Archive for Haziran, 2007

s.o.s

Posted in Bâd-ı Hevâ | Comments Off

فدعا ربه انى مغلوب فانتصر

Ayna

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Comments Off


” Aynaların dünyası ile insanların dünyasının birbirlerinden ayrı, bölünmüş olmadığı bir çağda, bir gece, ayna halkı dünyayı işgal eder. Çıkan savaşın sonunda, Sarı Sultan’ın büyü gücü sayesinde ayna halkı alt edilir. Sarı Sultan, işgalcileri aynalara hapsedip, bundan böyle insanların hareketlerini taklit etmekle cezalandırır. Artık ayna halkı, insanların kölesi, yansımalardır. Ama bir gün gelecek, büyü bozulup, ayna halkı da özgürlüğüne kavuşacaktır” (*)

(*) Gerçeklik kavramının bilinen sınırlarını esneten Borges’in bir hikayesi

“Niçin”li Alem

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | No Comments »


“Neden demir ağlamıyor, taş çıldırmıyor, hava yalvarmıyor da , insan….”

Being, time and Dasein

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 21 Comments »


“DİL VARLIĞIN EVİDİR”

Heidegger

We are all prisoners!

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Quanta | 13 Comments »


Kıpır kıpır bir zeminde dengede durma ve elindeki yükü düşürmeme durumu bize başarı hazzını şüphesiz verecektir.

Ama “birden fazla yükü taşımak bu hazzın o kadar katını verecektir” sonucuna götüren bir tutum, “bir ağrı kesici ağrımı hafifletiyorsa birden fazlası beni daha iyi yapacaktır” düşüncesinden farklı değidir.

Biz dengede durmanın ve yükü düşürmeden taşıyor olmanın sarhoşluğunda seviniyoruz.

Halbuki hapsoluyoruz.

Yükler arttıça gerçekle aramıza ağlar örülüyor. Kendi kendimize küreye dönüştürdüğümüz ağda her geçirdiğimiz saniye demirden bir örümceğin midesine doğru ivmelenen bir düşüşe denk geliyor.

Hepimiz uzay ve zamandan örülü bir ağa takılı kalmış mahkumlarız.

Özgür başladık ama yükleri artırdıkça hapsolduk.

Yükler bizim oldu. Ama onlar yüzünden mahkumuz!

Aklımın Kedisine Rağmen Saat Yedide Kütüphanede

Posted in Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Comments Off

234884198_68471565ff.jpg



Rüzgar sırtımdan yaklaşıp aniden boynuma sarılıveriyor. Sonra çözülüveren bir fular gibi akarak uzaklaşıyor. Tam karşımdaki gölgeler içindeki yüzlere sürünerek geçiyor.Yüzlerin tepkisi benimkiyle aynı. Serinliği duyduğumuzda hepimizin yaptığı gibi…Nefesleniyorlar daha derin…


“Demek ki” diyorum “Burada aynıyız“.

Biraz tedirginim. Aklımdaki kalabalığı atmayı başaramadım ki başlayayım okumaya.


Tekrar göz gezdiriyorum onlara. Gülümsüyor Ayça, “Hadi ama!” diyor.


Ona baktığımı nerden biliyor?


Burada da aynıyız diyebilirim. İnsan üzerine dokunan bakışı duyabilir sessizliğin pelerinini üzerimize örttüğü böyle anlarda.


Kaldırıyorum yüzlerce kişinin dokunduğu kütüphane kitabının kalınca kapağını.

Okumadan önce kitaptan bahsediyorum. Neden önemsediğimi kolayca seçildiği düşünülebilecek basit cümlelerle anlatıyorum. Bunları rahatlamak için yapıyorum, aklımı meşgul ederek çıkarmaya çalışıyorum hırçın bir kediyi oradan.


Konuşma kabiliyeti bize aklımızdakilerden kurtulmayı denemek için mi verildi yoksa?

Besim kalkıp uzanıyor masaya fısıltıyla; “Sabırsızlanıyorm” diyor.

Burada aynıyız. “Ben de sabırsızlanırdım” diye geçiriyorum girenin çıkmadığı bir dağınık oda olan aklımdan.

