Archive for Temmuz, 2007

Puslu Kıtalar Atlası

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 18 Comments »

düş

Dünya Bir Düştür.
Ama Düşlere Dokunmak Mümkün Olabilir mi?
Tarihi bir kitab okuyacak olduğunuzu sanıyorken daha önsözde uyarınızı alıyorsunuz: “Bu bir tarihi roman değildir.” Fantastik yeni bir dünyaya girerken şu cümlelerle başlıyor kitap:
“Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı kâinattan 7079 yıl, İsa mesih’ten 1681 ve hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.”
Buradan itibaren Atlas Vacui’nin sayfalarının içine, Uzun İhsan Efendi’nin düşlerine,Kubelik’in testeresinin dişine, bir zaman makinasının aynasına, barbut oynayanların akıl karıştıran hileli sehbasının üzerine, boşluk imal edecek bir atölyeye düşüveriyorsunuz. Her köşede dilenciler, uzak bir köşede de girdiği her çatıya yıldırım düşüren “Dertli” var.
Bilgi arayışının boşlukla özdeşleşmesi, kitap boyunca uyuyan bekçinin son bölümde gözlerini açması, kuzeye secde edenler, boşluğun hammadesi uğruna verilen emekler, pi sayısının küsüratının casuslukla ilintisi,kehanet saatini kurgulayan büyük mehdi planı, René Decartes’ın kitapta Rendekar diye bahsedilişi, Yöntem Üzerine KOnuşmalar’ın Zagon Üzerine Öttürmeler diye anlatılışı, Uzun ihsan düşlerken İhsan Oktay’ın yazıyor oluşu… Hepsi içiçe örgülerden dokunmuş bir masal oluveriyor.
Uzun İhsan Efendi kitabın çekim alanının düzlemi eğrilttiği yerde duruyor. Sonra içiçe olay örgüsü okuyanın elinden tutup onu kendi istediği yöne çekiyor. Uzun İhsan Efendi’nin oğlunun adı Bünyamin. Bünyamin’in anlamı yazı yazan sağ el ya da yazarak yaratılmış oğul anlamında. Ona şöyle diyor:
“Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklaırma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma!”
“Kendisinden düşler yarattığım boşluğun atlasını, Atlas Vacui’yi bu yüzden yazdım: Sen okuyasın diye değil, yaşayasın diye.”
Onun sözlerinden başka bir alıntı da şöyle:
“Sizler, hepiniz, içinde yaşadığınız dünya, Konstantiniye, her şey, sadece ve sadece benim düşüncemde varsınız. Düşünüyorum, ama sadece ben var değilim. Düşündüğüm için asıl sizler varsınız; sizler ve içinde yaşadığınız dünya.”
Düş kavramının yoğrula yoğrula şekil değiştirdiği kitaptan bir de şu alıntıyı eklemeliyim:
“Bilge demkeşin anlattığına göre, fî tarihinde çok uzak bir ülkenin padişahına gelen kâhinler ona ülkesinin büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu söylemişlerdi. Sözkonusu tehlike ise, bir yıl sonra doğacak olan ve kurduğu düşlerin hepsi bir anda gerçeğe dönüşüverecek bir çocuktan ibaretti. Öyle ki, çocuk eğer başkentteki bütün evlerin altın olduğunu düşünürse, evler gerçekten o anda altın oluverecekti. Bununla birlikte eğer padişahın fakir olduğunu düşünecek olursa sarayları, köşkleri, atlasları ve altınları o anda hiçliğe karışacak olan padişah parasız pulsuz biri olacaktı. Çocuğu doğar doğmaz öldürmek de olmazdı, çünkü kader artık bağlanmıştı. O hiçbirşey düşünmeyecek olursa, düşünülmedikleri için artık ne dünya ne de kendileri varolabilirlerdi. Bunları işitir işitmez dehşet içinde kalan padişahın emriyle sözkonusu çocuk aranıp bulunmuş ve kırk bir ilim üstadı olan doksan dokuz âlim, gerçek olan ne varsa ona öğretmeye başlamıştı, öyle ki, çocuk bu sayede sadece gerçek olanları düşünecek ve böylece âlemin nizamı aksamayacaktı. Fakat düş kurması yasaklandığı için sonunda bu çocuk mutsuz olmuştu. Onunla birlikte ülkenin de mutsuz olduğunu gören en yaşlı bilgin, günlerce düşündükten sonra nihayet bir çözüme ulaşmış ve çocuğa, düş kurmasının yasak olduğunu, ama insanların düş kurduğunu düşlemesine herhangi bir sakınca olmayacağını söyleyerek ona izni vermişti.
İhtiyar demkeş, ademoğlunun gördüğü her rüyanın, kurduğu her düşün işte bu mutsuz çocuğun eseri olduğunu söyleyip hikayesini bitirdi.”
Sayfalar arasında şu cümleye de rastlıyorum:
“Onun dünyasına aşina olmayanlar, rüya görmediği için üzülen bu oyunbaz çocuğun aslında alacalı düşler kadar renkli bir âlemde yaşadığını nereden bilebilirlerdi.”
Bünyamin’in dünyaya şahtlik edişini “zaman hareketle varolur “sonucunu basa basa anlatan, boşluğun hammaddesi kara parayı uzun süre merak ettiren yazar kitabına da şu cümleyi alıntılamış:
“Boşluğun üzerine kuzeyi yayar
ve hiçliğin üzerinde dünyayı asar”
Ben okumuş olmaktan çok memnun oldum. Ama şu da var ki kitap “Zaten görülen ve görülmeyen bütün düşler, bu karanlığın ta kendsi değil miydi?” cümlesiyle biterken “Ama daha çok erken!” dedim içimden. Fantastik dünyada uçan halıda, tam da Konstantiniyye’nin üzerinde biraz daha gezinmek istediğimden bunu aklıman geçirdim.

