Archive for Nisan, 2008

it’s the timeline charm, stupid!

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, PlAtopya | 1 Comment »

red sleep to you

old bull and bush‘daki kalabalık akşam yemeğinde de buna benzer efsaneler dinlemişti. kenwood sincapları ve kuvantum fizikçilerinin özverilerine dair bir yığın saçmalık… bu kez de burada yol boyunca dinledi, yeter artık. evinde caanım geomagiyle oynasaydı ya bunlarla vakit öldürene kadar.

soldaki kemerli kapıdan geçerken saatten dökülen rakamlara baktı.

ŞİMDİKİ ZAMANA, ORTAYA ÇIKIŞINDA BİLE, BİRBİRİYLE BAKIŞIMLI İKİ AYRI FIŞKIRMA EŞLİK EDER: BUNLARDAN BİRİ GEÇMİŞE DOĞRU DÖKÜLÜR, ÖTEKİYSE GELECEĞE DOĞRU ATILIR” yazıyordu dün ithaki kitaplarından birinde.

bunları düşünecek halde değildi şimdi. “keşke inansaydı bana” dedi yine.

üşüyeceğini bile bile üzerine birşey almadı. kırmızı kanepeye başını yaslayıp gözlerini kapadı. bu biraz da kapıların kapanışı olmalıydı geçmişin duvarları döven tazyikine. ya da oyunun son perdesiydi. ya da kefeniydi inanmakla ilgili çok şeyin. biraz da söndürmekti. ama artık saklamak değildi.

sonra kızkardeşi kabareden emekli şair ikindi ışığını bahane edip odaya girdi,
kırmızı koltukta uyuyanın saçlarını kulaklarının üzerinden yavaşça çekip elçice fısıldadı,

hadi çok üşüyelim
çok konuşalım bizi
yalnızca ruhlarımızın terk ettiğine
konuşarak katlanalım

dizinin ilk terimini bir rastlantıya borçluyum

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Quanta | 1 Comment »

“Senin labirentinde üç çizgi fazla”, dedi neden sonra.

“Ben tek düz çizgiden oluşma bir Yunan labirenti bilirim. O çizgi boyunca öyle çok feylesof yolunu yitirmiştir ki, sıradan bir dedektif haydi haydi yitirebilir. Bir dahaki gelişte Scarlach, ardıma düştüğünde, A’da bir cinayet işler gibi yap (ya da gerçekten işle), sonra B’de, A’dan sekiz kilometre ötede ikinci cinayet, sonra C’de, A ve B’den dörder kilometre uzaklıkta, ikisinin ortasında üçüncü bir cinayet. Sonra beni D’de, A ile C’den ikişer kilometre uzaklıkta, ikisinin tam ortasında bekle. Beni D’de öldür, şimdi Trieste-le Roy’da öldüreceğin gibi.”

“Seni bir daha öldürdüğümde,” diye yanıtladı Scarlach, “gözle görünmez, düz ve kesintisiz tek çizgiden oluşan o labirenti vadediyorum sana.”

Birkaç adım geriledi. Sonra büyük bir dikkatle ateş etti.

discretemathseries_of_borges

Borges

(Ficciones Hayallar ve Hikayeler)

Ölüm ve Pusula

İletişim Yay.

şüphesiz henry lee benim için bir mayındı

Posted in Bâd-ı Hevâ, Musica, PlAtopya | 1 Comment »

korktum, söyleyemedim

söylesem sırtımdaki yük sonsuz küçük parçaya ayrılır göğe karışırdı

tüm yorgunlukları unuturdum geçmişin ruhuma bıraktığı izler dahil

And the wind did howl and the wind did blow
La la la la la
La la la la lee
A little bird lit down on Henry Lee

pluie et son parapluie

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 1 Comment »

*oyulan, gölgelere boğulan bir çıkmazda hızla sıkıştığım ,eridiğim, söylemekle söylememek arasında tedirgin bir sarkaç olduğumdan en emin olduğum gün*

yan masadaki çift decaff istedi
kahve olmayan kahverengi bir sıvı neden içmek istenirdi ki?

özünden arındırılmış bir şeyi içtiğinde insan keyif mi alır? ya da keyif aldığını mı hayal eder?

kahve içerek keyif al” ve “kahve sağlığına zarar verici olabilir” uyarılarını aynı anda dinliyorlardı.

kahve içmek“le “içmemek“i bu yüzden aynı anda yapıyorlardı.

