Haz
“we cover distance but not together”
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | 1 Comment »
Dün gece en güzel ruhlu, en melek huylu, en anlayışlı, en sabırlı ,
varlığından güç aldığımız
dostumuz/ sırdaşımız/ neşemiz Ömer Faruk’u kaybettik.
Tarifsiz bir üzüntüdeyiz.
Sevgili eşine, Sevgili Davut‘a, tüm sevenlerine sabır diliyorum.
Banu Kevser Posted in CurnalAtopya | 13 Comments »
Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »
Nietzsche Beyond The Good and Evil
.
beslediğin tutku değil mesafe
büyüdükçe bana uzak düşersin
bana hakikat giyilemez elbise
sen onu yitik malın bilirsin
ben en başta ölürüm
sen durmadan denersin
Banu / Famagusta
(*) Yasak olan için çabalıyoruz.
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, Musica | 11 Comments »
İnsanın şuuruyla gerçek hayat arasında, kalınlığı sihirli kelimlere bağlı bir diyafram gerili. Bazen kalın ve tecrit edici. Bazen de sinsice göz kırparak kayboluyor birbiriyle karışsın her şey diye. Adlar yeniden verilsin, formlar değişsin, her şey başka bir şey olsun diye…
Ben onun kayboluşunu ilk seninle tanıştığım yıl gördüm Gabriele.
Yazarı ben olmayı nasıl da istediğim kitabında; tumturaklı zahitlik rüyalarında, bunu bazen örtbas ettiğin saf su yüzeyinde dengede durma savaşına yenilmeyen melekelerinde, kendini bir deniz perisi boyu gibi farklı hissettiğin kökünden ayrı düştüğün anlarda, ölümden çok insan yıkıntısındaki yaşama hayret edişinde bıraktığın kırıntılarda yolu buldum…
Bulduğum yola açılan ve tavanlara uzanan kütüphanende belki sen Nietzsche’nin süperkahramanı ya da Nietzsche senin süper kahramanın olarak hep oradasınız. Durmadan dolaşarak konuşuyorsun. Michetti’nin gözlerine değil ruhuna baka baka anlatıyorsun.
“Sevdiğin kitap?” dediğinde biri bana, o yıldan beri Demetrio’nun yayından çıkan ilahi bir keman ezgisinden, Giorgio’nun durmak bilmeyen çıldırmış zihninden, İppolita’nın tanrı bildiği uçurumda bıraktığı aşktan, aslında asla iflah olmaz bir hakim olma, kaybedilmiş ruha ait parçaları bulma, sonumun iplerini kendi ellerimle çekme dürtüsünden parçalar koşuşturararak sahnede bir önceki bıraktığım yerlerine yeniden yerleşiveriyorlar.
İppolita’nın hasta solgun yüzünü, bileklerindeki fışkırmak isteyen kanı tutan şeffaf -herşeyden habersiz- damarları, tanrıyı mabette bilen kuş beyinlileri, kendini kaybedip yeniden bulmaları, damar atışının nasıl dinlemek zorunda bırakılan çekiç sesi cezasına döndüğünü, soluk almanın nasıl defalarca ölmeye denkleniverdiğini… Hepsini, hepsini, hepsini sendeki gibi tarifsiz bir sihirle ben anlatsaydım…
Tombul elli, cübbeli bir adamın ikonayı anlatırken takındığı bilgeliği yerden yere vuracak tek kelimeden kurşunu atacak sembolistsin. Orvietto’da dilek ağaçlarında sallanan kağıtlar senin kıvranan bilincin.
Bana perdelerin yokolabileceğini gösteren pelerinli, tek gözlü, tılsımlı bir askersin. Acımasızsın.
Baharın kutsal soluğu iyi gelmiyordu muhtemelen sana.
İnsanın evreni diye birşeyler çizseydik bile beraber ; bana uçurumlarından bahsetmezdin eminim. Alnında gizlediklerinden de…
Ben de senin kalemini oracıkta kırarak herkesi senden korumak istediğimi ya da kelimelerinin kızgın yağ damlalarına dönüşüp birgün kurbanlarının diyaframını eleğe çevireceğini söylemezdim sana.
…
…
…
Günlerin Tortusu mimledi, Gabriele D’annunzio’dan Ölümün Zaferi ‘ni seçtim.
…………………………………………………………………………….
Banu Kevser Posted in BibliyAtopya, CurnalAtopya, Mimento Mono, Quanta | 14 Comments »
Aklımızdan ona “güzellik” vermeyi düşünmüş olmamız yeterli.
O bir köyse hemen ona sisli dağlar, kar kremalı karaçamlar, gürül gürül dereler bağışlarız.
Bir şehirse ışıklar, şarkılar, serin gündoğumları, kızıl akşamlar, tüm sırları sadakatle saklamaya hazır dingin bir deniz veririz. Dostlarla doyumsuz sohbetler serperiz özenle tüm gecelerinden tüm sabahlarına kadar.