ah muhsin bey yıkıyorlar beyoğlunu(*)

Posted in CurnalAtopya | No Comments »

proje yöneticisi ama az görev üstlenicisi banuanımın terk-i diyarı yandaşlarının da istifası demek olmuş. la etik oluşumlar, konsorsiyum çalkantısı la ehillerin marifetiymiş. sonra bu defter cevval ellerce burada kapanmış. o cevval olan banu değilmiş ama yine de hamdolsunmuş.

cafe mum’da türk seslendirme tarihi ve paranoyalar üzerine yan masalara da sunum yapılmış, çevre müsterih yüz ifadeleriyle, ısrarla ve  arada kaçamak bakışlarla dinlemiş. duruma bakılırsa mad jack the pirate ve gabrielle‘in mezarbaşı konuları dışında halk onları sevmiş.

vadi‘de banu son derece sıcak karşılanmış. istediği kitaba kavuşmak, sonra onun hakkında taze övgüler duymak, aradığı dergiyi tek bulabileceği durakta olmak ve bir de son an sürprizi hediye kitabı… falan filan… durup dururken sevinivermek güzelmiş, evet. böyle düşünmüş. “keşke o da yanımda olsaydı ya şimdi” demiş. ama bu yeni birşey değilmiş, banu bunu hep söylermiş.

ardıç‘ta yeni dergisini bir çırpıda okumuş. en sevdiğine gönderip göndermeyeceğini bilemediği bir mektup yazmış. cafede çok güzel müzikler varmış. aslında başka güzel müzikleri olan arkadaş cafeleri de varmış da  oralar uzakmış. banu ölmezse oraya da gidecekmiş.

sonra passive aramış, onun sesiyle içi içine sığmamış. öyle ki köyden indim şehire ekibi satamadığı mahsülü olsa ona bile artık üzülmezmiş. sonra ince düşünceli bir arkadaşça tüm ganimet taşınmış, kalbi hüff demesin diye banu’ya hacimde küçük-pahada büyük hediye çantasını taşımak düşmüş. gerçi içindekileri bilmeden savurduğu için sonradan hediyeciklerin verilmiş sadakası varmış denmiş. hediyeciklerin hallelujahları torpidoya girmeleriyle olmuş.

bahçeli’ye gidilmiş, orada konferans verilmemiş orası kürek kaşıklı karamelli dondurma içinmiş. çikolata rulosu banu’nun olmuş, mutluymuş.

