Archive for Ekim, 2008

ehvalin ehveni

Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

dürr-i geylani’nin ruhuyla tazecik bir demde kesişince, ademoğulları ve havvakızlarının bilmek istemediklerini bildiklerindeki akıl zaafiyeti manzumlarını sessizlikte geceden ve gündüzden seyredince ve zaten  mazide kamilu’l kelamla külahları altı yıl, altı ömür, yedi lityum süren bir cenkte değişince banu cihan,

ne incilere, ne zümrütlere mihmandar  olmaya da, onlara söyleyecek methiyeye de tâkâti yetmeceğini bildi. bildi de korktu.

banu


korktu.
gidip de varamamaktan değil,
varıp dönüş yollarını kaybetmekten değil,
dönüp de geride bıraktıklarını yerinde görememekten değil;
bir kendini bulmaktan,
bulduğundan korkmaktan korktu.”     (e.şafak/pinhan)

when i was at nothing hill gate metro

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | No Comments »

tanecikli toprakla aramıza pek çok katman girer ( her durumda çoktan yerinden edilmiş bir toprak ).

yerle ilişkimiz, kültürel anlamda paradoksaldır: çünkü onu ancak irademiz önünde eğildiği haliyle takdir ederiz. yer yükselip bize direnmeyegörsün, geçirgen, emici, engebeli, düzensiz olmayagörsün - kendi yerli ünvanını, geleneksel yüzeylerini muhafaza etme hakkını iddia etmeyegörsün - mühendislik içgüdülerimiz onu silip yok etmemizi, rasyonel olarak anlaşılabilen düz araziye temel atmamızı söyleyecektir.

paul carter /the lie of  the land

bon ton

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | No Comments »

esasında kabaca insan doğasını salt istenç yönüyle inceleyen bir oyun için kolları sıvayacağız.

incelik adına ne varsa damarda, olay örgüsü ve diyaloglara özenle can verecek. ama araya koca koca dağlar, denizler sığacak uzaklıkla bir dekor bu zarif can vermeden zerre nasip almamış olacak. kabaca, renksizce, ağırca  yer kaplayıp seyirciye şamar gibi bakacak.

örgünün itkisi gereği izleyici bir  bilgelik tapınağı bahsinin dönüp durmasından “dünyada çok ders bulunduğu ve mutuluğun olmadığı” sonucuna götüren bir cümleye farkında olmadan yavaş yavaş hazırlanacak… aklınca öğrenme yakalayacağı özel cümle için heyecan içinde  bekleyecek. koltuk kollarındaki dirseklerden bileklere binecek yük, topuklar yere dokunmayacak, başlar öne uzanacak. bu pozisyon bir hayvana tetiktelik görünümü verirken seyirciyi komik duruma sokacak.

petrarca’nın  “öğrenmekten başka mutluluk duyumsamıyorum” vazgeçişine  muadil bir terkip olmadıkça koltuğa serilemeyeceklerini duyumsayacaklar.

000

sanki kendini taşımıyor da dünyayı taşıyormuş gibi hayıflanan vücut  bileklerden yükü aldıramayacak kurtarıcı bir cümleye. ya da beklenen - koltuğa rahatça serilme- bu çatıda hiç gerçekleşmeyecek.

000

söylenmek istenen, dekorla - onun iğretiliğiyle-  söylenmiştir ve aslında oyunda başka hiç bir cümlenin de onun sesini bastıracak bir gücü tüm naif konuşmalara rağmen olamayacaktır.

çünkü tüm diyaloglar, oyuncular, ışık oyunları sadece bir saati doldurmak amaçlı küçük tutunma kökleridir.

cafe sim’de mi konuşmuştuk bunları? sinderella’nın arabası balkabağına dönmeden seyirciye kapanmalıdır perde.

temsilin kendine düşeni yapması sadece o bir saatin sonuna ulaşılmasıyla olumlanır.

0000

çıkışta herkese içi boş fındıklar dağıtılır… mutluluk adına çıkarım yapmak, içi dolu olan bir taneyi rastgele bulmuş olana bahşedilir.

000

evlerine dönerken isteyenler envari süheyli mısralarını playerlarında birkaç kez çalabilirler.

bir dünyalık elinden gittiyse,
üzülme buna, hiçtir o;
ve bir dünyalık geçtiyse eline
sevinme buna, hiçtir o,
önünden geçer acılar ve zevkler
geç dünyanın önünden , hiçtir o.

000

bizi tanıyamadığı ve doğduğumuz arkadia’ya topluca hicret edip etmeme üzerine çene yoramayacağımız için epikür’ün ölmüşlüğüne bir kez daha hep beraber üzülüyoruz. meydan chamfort’a kalıyor. ya da zaten hep onundu.

sonsuz farklı okuma

Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off

sonsuza_iraksayan_okumalar

“bir metinden fazladan anlam çıkarmak, sanki orada olmayan bir şeyi metnin içine yerleştirmek gibi birşeyi canlandırır. sonra orada ne olduğunu söylersiniz ve metinden başka birşey olmadığı anlaşılır…

ancak metnin ’satır aralarını okumak’, bir eleştiri terimi olarak, oldukça dikkate değer birşeyi, gerçek bir iz üzerinde bile olsa aşırıya kaçmak gibi birşeyi ortaya atar. öyleyse sorulacak soru, çoğu kez felsefi bir soru olan, okumanın nasıl sonlandırılacağı sorusudur. bu durum, eleştiriye dışardan yapılan bir eleştiri olarak değil, eleştirinin bir iç sorunu olarak görülmelidir. benim deneyimlerime göre , satır aralarını okumaktan ya da fazladan anlam çıkarmaktan ya da aşırıya kaçmaktan kaygılanan insanlar genellikle başlamaktan, olduğu gibi okumaktan korkarlar ya da korkmuşlardır, sanki o metinlerin - insanlar gibi, yerler ve zamanlar gibi- bazı anlamları olmasından ve dahası bunların bilinenden daha fazla olmasından korkarlar.”

stanley cavell / pursuits of happiness / the hollywood comedy of remarriage

vulnerable

Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, PlAtopya | Comments Off

hayatında sadece bir kere ummaya yer açan, üzülerek bunu şimdiye kadar yapmamakla iyi etmişim demek durumdadır. çünkü zamanla, kalakalmayı sandığından daha acı verici bulacaktır ve işin kötüsü ortada birlikte çizilmiş ne bir pirinç tarlası ideası, ne  yaslanılacak bir omuz vardır.

hem zaten hayatın adil olduğuna iman edenler ciddi bir umma hummasına tutulmuş olmalılar.

banu