Hüzünse “Uzun yürüyüşleri ve yolları olmalı bu hayalin” deriz.
Bir anıysa kutsallaştırırız.
Bir sevgiliyse orada bir yerlerde yağmur yağdırasımız gelir.
Genç bir adama vereceksek bu sıfatı, gururu ve kuşkusu iyiliğinin önüne geçse bile ona kimsede olmayacak olan üstünlükler yükleriz.
Bir kadınsa, ona yakışmayacak kabalıktaki kusurları dahi güzelliğinin örttüğüne inanırız. “Elinde değil demek ki” deriz.
Daha çok böyle…
Bir kendimize karşı acımasızız.
Kaygımızı da korkumuzu da tüm çıplaklığıyla daha ilk seferde kabullenir, yenilgi mektubuna hiç düşünmeden kabul mührümüzü basarız.
Tam burada bunu üstünlüklerinden yapanlar ve gerçek kaybedenler olarak ikiye ayrılırız.
Banu Kevser Posted in Bâd-ı Hevâ | No Comments »
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Comments Off
zhanna değilim ki ben neşe tacımı istemsiz masaya bırakıp fanusuma döndüğümde
sislerin çöküşünü akordiyonuma yaslanarak karşılayayım?
siz
benden elimde olmayan şeyler bekliyor olabilir misiniz?
sis yokmuş gibi davranmamı, uğultuları duymamamı, sulhu bulmuş rolü yapmamı?
***
banu - bpluie=mysql_query($sql) or die(”error in common.inc.php at line 2008″);
dr dirac - an invisible something in line is creating a fatal compass. banu - at least someone has not blamed me. well.Banu Kevser Posted in Bâd-ı Hevâ | No Comments »
dürr-i geylani’nin ruhuyla tazecik bir demde kesişince, ademoğulları ve havvakızlarının bilmek istemediklerini bildiklerindeki akıl zaafiyeti manzumlarını sessizlikte geceden ve gündüzden seyredince ve zaten mazide kamilu’l kelamla külahları altı yıl, altı ömür, yedi lityum süren bir cenkte değişince banu pluie,
ne incilere, ne zümrütlere mihmandar olmaya da, onlara söyleyecek methiyeye de tâkâti yetmeceğini bildi. bildi de korktu.
Banu Kevser Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off
esasında kabaca insan doğasını salt istenç yönüyle inceleyen bir oyun için kolları sıvayacağız.
incelik adına ne varsa damarda, olay örgüsü ve diyaloglara özenle can verecek. araya koca koca dağlar, denizler sığacak uzaklıkla bir dekor bu zarif can vermeden zerre nasip almamış olacak. kabaca, renksizce, ağırca yer kaplayıp seyirciye şamar gibi bakacak.
örgünün itkisi gereği izleyici bir bilgelik tapınağı bahsinin dönüp durmasından “dünyada çok ders bulunduğu ve mutuluğun olmadığı” sonucuna götüren bir cümleye farkında olmadan yavaş yavaş hazırlanacak… aklınca öğrenme yakalayacağı özel cümle için heyecan içinde bekleyecek. koltuk kollarındaki dirseklerden bileklere binecek yük, topuklar yere dokunmayacak, başlar öne uzanacak. bu pozisyon bir hayvana tetiktelik görünümü verirken seyirciyi komik duruma sokacak.
petrarca’nın “öğrenmekten başka mutluluk duyumsamıyorum” vazgeçişine muadil bir terkip olmadıkça koltuğa serilemeyeceklerini duyumsayacaklar.
000
sanki kendini taşımıyor da dünyayı taşıyormuş gibi hayıflanan vücut bileklerden yükü aldıramayacak kurtarıcı bir cümleye. ya da beklenen - koltuğa rahatça serilme- bu çatıda hiç gerçekleşmeyecek.
000
söylenmek istenen, dekorla - onun iğretiliğiyle- söylenmiştir ve aslında oyunda başka hiç bir cümlenin de onun sesini bastıracak bir gücü tüm naif konuşmalara rağmen olamayacaktır.
çünkü tüm diyaloglar, oyuncular, ışık oyunları sadece bir saati doldurmak amaçlı küçük tutunma kökleridir.
cafe sim’de mi konuşmuştuk bunları? sinderella’nın arabası balkabağına dönmeden seyirciye kapanmalıdır perde.
temsilin kendine düşeni yapması sadece o bir saatin sonuna ulaşılmasıyla olumlanır.
0000
çıkışta herkese içi boş fındıklar dağıtılır… mutluluk adına çıkarım yapmak, içi dolu olan bir taneyi rastgele bulmuş olana bahşedilir.
000
evlerine dönerken isteyenler envari süheyli mısralarını playerlarında birkaç kez çalabilirler.
bir dünyalık elinden gittiyse,
üzülme buna, hiçtir o;
ve bir dünyalık geçtiyse eline
sevinme buna, hiçtir o,
önünden geçer acılar ve zevkler
geç dünyanın önünden , hiçtir o.
