalar da oluyor mu?
Banu: Hem de nasıl!
Laçin: Hey deliler! Burada dört yaprak bulamıyorum ama papatya vereyim bir sana, bir de sana…
Banu: Papatya işi Almıla’nındı :P
Almıla: Banu cidden öyle mi okuyorum ben? Papatya falı bakar gibi?
Laçin: Sevdim kitabı, sevmedim kitabı, sevdim kitabı, sevmedim kitabı… Bence Banu sana Cervantes’i anlamamışsın demek istedi.
Katre: Dulcinea’yı ilk Cervantes mi söyledi yoksa Mağribli Seyyid Hamid mi, bilmiyoruz. Ben Almıla’nın her okumayı papatya falıyla yaptığını düşünüyorum. Demek istediğim bu.
Laçin: Vicdansız Banu.
Almıla: Vicdansız Banu.
Laçin: Hangimize Dulcinea rolünü verirlerdi dersiniz?
Banu: Bana! Hatrıma değemezsiniz, vicdanlı olan sizlerdiniz! Bu rolü bana bırakmanız gerekecek bu durumda.