Başlıyorum okumaya. Önce sesimi dinliyorum okurken. Sonra ben de anlamıyorum neler olduğunu. Aklımdaki kapıdan çıkmak istemeyip tırmıklarıyla çeperlere sarılan kedi, yumuşakça tırmıklarını çekip yumuşak patilere dönüştürüveriyor.

Ben kendimi Octave Feuillet’in hüznün esiri kahramanlarına veriyorum tamamiyle. Sanırım o anda hepimiz bunu duyuyoruz. Okuduğumu o anda yaşadığımı duyduğumdan olsa gerek ağlayan genç adamın sözlerini okurken sesim kendiliğinden titreyip, yaşlı bilgeyi okurken plansız kendiliğinden değişiyor, kaşlarımı çatıyorum. Okuyorum, okuyorum…

O sırada çok şeyle değişemeyeceğim tatlı bir an yaşıyorum. Bu duraklamam bir nefes alma arası…

Gözlerimi kaldırıp bakıyorum Ayça, Besim, Defne, Erdem hepsi pür dikkat dinliyorlar. Burada da aynıyız. Hepimiz ince ve kırılgan bir dille söylenmiş bestesini dinliyor gibiyiz yazarın. Novalis’in mavi çiçeğini nerdeyse bulacağız ya da Stella’nın sesini duyuyoruz.

İşte tam o sıra aklım geri karışıyor. Çünkü akşama yaklaşan günün turuncu,sarı, hardal ışıkları hemen arkamdaki pencereden eğlence arayan rüzgarın koluna girip yüzlerimizde gölge oyunları yapmaya geliyorlar koşarak.

Orada benden başka bunu gören yok. Akşamın turuncu etekleriyle odaya girişini eteklerinin yere sürünüşünü seyrediyorum.

Burada aynı değiliz. Onlar bunu görmüyorlar.

Bir kaleideskop gibi… Yinelenen şekiller var renk renk. Sonra deniz kabarıyor. Kumsaldaki şekilleri, renkleri silip çekiliyor evine. Rüzgar hızla gelip yeni izler çiziyor, ışık yeni renkler veriyor sonra.

Bunların hepsi kütüphanenin bize ayrılan küçük odasında yüzlerimizin üzerinde oluyor. Gördüğüm tablo dinginliğimi bozuyor, sesimi tekletiyor. Aklımın kedisi tırmıklarını çıkarıyor tekrar.

Işığın nasıl da dokunduğu yere renk verdiğini düşünüyorum. Akşamın ışıklarının yerde , raflarda masada yansımaları pır pır kanat çırpıyor.

Işık olmasa hayatın rengi de kaçar mı?

Bu karşımdaki dört güzel yüzün ışığı almayan gözleri hayallerinden de rengi siliyor olabilir mi?

Düşünüyorum, düşünüyorum.. Okuyorum Feuillet’ten satırlar.Ama düşünüyorum…ilk günbatımı renginin odaya girişiyle benim kendi sesimi dinleyişim alıp şapkasını çıktı açık pencereden çünkü…

Octave Feuillet’in son kahramanı da kahırdan ölürken, görmeyen gözlerinde yaşlar vardı Defne’nin. Sanırım ışık denilen şey benim bildiğimden farklı. Onun görmeyen gözlerinden ışık akıyor. Onun ışıksız sandığım penceresinden akıyor.Karanlıktan ışık doğuyor. Öyle hassas ki… Sarılıyorum kalkıp masadan.

Tam o sıra söylüyorum kendime;

Her akşam yedide, kütüphanede, bize ayrılan odada olacağım. Işığın mahiyetini çözme kaygısından tamamiyle uzakta… Sesimle taşıyacağım kelimeleri onlara.

Gözleriyle değil kulaklarıyla okuyacaklar.

Bu sırada ben ne halde olacağım, onu hiç bilemiyorum işte…


Essai sur les Phenomenes Extremes

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

Eskiden yolculuk yapmak, bir yerde olmanın ya da hiçbir yerde olmamanın yoluydu. Bugün, bir yerde olma duygusunu hissetmenin tek yoludur. Kendi evimde, her türlü enformasyonla bir yığın ekranla çevrelenmiş olarak, hiçbir yerde değilim artık.

.


KÖTÜLÜĞÜN ŞEFFAFLIĞI

-La Transparance du Mal-

Jean BAUDRILLARD

“Nesne,Soru İşareti, Özne” Yolu Nereye Gider?