000
bizi tanıyamadığı ve doğduğumuz arkadia’ya topluca hicret edip etmeme üzerine çene yoramayacağımız için epikür’ün ölmüşlüğüne bir kez daha hep beraber üzülüyoruz. meydan chamfort’a kalıyor. ya da zaten hep onundu.
Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | No Comments »
“bir metinden fazladan anlam çıkarmak, sanki orada olmayan bir şeyi metnin içine yerleştirmek gibi birşeyi canlandırır. sonra orada ne olduğunu söylersiniz ve metinden başka birşey olmadığı anlaşılır…
ancak metnin ’satır aralarını okumak’, bir eleştiri terimi olarak, oldukça dikkate değer birşeyi, gerçek bir iz üzerinde bile olsa aşırıya kaçmak gibi birşeyi ortaya atar. öyleyse sorulacak soru, çoğu kez felsefi bir soru olan, okumanın nasıl sonlandırılacağı sorusudur. bu durum, eleştiriye dışardan yapılan bir eleştiri olarak değil, eleştirinin bir iç sorunu olarak görülmelidir. benim deneyimlerime göre , satır aralarını okumaktan ya da fazladan anlam çıkarmaktan ya da aşırıya kaçmaktan kaygılanan insanlar genellikle başlamaktan, olduğu gibi okumaktan korkarlar ya da korkmuşlardır, sanki o metinlerin - insanlar gibi, yerler ve zamanlar gibi- bazı anlamları olmasından ve dahası bunların bilinenden daha fazla olmasından korkarlar.”
stanley cavell / pursuits of happiness / the hollywood comedy of remarriage
Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off
hayatında sadece bir kere ummaya yer açan, üzülerek bunu şimdiye kadar yapmamakla iyi etmişim demek durumdadır. çünkü zamanla, kalakalmayı sandığından daha acı verici bulacaktır ve işin kötüsü ortada birlikte çizilmiş ne bir pirinç tarlası ideası, ne yaslanılacak bir omuz vardır.
hem zaten hayatın adil olduğuna iman edenler ciddi bir umma hummasına tutulmuş olmalılar.
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, PlAtopya | Comments Off
ben gök yarılacak da tüm sırlar üzerimize gürleyerek yağacak diye nefesimi tutup gözlerimi kapadım.
herkes öyle yapmış ama onlar bilinmezliğin hazzını tatmaya yummuş ziyalarını.
ben daha alışacağım o zaman.
rindlerin keyfi yerinde, zahidler sıkıntıda olduğunda ben korkunun avcunda kalıveririm yoksa.
“harâbâtı görenler her biri hâletin söyler
safâsın nakl eder rindân, zâhid sıkletin söyler”
***
aslında ben onu bugün daha bir sevdim. düşlerimizi tokuştursak da denize denize eğsek ya başımızı. o zaman olur.
“birisi çekip alsa ya bizi.. bu dipsiz kuyudan” der demez o, endişeden kaskatı olmuş duvarları bir bakışımızla deleriz sandım.
aklımızdan geçenleri saymadık. ama yakıştı birbirine bir yığın çıldırmış şarkı sözü de kolumuza girince.
ben daha düş kuracağım o zaman.
akıldan muafiyet diye birşey olmasa gerçek saray olmazmış yoksa.
“ne zapt-ı hâkim-i şer’i, ne hükm-i zâbit-i aklî
cünûn iklîmini seyreyleyenler rahatın söyler”
***
dilimden düşen her sözde biraz buğu var
söylediğim herşeyi bana boyuyorum o zaman.
çingene çalınca yiğit, naçar söyleyince hafif…
halimi anlatmaya bu yorgunlukla kalkmazdım yoksa.
“meyân-ı güft ü gûda bed-meniş, îhâm eder kubhun
şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler“
Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | 4 Comments »
evrilemez, çevrilemez sabit noktaya bağlılık bile, zamanı durdurabilme ya da genişletebilme gücüne sahipken uzak adındaki bir gulyabaninin ve onun bir yığın hakikat masalının ecelini beklemek zorunda kalıyor.
asılılığını tekrarlıyor, tekrarlıyor, tekrarlıyor.
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | No Comments »
“devrim düşleri mahkum etmez ” diyorum.
” ve karabasanlardan da kurtarmaz “, yanıtını veriyor.
valerian araya giriyor: ” tanıştığınızı bilmiyordum.”
bir düşte karşılaşmıştık, ” diyorum. ” bir köprüden düşüyorduk. “
” hayır, herkesin farklı bir düşü vardır” diyor.
” ve bir de bazı insanlar böyle güvenli bir yerde uyanıverirler, baş dönmesine karşı güvenlikli bir yerde… ” diye ısrar ediyorum.
Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off