bu esnada açık postlara banu’nun burcunun özelliklerini ısrarla yorum bırakan bir ahmak dadanmıştır. artık son yorumlarda iyice zıvanadan çıkıp çalıntı iltifat cümleleriyle ikizler burcu kadınlarının zeka abideleri olduklarından tutun bir gülüşle kaleler düşürdükleri, bir dokunuşla tüm ağlayan bebekleri uyuttukları safsatalarını üşenmeden yazarmış. halbuki bu nadide burcun son anda yan çizmek, muhataplarına sinir krizi geçirtmek gibi hoş huyları olduğundan hiç bahsetmezmiş. banu bu jhonny bravo bozmaları  biz eğlenelim diye sahneye girip çıkıyor herhalde diye düşünmüş de, ahmaklık şamatası da bir yere kadarmış, artık defolsunmuş.

tüm bunlar olup biterken gün içinde en çok konuşulan kelime elbette hematoloji olmuş, kapitalin nadide kurumları -ki bu kurumlar yavaş yargısal darbe planlarının yapıldığı kuytulara komşudur- manik dönemine girmiş,  sabırsız sistem çözümleyiciler arayabilirmiş, ama şimdi allah için piyasadan ellibeşmilyar alacağı olan yazılım otomasyonu işlerine zerre yüz vermeyip devletin kollarına atılmaktansa hayalinin peşinden gitmek daha banusal değil miymiş?

aslında bugün buraya düşülecek not bu değilmiş.

günlükler ve postlar kronolojik çarpıtmaya maruz bırakılmış. hesap soruculuk yasakmış.

banu onu çok sevdiği için ondan kaçıyormuş.
başka da birşey bilmiyormuş

milli cinayât külliyatı -600 kısım tekmili birden- alınacak, sonra okuyanlarla uygulamalı etüd edilmek istenecekmiş.

ürgüp ankara’dan sıcak değilmiş. senegal dahil değilmiş, afrika hariç değilmiş.

vito’sunu banu’ya verenlerden allah razı olsunmuş.

günlerdir uyku tutmuyormuş. özlüyormuş, bu da böyle bir anıymış.  stop.

bilâl kolbüken otopsi yapmış, o da mis gibi burdaymış;

tırnakları nefes alamıyor bir gecenin
salgın mührünü yüzünüzden anladım
bölünüp ikiye dörde sekize
azaldığınızı…

çok uzun zaman önceydi sonra
sizi bekliyordum geç kalmıştım

tırnakları nefes alamıyor bir gecenin
geçmiştim sınırını
ölü bankonları dalgın bir duvarı
- kuzgunların tünediği-
anonim bakışınızı
- -

birileri gelip sizden sözediyordu
sonra uzuyordu gittikçe gölgeniz

harfleri içeriden çizen bir şairin intiharını - -

(*) muhsin bey filmi

“Uslu ve başka herşeyde sağduyusu pek iyi olan bir adam herhangi bir mesele hakkında aynı derecede deli olabilir.” Locke

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Quanta | 23 Comments »

donusum.jpg

İnanın salonda gülümseyen dudaklardaki samimiyetsizlik yanaklarından çengellerle tavana asılmış insanlardan oluşan bir manzaradan daha iyi değildi.

Ahlaka sığmaz, insanda gurur bırakmayan sinsi tokalaşmalar bence bir zehirleme oyununun prelüdü olsaydı ısınmakta olan sahneye daha iyi oturacaktı.

Dorian Gray görse hayrete düşecekti. Buradaki herkes gerçekti ama hızla yüzleri eskiyordu. Kadınlar enlerine genişliyor, kısalıyor, yüzleri içe doğru büzülüyordu. Erkeklerin yüzleri siliniyordu. Farkında olmadan deforomasyonun hızını artırırıyorlardı durmadan tırmalayıcı seslerle konuşarak.

Bitmeyen, baş döndüren, mide bulandıran müziği kimse dinlemiyordu. Zaten dikkat kesilecek olsak tersinirliği olmayan kurallarla hepimize ciddi hasarlar vereceğe benziyordu.