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

508109423_34c7144eec.jpg




Aslında kendimize sorduğumuz sorulardan daha fazlası değiliz hiçbirimiz.



Akordiyon Sesiyle

Posted in Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, Musica | Comments Off

Çarşamba sabahları gelirdi.  Biz ona hayret ederdik; incecik bluzu, çorapsız ayakları, mavi terliklerine… Soğuktan yanakları kıpkırmızı olurdu. Portakal saçları upuzun, bakımsızdı.  Günü ve saati belliydi ama biz hep unutup ancak onun sesini duyunca pencereye koşardık. Ofisi görmeliydiniz. Herkes pencerede kendini kaybedip onu dinlerdi. Belki birkaç dakikalıktı bu sahne. Ama mükemmeldi.


Akordiyonu kırmızı siyah.  Dalgındı. Uzaklara bakarak çalıp söylerdi. Sesi güzel denilemezdi ama öyle bir kırılganlıkla söylerdi ki o sokağın köşesini döndükten sonra bizim hala pencerede öylece kaldığımız olurdu.


Sevdiğimiz şarkılarla girerdi bizim sokağa, unutmazdı hiç.

Avucuna verilecek bozuk paraları cebine utanarak atmak için yine gelirdi. Gülmezdi. Bazen duymazdı hatta.

- Hajna! Hajna!

Yeni şarkıya geçmeden seslenmeliydiniz, geçip gitmeden bu sihirli parmakların sahibinin hakkını vermeliydiniz.

Sonra gelmez oldu Anıttepe’ye. Bir süre sonra da işten ayrılınca ben, onu göremedim aylarca.


Dün sabah yatağımdan onun sesiyle kalktım. Evimizin sokağından geçiyordu Hajna! Koştum. Bakıyorum, kimseyi göremiyorum. Diğer pencereye gidiyorum, yetişemiyorum. Başka çarem yok. Asansöre attım kendimi hemen apar topar üzerime birşeyler alıp.

Sokağın sonunda uzun, eski bir etek. Upuzun turuncu saçlar.

- Hajnaaaa!

Döndü. İlk defa da güldüğünü gördüm. Yine çıplak ayaklı. Bu kez benim de çoraplarım yok. Ben titriyorum , o hissetmiyor sanki soğuğu hiç. Yanında  genç bir adam var. Bu kez akordiyon onun elinde. Hajna artık sadece şarkı söylüyormuş. Yakında evleneceklermiş.


Eski ofistekileri soruyor. “Herkes başka şehirlerde” diyorum. Onlar da gideceklermiş ülkelerine.

Benim her çarşamba ondan istemekten bıkmadığım şarkıyı söylemeye başlıyor. Jeno da çalıyor Hajna’nınki kadar ince parmaklarıyla.


Uzaklaşıyorlar. Şimdi hem güneş, hem yağmur var. Yine onlar köşeyi dönene kadar  bakıyorum. Sonra ses kaybolana kadar. Sonra getirdikleri bahar havası onların arkasından sokağı terkedene kadar.


Yazmak / Ölmek

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

Beni Öldürün Diye Yazmak İstiyorum Ben

Rahat rahat ölmek için neresi var?

Bulamıyorum. Ah, ben kendime ağlayacak bir yer bile bulamıyorum.
İstediğim kadar konuşup, istediğim kadar çizip, bunları istediğim akdar israf edip içinde koca bir hayalimi anlatan kağıdı avcuma sığacak kadar buruşturduktan sonra atabiliyorum.

….

Ama istediğim zaman ölemiyorum.

….

Beni öldürmeniz için yazmak istiyorum ben aslında.

Yazdıklarım boyunlarından ince bir iple tavana asılmış su torbaları olsun istiyorum. Kelimem okuyucuyla buluştuğunda bir sopa vurulsun kalbine su kesesinin. Islansın gözüne söylediğim değen okuyucu. Benim hayalini kurduğum yağmurların altında kalmış gibi ıslansın, uyansın. Dentirit akson, dentirit akson… Dolaşsın “uyanma” içinde…

….

İşte bu benim ölmem demek olacak.

Ölmek için yazmak istiyorum.

Hiçbiri bugün olmayacak.

Ben su keseciklerini tavana asamayacak kadar çocuğum bugün. Şimdilik ancak uyuyarak ölebilirim..