*sen cennet gibi olduğun için kıskaçtan çıkıp, gelgitlerimi durdurup, hayalden salıncağımdan inip boynuna sarılmak istediğim gün*

xanaxla şampanyayı aynı anda içen birer glamourama kahramanı olduğunu düşündüm o çiftin.

şampanya heyecan vericidir” ve “xanax sakinleştircidir” diyordu uyarılar. kahraman sadece birini değil, zıt olduğu halde her ikisini dinliyordu. durmadan bunları içiyordu.

*yandaki çifti de , glamourama kahramanını da anladığım gün.*

söylemekle söylememek arasında kıvranan ben için de bir decaff var mıydı?

denizleri olan şehirlere kapılmak gibi, beni anladığına inanmam gibi huzurlu zamansız noktalar?

*tom waitsin durmadan “but I feel much cleaner after it rains” dediği gün.*

kalbim artık dinlensin diye sanki

incecik, daha büyümemiş, uslu bir yağmur indi.

söylemekle susmayı aynı anda yaptım,

çok ağladım.

delinin cArTe bLaNcHe ruhsatı

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 1 Comment »

reverser


Carte Blanche: Açık çek, beyaz kağıt, sınırsız hak

polarize çark, depolarize ışınım, repolarize akson

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | Comments Off


bugün anladım ki alışılmışı dıştan içe olan döngüler,

içten dışa başlarsa işleyişleri de ummadığımız kadar hayret verici olabilirmiş.

gözlerinden önce gördüğünün tasvirini bilsem

sözünden önce kalbini görsem

yine de emin duymazdım

ki çark beklenenin aksine kendiliğinden ters yönden dönmeye başlamıştır

o halde

âniden bizi ters yüz etmesinden daha doğal ne vardır?


reflektogram

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Quanta | 1 Comment »

repainted-by-infrared

Kız yağlıboya bir tablo gibi orada, yani adamın uzaktaki krallığında belirivermiş olsa. İlk göründüğü kadarıyla bilse geriye kalan herkes onu mesela.

Aslında tablo kızının içinde eskiz halinden kalan karmakarışık kurşun kalem izleri olsa. Sonradan terebentinle silinmiş, yanlış boyanmış yerleri olsa, taslak halinden kalan şablonun bölük pörçük izleri olsa boyaların altında, meşeden yapılmış bir tablaya güç bela sırtını dayamış da ondan ayakta durabiliyor olsa. Kız şimdiki haline gelene kadar olup bitenler, şahit olduğu çok şey; üzüldüğü , sevindiği her şey o kurşun kalem izlerinde, yağlı boyayı peçe yapmış gizleniyor olsa…

***

Sonra geliyor o. Dünyanın en zeki adamı… Dar bir dalgaboyu aralığında kızılötesi ışığı tablonun alnına tutar gibi bakıyor.

Bilirsiniz işte… Kızılötesi ışık boyalardan geçer, kurşun kalemin karbonuna çatınca soğurulur, sonra kızın dayandığı meşe zeminden geçer. Gelen kızılötesi, çıkarken soğurulanın resmini duvara yansıtır. Tüm karbondan çizgiler olduğu gibi renksizce, gerçekliğin gölgesi gibi oradadır.

***

National Gallery‘de 2003de böyle bir sergi vardı. Rönesans döneminin 16 eserinin karbon izlerinin bir bilgisayar yardımıyla negatiflerini çekebilmişler, sonra kızılötesi ışınla karbonun soğurduğu boşluk gibi görünen yerleri, fotoğrafın pozitifini alarak eskizi bulmuşlardı. Bilimle sanatın buluşması adına sergilenmişlerdi.

***

Adam neredeyse hiç ağlamıyormuş. Çünkü ağlarsa bulutlardan akar gibi ağlarmış.

***

İkisi de naz üstüne nazla usandıran merkürü kızsalar da severlermiş. Ona aralarına giren çok şeyler yüzünden daha çok ihtiyaçları varmış. Söylentilere göre merkürü onlardan çeken görünmez canlılar ya da uzaylılardan bahseden efsaneler bile varmış. Bunu kıza kuşlar anlatmış. Hem haklarını yememek lazımmış, korkunun sebebi biraz da duruma hakim olamamakmış.

***

Ruhunun haritasını çıkaracağından korkan tablodaki kızdan bakışlarını çekermiş sonra adam.

O daha ölmesin diye.

Biliyormuş çünkü, kızın kalbi var.


* Reflektogram