Sıcaklık artıyordu.

Tek kişilik azınlık hissettiğim gerçekti. Birkaçtanesi ilgilenmeye çalıştı sanırım. Yok kolay oldu kurtulması. Başka bir dilde cevap vermek en güzeliydi.

Uğultu büyüyor, döne döne beyne burgu gibi giriyordu. Çirkinleşen sahne yanlardan kopyalana kopyalana silikleşiyor, gölgeler, hayaller herşey birbirine karışarak kimsenin dinlemediği müziğin ritminden daha başka bir şeylere uyarak hareket ediyordu.

Elimi, kolumu, adımımı ya da sesimi yanlışlıkla uğuldayan ayinin sınırından geçirsem ben de hortuma kapılacaktım sanki. Bu kaybetmişliğin içinde bilincime tırnaklarımı öyle bir geçiriyordum ki, dayanılmaz hale gelmeden bu bulanmayı dindirmenin bir yolunu bulmam gerektiğine inandım. İnanmak diyorum özenle. Bunu istemedim, inandım.

Hem bu zoraki nezaketin işkencesinden kurtulmaya da uğuldayan karartıların da ihtiyacı olmalıydı.

Aynaları çağırdım. Bunu yaparak içlerinde yüzdükleri sıvıyı çalkaladım.

Aynalardan birbirlerinin gözlerinin içini gördü karartılar, büzüşen, silikleşen yüzler. Sonra gibi olmak kostümleri düştü omuzlarından, sıvıdaki dalgalanma ellerini birbirlerinin boğazına attırdı. Köpükler çıkarararak uğuldadılar. Su kaynıyordu bir yandan. Üzerinde bulunduğumuz kavisli düzlemin altında yanan birşeyler vardı.

***

Bilmiyorum hangisi daha iyidi. Ama bu çalkantı, ilk sahneden daha gerçek olduğu için orada öylece kalmasıyla beni rahatsız etmeyecekti. Buna rağmen içinden kabarcıklar çıkaran sıvıyı lavaboya döktüm.

***

Mikrofondan gelen ve ortamdaki anlaşılablir tek ses olan “…Elçi Bey teşrif edemeyecekler…” duyurusundan önce ve sonra olan bitenler benim hiçbir seremoniye davet edilmemek için bundan sonra büyük çaba sarfetmem gerektiği sonucundan daha fazlası demekti.

***

Sahneyi asıl çalkalandıran parçalanan ve karışan yüzleriydi.

Bulanan su duru olmak istedi. Daha da çalkalandı verilmiş ivmeyle.

***

Akledilebilecek olandan daha karmaşık bir denklemi vardı kızgın saca düşen su damlacıklarının. Ve sacla temastan sonra nereye sıçrayacaklarını hiç birimiz kestiremiyorduk.

Her karşılaşma, her toplanma, her konuşma, her yazma, her çizme kızgın saclar üzerinde olup bitiyordu.

Kelimler, kağıtlar sıçrayan damlanın yeni konumu tayin (aslında tahmin) etmek ve durumu tasvir edebilmek için kullanılıyordu daha çok.

***

Lavaboda döne döne gözden kaybolan sıvının viskozitesi umrumda bile değildi. Bardağı kırmadım, yıkayıp rafa kaldırdım.

İmajiner eksenden orijine geçtim. Birazdan reel eksende yapacağım iş görüşmesinde Dorian Gray’i hayrete düşürme rolü bana verilecekti belki!

Bakalım bizim suyla gidere karışmamız ne zaman olacak…

-Banu orijinden bildirdi-

Bireyin Tarihi Daha Yazılmadı

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | 24 Comments »

Bireyin Tarihi

Birey Toplumsal Atom Değildir

Bireyin tarihi daha yazılmadı.

Mevcut yöntemle de yazılması olası değil.

lo comprendez corazon?

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

gökten suç yağdığına ve her benî ademe bulaştığına inanan ahkam kesicilere karşı da savunmasız ve sessizdim. senaryolar sonsuzdu hem.

dünya baştan sona  bir tımarhaneydi.