Yazmak? Çizmek? Ya Da Her İkisi? Ya Da…

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 3 Comments »

323027190_a804efc2f1.jpg

BİR KALEM ÇİZDİM

YA DA KALEMDEN BAŞKA HERŞEY


.


Paul Valery için şiir ses ve anlam arasındaki tereddüttü.

Söylenmiş (yazılmış) ve görülmüş arasında da tereddütlerin varlığından bahsedebilir miyiz?

Ben bahis edilesi gördüğümü şöyle örnekleyeyim;

*Ben size burada gülen bir çocuk olduğunu yazsam,bunun ardından düşündüğünüze birinci ilk yargı desek.

*Sonra neşeli bir çocuk resmi göstersem,bundan sonra düşündüğünüze ikinci ilk yargı desek,

*Sonra da üzgün bir çocuktan iğreti, yapmacık bir gülme istesem ve o resmi size gösterdikten sonraki düşündüklerinize de üçüncü ilk yargı desem…

Sizce sadece gündelik dille kısa yoldan sarfettiğim cümle yeterince karşıladı mı gerçeği? Ya da tam olarak ne olduğunu?

Neden daha açıklayıcı değildim? Belki de bir sanitmetrekareye sığacak kadar alanımmız var ve ben buraya ancak bu cümleyi sığdırabildim. Bu alana kasdettiğimin resmini bıraksaydım daha anlaşılır olacaktım.

Yüksek görüş ve duyuş parçalanmış kelime ve resim ve ses parçacıklarını değişkenler olarak alır. Ve taşınabilir yetideyse yüksek anlayış mertebesine taşır. Kelime, resim ve ses parçacıklardan başka şeyle rdeğillerdir. Bazen tek başına bir fraktal gib bütünü bağırarak söylerler. Bazen de bu parçaların her biri yeni bir yanlış yargı demek olur ayrı düştüklerinde.

Burada endişem resme yücelik verdiğimin ilanı değil.

Konuşmak görmek değildir diye başladık. Foucault, “Ve de tersi” der.Yani görmek de konuşmak değildir. Ters,nir bir denklemdir bu.Üstün seçenek arama kaygınızı burada unutmalısınız. Yerinde yapılacak tercihler üzerine düşünmelisiniz.

Gerçek olanın ilanı tek ve alışılmış yöntemden çok uygun yöntemin incelikle seçilmesinde ve gerekiyorsa yardımın alınmasıyla, kalemi tutanın kendine uygun anlatma yöntemini kullanışıyla bulanıklıktan çıkacaktır.

Aslında benim burada yazdığımdan ya da söylediğimden daha gerçek olan yukarıdaki resmettiğim kalemden başka birşey değildir.

Ne yazı herşeydir, ne de resim. “Her şey” dediğimiz şeyi bu kalem dediğimiz araçla yazarak ya da çizerek anlatma çabasında ise sonsuza kadar serbestiz.


HUZUR

Posted in Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Comments Off

Gerçek işte bu” dedi. Uykuya daldı gülümseyerek.


i am sailing

Posted in CurnalAtopya, KreAtopya | Comments Off

kevserbanu_gemi.jpg

Bugün işte oturdum, hayal gemimi çizdim. Sonra onunla uzaklaştım kendimden kendime…


ilona’ya

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ | Comments Off

Ne yağmur vardı o gün.


Ben çıldırasıya bir kıskanmışlığın içinde olmam gerekirken, gidişine üzülüyordum. Annen, baban kimsen yoktu. Çamura boyanan paçalarımızı, sırılsıklamlığımızı hiç düşünmediğim o sırada, gidişine son şahit bendim.

Kırmzı bir mont vardı üzerinde. Yüzün öyle renksiz di ki… “Amanda ne kadar beyazsınız bugün, elbisenizi boyamak için damarlarınızdaki kanı mı kullandınız?” desem güler miydik? Kalan son birkaç damlanı da bileklerinden bırkacağını bilmiyordum daha. Her  zamanki gibi keskin zekanı yalanlamaya/gizlemeye çalışan yumuşak renkli gözlerinle ve düşmüş omuzlarınla sessizdin.

….

İlona!
Trieste’ye gidiyordun.


Ah, Benim doğmak istediğm şehre ölmeye mi gidiyordun?