Usanç

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

bored bored bored

Georg Büchner’in Leonce ile Lena oyunununda can sıkıntısından kumları sayan prensi suçlayamam. Aynı oyunda şu sözleri sarfeden Valerio’nun tembelliğiyle prensin can sıkıntısını eş tutmayacağım çünkü.

Valerio:

Beyim, avarelik etmek için büyük uğraş veriyorum, hiçbir şey yapmamakta müthiş beceri gösteriyorum, tembellikte fevkalâde sebatlıyımdır. Ellerimde hiç nasır oluşmaz, toprak benim alnımdan düşen bir damla ter bile içmemiştir, iş konusunda ben hâlâ bakireyim, eğer bana zahmet olmasa bu kazanımları sizinle daha geniş bir şekilde tartışma zahmetine girerdim.

Can sıkıntısı kısır döngülerden uzak birşeydir. Çünkü onu bertaraf etmek için icat edildi çoğu oyunlar, aşklar, sahneler…


Zamana Bağımlı Denklem / Entropi

Posted in CurnalAtopya, Quanta | Comments Off

kevserbanu_286669817_79bd90bbf6.jpg

ZAMANIN OKU TEK YÖNDE İLERLER


Şehirlararası bir otobüste kitabımın sayfaları arasında bir cümleyi okuduktan sonra şunu mırıldandım:

-Geriye dönüş diye birşey yok.Hiç olmadı.

Kitapta, tarihin bir bozunma süreci olduğuna inanan Yunan Horace “Zaman dünyanın değerini düşürür” diyordu (1). İşte tam burada açılıverdi düşünme seferimin kapıları. Seferin başında dağınık ve düzenli üzerine yüzeysel bakışlarım oldu.Yanlış seçim ve doğru sonuç üzerine devam etti. Asıl elime kalemi aldıransa hatayı düzeltmek için sarfedeceğimiz enerji yerine doğru kararı baştan alabimenin kıymetiydi. Düşünme seferimde, harcanılan vaktin sadece bize değil evrene ait olduğu bulgusu oldu ilk oltaya takılan…Ve tam bu noktada bir balık sürüsü yakaladığıma inanıp biraz orada kaldım.

—-

Termodinaiğin ikinci yasası Entropi’nin söylemlerinden biri, evrenin toplam enerjisinin sabit olduğudur.Yani enerji form değiştirip kullanılır. Ama toplamı hep sabittir. Sonra soruyorum kendime:

-Bu rahatlatıcı bir sonuç mudur? Ne kadar sarfedersek sarfedelim, bir kaybımız yok mudur?

Sonra cevap veriyorum :

-Hayır öyle değildir. Çünkü enerji kullanıldıkça, artık adı “kullanılmış enerji” durumuna gelmiş olur. Ve biz her ne kadar başka bir formda ondan yararlanmış olsak da, dönüşüm esnasında bir kısım enerji kullanılamaz hale gelmiştir. Yani toplam enerji sabittir ama bu enerjinin içinde her geçen gün artan bir kullanılamaz enerji kümesi büyümektedir. Buradan şu sonuca ulaşırken hiç tereddüt etmiyorum, ZAMANIN OKU TEK YÖNDE İLERLİYOR (2).

Asla geriye döndüğümüzde tamamen aynı enerjiyi bulamayız. Onu dönüştürürken bir kısmını feda etmişizdir. Kamerayla kaydettiğimiz bir görüntüyü tersinden izlediğimizde zamanı geri aldığımızı düşünürüz. Ama bu geri alma işlemini yaparken de bir sarfiyat yaparız. Bilgisayarımızdaki sadece bir bitlik bilgiyi silmek için bile (kt.ln2 joule) enerji israfında bulunuyoruz. Bu tersinmez işleyişe, ve enerjinin kullanılmazlığının artışına yani evrenin maksimum düzensizlik eğilimine ENTROPİ diyoruz (3).Entropi Yasası bize tüm fiziksel gerçekliğin yalnızca bir yönde gelişeceğini ve matematikte her +t (pozitif zaman birimi) için bir -t (negatif zaman birimi, imajiner zaman birimi de denilebilir) bulunması gerekirken, çevremizdeki dünyanın geçici fiziksel varlığında bu tür bir tersine çevrilme olmadığını söyler.

Düşünme denizinde kürek çekmeye devam edersek, bu enerji dönüşümlerini hayal ederken; entropinin hızla arttığı keşfimizden yola çıkarak, evrenin entropisinin bir dönem sıfır olduğu gerçeğini de keşfederiz. Ve bir gün maksimuma ulaşacağını, yani kullanılır enerjinin birgün kalmayacağı bir sonun gerçekliğine de ulaşırız.

“Felakete ya da sona gidiyoruz ilanı” değil yapmaya çalıştığım. Adım atarken çamurların ortasına basmaktan vazgeçmeniz için bir hatırlatma bu sadece. Eve gidince paça temizlemek için zaman harcamak yerine kuru yerlere basarak ilerlemekten, dağınık masada küçük bir silgiyi ararken vakit kaybetmek yerine önceden düzenlemekten bahsediyorum. Dağınık bir oda gibi olan aklı toparlamanın zorluğundan, aklın raflarını tasnif edilmiş halde tutmak gerektiğinden bahsediyorum. Harcadığımız sadece kendi vaktimiz değil evrenin kullanılabilir enerjisidir çünkü.

“Ancak son ağaç kesildikten, ancak son ırmak zehirlendikten, ancak son balık tutulduktan sonra, parayı yemenin mümkün olmadığını anlayacaksın (4).” sözünü yazdıklarımdan sonra daha anlamlı bulmanızı umuyorum.

Fransızların “Dokunulan taş oynanmış taştır”(5) dedikleri de bu olsa gerek. Üzerinde işlem yapılmış maddenin geri kazanımı sandığımız kadar verimli olmayabilir. Entropi gerçeğini birçok sistemde gözardı etmeden çözümler üretmede kullanmanın kıymetinden bahsetmek gerekiyor. Bacon, “Artık bilimlerin doğru ve meşru hedefi,insan yaşamının yeni buluşlar ve güçlerle geliştirilmesinden başka birşey olamaz (6)” derken üretmeye odaklanmayı öğütlüyordu, verimliliğe değil. Tamamen doğru değildi.

Sosyalist teoriye göre, ekonomik etkinliğin atığı değere dönüştürmesi gerekiyor. Günümüz ekonomistlerin en büyük yanılgısı sınırsız maddi ilerleme teorisine inanmak oldu. İnsanın ve makinenin ve durmadan koşmanın sadece değer üreteceğine inanıyorlar. İnsanı kafeste boşuna koşan ve enerji harcayan bir sincaba çevirmekten başka birşey değildir bu.

Locke, “Doğadaki herşey, toplum içinde mübadele edebilecek ve tüketilecek bir değere dönüşecek bir insan emeği katılana değin atık sayılacak” diyordu. İnsan emeği sihirli bir çubuk değildir ki tüm atığı verim haline getirsin. Teknolojinin enerji tüketen değil enerji üreten olması için, elde kalan net enerjinin gerçekten verime katalizör olması için doğayı, insanı, emeği harcama çılgınlığından kurtulmak gerek. “Tüm nükleer enerjilerin, terayağını kesmek için bir dizi testere kullanmaya benzediği”ne inanan Amory Lovins (7)’in yaptığı da yanlış üretim yöntemlerini eleştirme haklılığıdır.

“Termodinamik yasaları, politik sistemlerin yükseliş ve çöküşünü ulusların özgürlük veya köleliğini, ticaret ve endüstri hareketlerini ve insan ırkının genel fiziksel refahını son demde kontrole eder.”(8) diyen bilimadamını da hayalcilikle suçlamamak gerekir. Elde edilecek olanı en doğru yoldan en az enerji sarfiyatıyla edinme ve yarar gözetirken genel bir bakışa ihtiyaç duyulduğundan bahsetmekte haklıdır. Ve bunun için en uygun yöntem entropiyi dikkate almaktır.

jeremy Rifkin (9)’in söylemine göre, insanoğlunun akli etkinliği, içgüdüsel tepkiden yola çıkarak soyut matematiksel muhakemeye doğru geliştiği gibi çevresindeki dünyada daha büyük düzensizlik yarattığı da doğrudur. Avcı toplayıcıların da dünyaya daha gelişmiş muhakeme yeteneğine sahip modern erkek ve kadınlardan daha az acı çektirdiğini söyler.