..

Benden on yaş büyüktün ama işte tam o sırada yağmur altndaki istanbul’da sen savunmasız bir çocuk gibi mahzun bakıyordun. Sana tecrübeli bir insandan çıkması daha uygun duracak bir ses tonuyla konuşuyordum:

“Trieste Joyce Museum’a git olur mu? Grotto Gigiante’ye de… Sonra Ettore Majorano hakkında da senden geri dönüş bekliyorum.”

Kendime biriktirdiğim Trieste notlarımı avuç avuç eteklerine döküyordum. Ben emeğime hiç kıyamam halbuki.

….

Gülmek yanaklarını acıtan bir eylem miydi? Hiç gülmezdin. Neden ben sana bunları anlatırken mahsun çocuk halinden sıyrılıp yüzünde yılların izlerini taşıyan bir kadını içinden gün yüzüne çıkarıp gülümsüyordun? Ah neden canın yanarmış gibi gülümsüyordun, İlona?

….

Arkasından o yıl İstanbul’da neredeyse yalnızdım ve sık sık “Keşke burada olsaydın” dediğimi inkar edemem.

“Demek ayırabileceğini düşünüyorsun
Cehennem ile cenneti?
Mavi gökyüzü ile acıyı ayırabilir misin?
Yeşil kırları soğuk çelik raylardan ayırabilir misin?
Peçe ardındaki gülümsemeyi?
Ayırabileceğini mi düşünüyorsun?”

….

Yedi tepeli şehri yedi minareyle, yağmurun durmadan yağışını damlalarla, kendimi konuşan damlayla anlattım. Geleceği hissetme yetim olsaydı sanırım o damlalar yağmur damlası değil bileğinden akan  kan damlaları olurdu. Bilmiyordum oysa ölmek için Adriyatik kıyısıda küçük bir şehri seçeceğini. Nereden bilecektim? Orası benim rüyamdı.

….

İstanbul’a cansız dönüşüne şahit olamam İlona!  Bağışla beni! İçimdeki sızlamayı tarif etmeye çalışmayacağım, o kadar güçlü değilim!

Ah benim Sevgli İlona’m. Sevgili Filozof’um! Sanki gerçek ablam.


Hangi yazarındı bu söz?


Felsefe..Göğü zıpkınlamak işi. İşin keşke felsefe değil de topağı bellemek olsaydı!”


Hayat Taşan Ev

Posted in Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

Basil Bey: Asıl adı Kulekapı Mevlevihanesidir, Banu.

Banu: Enmondo de Amicis’n tarif ettiği yer de orası,değil mi?

Peyker Hanım: Evet , onun ve Theophile Gautier’in.

Basil Bey: Ama orada Beyoğlu Mevlevihanesi diye geçer. İstanbul’da sadece bu mevlevihane olduğu gibi korunmuş br anıt özelliğindedir.

Banu: Anladım.

Basil Bey: 1975′de halkın istifadesine tekrar açıldı. Sultan II. Bayezid zamanında İskender Paşa’ya verilmiş, sonra Mevlana’nın torunu Sema-i Mehmet Dede orayı mevlevihane yapmış.

Banu: Divan Edebiyatı müzesi?

Basil Amca: Evet o da orada. Ve İbrahim Mütefrrika ve Şeyh Galib.

Peyker Hanım: Galip Caddesi üzerinde zaten.

Banu: Knut Hamsun’un  İstanbul’a gelir gelmez ilk ziyaret ettiği yerlerdenmiş.

Peyker Hanım: Ya kediler? Onlardan bahsetmeyecek misin?

Basil Bey: Onlar kedi değil, başka birşey bence :)

Banu: :) Hareket eden tombul tüy yumakları mı , derviş mi? :)

Basil Bey: :)

***

Banu: İlk geldiğim gün de Galata’dan bahsetmiştik Basil Amca.

Peyker Hanım: Evet, öyle olmuştu.

Banu: Neden Pera(Karşı) adı verilmişti oraya, neden Arap Camii deniliyordu San Domenico Kilisesi’ne fetihten sonra?

Peyker Hanım: Fatih neden Floransalılar’ı desteklemişti Cenevizliler yerine?

Banu: Ah evet, ne güzel gündü değil mi? Ne çok şey öğrenmiştim.