Helen Leavitt (10) de şöyle diyor; “Birisi size şehrin binaları arasında zehirli gaz bulutlarının dolaştığını, kara dumanların güneşi kararttığını,caddelerde dev deliklerin sert şapkalı adamlarla dolduğunu, gökyüzünde uçakların konacak yer bulamadan daireler çizdiğini, binlerce adamın sokakları tıkadığını ve şehir dışına çıkmak için itişerek umutsuz bir çaba gösterdiğini söylseydi…onun savaştaki bir şehirden mi yoksa trafiğin yoğun olduğu saatteki bir şehirden mi bahsettiğini anlamakta güçlük çekebilirdiniz.”

——

Bütün bunları dikkate aldığımzda kullanılabilir enerjiyi hızla tükekttiğimizi, yanlış politkalarımızla zamanı harcayışımızı anlamak için çaba sarfetmemize gerek kalmaz. Açıkça ortadadır ki, kısa yollu çözümler ve etraflıca planlanmayan yöntemler bizi reklamı yapılan refah hayata değil atık çöplüğüne götürür. Evren zaten maksimum bir düzensiliğe gitmeye meyillildir. Gaz molekülleri dağılmaya, demir paslanmaya, ceset çürümeye,yaprak sararmaya gitmektedir. Her yerde değişmeye ve harekete doğru bir eğilim vardır ve bu engellenebilir değildir.Değişmez bir dünya düzeni arayışının anlamsızlığı da burada daha net anlaşılır olmuştur diye umuyorum.

Max Born Huzursuz Evren(11) isimli eserinde şöyle diyor:”Sağlam bir zemin arayıp bulamadık. Daha derine nüfuz ettikçe evren daha kıpır kıpır hale geldi; her şey vahşi bir dans içinde çarpışıp titreşiyor.”

Evrenin maksimum düzensizlik arayışı devam etmektedir ve devinim ve genişleme artarak sürmektedir. Bunun farkındalığıyla hareket etmek kesinlikle her açıdan faydamıza olacaktır.

——

Ankara’ya kuzeyden yaklaşırken otobüs, benim tekne seferim henüz sonlanmıştı ve ancak oltama takılanları paylaşırsam rahatlayacaktım. Sonra da yazdım. Aslında benim söylemek istediğim tamamiyle şundan ibaret:

Emeğinizin kıymetini bilin ve enerjinizi hem kendi adınıza hem de gelecekler adına plansız harcamayın.Son olarak şunu hiç çekinmeden söyleyebilirm ki, hayatın imajiner ekseni yoktur!

——

(1) J.B Bury The Idea of Process
(2) Resimde çizmeye çalıştığım da zaman okunun tek yönde düzensizliğe gidişini anlatmaktır. Ama bu kürenin deforme olarak parçalanması düzesizlik gibi görünse de parçaların evrene eşit uzaklıkta dağılmış olmaları durumu da bu düzensizlikten düzen oluşturacaktır.
(3) Termodinamiğin ikinci yasası: Kapalı sistemlerde, maddi entropi nihai olarak bir maksimuma varmak zorundadır. The Steady State and Ecological Salvation (Nicholas Georgescu-Roegen)
(4) Amerikan Cree Kızılderilileri
(5) Piece touchee, piece jouee
(6) Novum Organum Aphor
(7) A Ligt On the Soft Energy Path
(8) Frederic Soddy- Kimyager
(9) Entropy (Türkçe çevirisi İz Yayınları’nda Entropi adıyla mevcut)
(10) Superhigh Way:Superhoax
(11) The Restless Universe

“ılık bir süzülüşle geri dön hayat”

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Mimento Mono, PlAtopya | Comments Off

- passive’le pluie nerede ?

- bohemya’ya gittiler hocam.

- ama nasıl olur ?

- yanlarına bir deniz, bir ingeborg, bir milena, bir müldür alıp sabahın ilk treniyle…

- akşam ezanını müteakip  çapraz duran iki çift ayakkabının mermerde bıraktığı hayal gerçekmiş o zaman.

- cam kelepçeye  hocam.

- cam kelepçeye evet, hastane fanusuna, çöle, yağmura, hepsine evet bundan böyle.

COMMENT C’EST?

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 19 Comments »

YİNE AYNI ŞEY OLDU. BECKETT OKUYUNCA BİLİNÇ ÜLKESİNDEK BEN KAVRAMI BEDEN ÜLKESİNDEK BEN KAVRAMININ ZAMANLA OYUNUNU SEYRETTİ…


Edebiyatı konudan ibaret sanan kolaycı okurların beynine balyozlar indirerek değil de hiçliğin resmini gösterek şaşırtan Beckett’ın bildiğinin içine hapsolan ve sadece sesten ibaret anlatıcısı,konusu, kahramanı ve noktalama işaretlerini yokluğu ile yazdığı Acaba Nasıl’ı elimde evirip çeviriyorum.

Bu kitapta ve çoğu Beckett kitabında kolay metin sevenleri tatmin edici tek sonuç ,çamurda sürünen adamların sadece roman kahramanları olmadığını bizimle de doğru orantılı bir bağlarının olduğu sonucu olacak.

Harekete lanet eden Winnie’nin yazarı bu kitapta aynı şeyi lanetten hiç bahsetmeden yapıyor. Hiç İçin Metinler’de de bunu hiçliğin içini oya oya yapmıştı.

Beckett kitaplarının kapağını aralamanızla; elinizden tutacak ama hiç konuşmayacak büyük bir ihtimalle dış görünüşü eksikce bir kahraman sizi kısa bir süreliğine boynunuza kadar toprağa gömecek, varlığınızın farkındalığını yeni bir ayna üzerinden görmeniz için perdeyi açması gereken görevliye sadece bir göz kapağı hareketine harcanacak enerjiye tekabül eden bir hareketle haber verecektir.

Sonra,
Godot’yu bekleyen Estragon’un ayakkabısıyla ilgili sorunları bizim varlığımızla ilgili bir son vermeye olan bilinçdışı uğraşımızı sembolize ettiğini düşündürüşü, ölüme giden Molon’un elinde kalan tek güçle kendi kendine hikayeler anlatışı,Adlandırılamayan’da sadece anlatan bir ağızla muhatap olunuşu, güçzüslük durumunun yankılana yankılana geri yüze çarptığı odalara buyur edilen okuyucunun “yok nedir”i ya da yokolmak isteyişle çürüme sürecinde “hayatla bağ kuruş”unu yeniden gözen geçirişi sizi de de benim gibi hayretten çok farkındalıkla ilgili birşeylerden bahsetmek istemeye itecek. Ve bu esnada Beckett sizi asla tesell etmeyecek.Sizi bazen soyut bir kimliği bile olmayan anlatıcıların eline sessizce verecek.

Perde kapandığında yaşama ölüm süreci gözüyle mi bakarsınız, “Acı çekiyorum öyleyse varım” mı dersiniz, Watt gibi şizofren cümeler mi kurarsınız, harekete methiye mi yazarsınız, yok olmak mı istersiniz, “Yaşam bir fiyaskodur” ya da “Bu Beckett bir fiyaskocudur” mu dersiniz bilemem.

Ama ağıt yakmayan Beckett’ın akıp giden günlük yaşamı kuytulardan izleyen anti kahramanlarıyla güçsüzlüğün tanımını varolma tanımıyla evlendirerek yapmaktan memnun gittiği şüphesiz…

Banu

VLADİMİR: – Daha iyi olacağını düşünüyorsan, her an ayrılabiliriz.

ESTRAGON: – Bundan sonra zahmetine değmez.

(Sessizlik.)

VLADİMİR: – Doğru, bundan sonra zahmetine değmez.

(Sessizlik.)

ESTRAGON: – E, gidiyor muyuz ?

VLADİMİR: – Gidelim.

( Yerlerinden kıpırdamazlar. )(*)

(*) Godot’yu Beklerken