Fatih’ in tarihçisi Tursun Bey  “Eğer İstanbul’ dan Frengistan’a geçmek

istersen kayığa bir akçe ödemen yeter.” diyordu, Galata’yı kasdedip.

Peyker Hanım: Unutmuyorsun.

Banu: Unutmam. İlk geldiğim günü hiç unutmam :)

Basil Bey: Biz unuttuk mu sanıyorsun a kızım?

Peyker Hanım: Ah yalnızlık nedir iyi biliriz biz. Öyle yalnızdık ki bu gördüğün küçük ev ulaşılmaz  bir dağ başındaymış da içine rüzgarlar girip çıkıyor sanırdın.

Yalnızlık çok kötü kızım, çok kötü. Anlamazsın sen daha.

Banu: Ama Peyker Teyze, Basil Amca var.

Peyker Teyze: A deli kız sen onu benden ayrı biri mi sanırsın? Yıllar önce müslüman olup da geldi ülkeme. Sonra ben girdim hayatına… Daha sonra o ben oldu, ben de o…

Banu:

***

Basil Bey: Bir gün kapımız çalınıverdi. Geldin.

Banu: Hatırlıyorsunuz :)

Peyker Hanım: Ya… Heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatıyordun. Elinde kalem, kağıt…

Basil Bey: Biz seni hiç dinlemedik, öyle sevinmiştik ki kapımıza can geldi diye. Seni duyamayacak kadar sevinmiştik.

Banu: Bundan hiç bahsetmemiştiniz bana. Ne sevindim şimdi ben:)

Basil Bey: Banu kızım, sen bize gelmiştin ya, yalnızlığımız buhar oluverdi gibi duymuştuk.

Banu: Ama ben öylesine….

Basil Bey: Şşt..”Öylesine” diye birşey yok.

Banu:

Bana yeşil bir peynir ikram etmişiniz.

Basil Bey: Yememiştin.

Banu: :)

Sonra başlayıvermişti Galata bahsi…Gözlerimi kırpmadan dinlemiştim sizi…Sonra da peşinizİ bırakmadım zaten :p

Peyker Hanım: Hep gel, olur mu?

Basil Bey: Hayat ver bize.

Banu: İyi de Peyker Teyze, Basil Amca… Şu evin güzelliğine bakın.

Penceresinden çiçekler taşıyor. Hayat akıyor dışına…

Basil Bey: Öyle değil Banu kızım… Biz onlardan hayat bulmak için bakıyoruz onlara… Ömrümüzün belki son deminde hayat dileniyoruz onların renklerinden, yapraklarından.

***

Peyker Hanım: Bunu bize mi getirdin?

Banu: Ah evet.. Ama ben bu işlerde iyi değilim, beğenmezseniz hiç darılmam.

Peyker Hanım: Olur mu öyle şey hiç?

Basil Amca: Mmmm… Ben yedim bile, mis mis :)

Banu: Fırındayken o, arkadaşım Mirza’yla konuştum. “Güzel olmazsa

götürmeyeceğim” dedim. Bana cesaret verdi, “Yaparsın, hadi bakiiim” dedi:)

Basil Bey: Yapmışsın işte…

Banu: İlk defa çok kötü olmadı :p

***

Konuşmalar, konuşmalar…

***
Peyker Hanım: Güle güle . Yine gel.

Banu: Ah, gelmem mi? Bu sizin aklınıza gelmeden, ben kapınıza gelirim.

Zili çalmam, tokmağı vururum. Önce güzel çiçek kokusunu içime çeker sonra tokmağa dokunurum.

Peyker Hanım: :)

Banu: Öpmedim sizi?

(Sabun kokulu hayat yorgunu ellerden öpüyorum. Alnımı serinletiyorum sonra

da.)

Banu: Hoşçakalın

Basil Amca: Güle güle yavrum…

(El sallıyorum.)

***

(İki basamaklı girişi geçtim, düşündüm. Ne mutluydum. Onlardan sıcaklık,

aydınlık , nem alıyordum baktıkları kırmızı çiçeklerin yaptığı gibi..

Onlar hayat bulmak adına yaptıklarını söylüyorlar, yok öyle değil.

Hayat o küçük evin içindeydi. Ben hayat buluyordum onlardan..Pencerelerindeki

kırmızı çiçeklerin bulduğu gibi…)