Haz
Yörüngede Kilitli
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | 2 Comments »
Cinsiyetler ve Felsefe
Sistematik istenç olarak felsefenin, cinsiyet farklılığı davasını düşünerek kurulduğu ileri sürülmüştür. “Kadın” sözcüğünün Platon’dan Nietzsche’ye dek - bu ikisi de dahi olmak üzere - kavram halini alabilmesinin, bu istencin en ısrarlı tarafları sayeside olmadığı doğrudur. Belki de bu sözcüğün böyle bir yönelimi yoktur. İyi ama, türeyimsel göndermesinden azledilmiş ve cinselliğe iade edilmiş olan “erkek” sözcüğü daha mı iyi muamele görmüştür? Felsefenin, cinsiyet farkını gerçekten de farksızlaştırdığı sonucuna mı varmalıyız? Hiç sanmıyorum. Aklın kurnazlığından daha ustalıklı olduğundan kuşku duymayacağımız böylesi bir farklılığın kurnazlığının, ne “kadın sözcüğünün ne de “erkek” sözcüğünün öne çıkarılmamasına gayet iyi uyum sağladığı dikkate alınırsa, tersini kanıtlayan fazlasıyla işaret olduğunu görürüz. Bunun nedeni, muhtemelen, Jean Genet’in ırklarla ilgili söylediği şeyi cinsiyetlere taşımanın felsefi olarak kabul edilebilir olmasıdır. Genet, bir zencinin ne olduğunu sorduklarında şunları ekliyordu: ” Öncelikle, ne renktir?” Bir erkeğin ya da bir kadının ne olduğunu sorduğumuzda da, “Öncelikle, cinsiyet nedir?” diye eklemek haklı bir felsefi ihtiyat olur. Çünkü, ilk karanlık noktanın cinsiyet sorusu olduğu; farklılığın, ancak içinde çalıştığı kimliğin / özdeşliğin saptanması yönündeki çaba pahasına düşünülebilir olduğu kabul edilecektir.
…
Alain Badiou - Sonsuz Düşünce
Banu Kevser Posted in Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | 3 Comments »
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | 1 Comment »
Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | No Comments »
Konak dolapları (1) sadece tas tas yemek yerleştirip diğer yana çevirmek için yapılmış olmamalı. Bulgurlu’ya gelin taşıyan atlar da hiç heyecanlı değildi kesin (2).
Şimdi ben gönlümden geçen bulutları çizsem de koysam dolap rafına; haremlikten selamlığa çevirsem sana, aç kalıp ölmezsin ya.
Bilirsin, bildiğini bildirmezsin olur biter.
Hem her hüküm vericinin tepesinde bir kılıç (3) düştü düşecek bekler durur da saltanatı işkenceye çevirir ya, biz bu tehlikelerden bin arpa boyu uzağız. Abasını dolabı geçenler yakar (4), kılıç dolabı aşanın boynunu öper.
Dolaplar çevirmedim, dolabı sana çevirdim.
Sen Bağdat’sın ben Bağdat’ım, dolapsa Ane Geçidi (5).
…
(1) Haremlikten selamlığa eski evlerde yemek göndermek için raflı dolaplar bulunurdu.
(2) Bulgurlu’nun, zamanında öyle gözde bir yer olduğu anlatılıyor ki; oraya gelin vermenin masallardan masal doğurmak gibi olduğunu, arabacısından atına herkes görevini kutsal bildiğini söylerler.
(3) Demokles’e Kral Diyonisos bir günlük tahtını bıraktı ve tahtın üstüne bir at kılına bağladığı kılıcı yerleştirtti. Hükmetmenin sanıldığı kadar rahat olmadığını, bunun her an “kılıç başa düştü düşecek” endişesini taşımaya eş olduğunu göstermek istedi. Bu deyim, büyük görevlerin sıkıntı ve tehlikeyi de barındırdığını anlatmak için kullanılır.
(4) Dervişler soğuk mevsimde tasarruf olsun diye abalarını giyinip dergah avlusundaki ateşte ısınarken, dalgınlıktan ya da şevkten içlerinen abasını ateşe kaptıranların sayısının hiç de az olmadığı söylenir.
(5) “Ana gibi yâr Bağdat gibi diyâr olmaz” sözünün aslı “Ane gibi yar (sarp uçurum), Bağdat gibi diyâr olmaz”dır. Ane Bağdat’a yakın bir geçittir.
Banu Kevser Posted in BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, PlAtopya | 2 Comments »
Nietzsche Beyond The Good and Evil
beslediğin tutku değil mesafe
büyüdükçe bana uzak düşersin
bana hakikat giyilemez elbise
sen onu yitik malın bilirsin
ben en başta ölürüm
sen durmadan denersin
Banu / Famagusta
(*) Yasak olan için çabalıyoruz.
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, Musica | 11 Comments »
”Uzun bir süredir her şeyi çevreleyen bir mekân içinde kuşatılma hissini, mutlak, boş, soyut, xyz koordinatlarına dayalı kartezyen mekân nosyonundan çok farklı, öznel, cisimleşmiş bir deneyimi aktarmak gibi bir derdim var.
Bir sanatçı olarak, kuşatıcı bir ufukla kişinin etrafını saran ve tene baskı yapan, yaşanan ve hissedilen bir mekân hissine, öznel olarak, bedenle algılanan duyusal bir mekân hissine hayat vermekle ilgileniyorum.
Bunu rahim benzeri bir mekân olarak yorumlayanlar çıkabilir. Belki de böyle bir mekâna dair bu duyarlılığa kendi duyarlılığıma hayat verme ve bu duyarlılığı iletme arzum kadın olmamdandır; bunu yapıtlarımı yorumlayacak olanlara bırakıyorum. Bu durum, daha ziyade doğada yalnız başıma bu kadar çok vakit geçirmiş olmamdan ileri geliyormuş gibi geliyor bana.”
Char Davies
(Carol Gigliotti Interview [Osmose and Ephémère])
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off
Neden Atopya? Neden Şemsiye?
Bazen çizilmiş sınırlar içinde çoktan vâdesini doldurmuş bir uygarlığın varlığını zorla sürdürmeye çalıştığımızı, bunu da sırf gelenek devinin tüylerine tutunmuş sarhoş edici râyihalar salan pirelerinin oyuncağı olarak yaptığımızı düşünüyorum. Vâdesini çoktan doldurmuş, aslında olmayan bir medeniyetin zincirinde kendi kendimizi eskittiğimiz hissine kapılıyorum. Mâhiyet ve vücut (1) sarmalının anlamını yitirmiş ahlâk bozucu damgasını yemiş yasak heykellere döndüğünü düşünüyorum. İşte bu tam olarak bir döngünün bitimi sahnesidir. Her sona doğru yıkıcı ya da çözücü bir güç sözkonusudur ve benim gözümde kaplanın sırtına (2) binecek olanlar tam bu alanlarda seçilir.
* Doğduğu zaman ve mekânın etkisinden (Yüce episteme de hiddetlenirse hiddetlensin) sıradan insan deneyim düzlemini aşan, farkındalığıyla çıkan
* Ölgün olanın tortusuna karşı bilinçli bir yer değiştirmeye cesâret bulan
* Pire râyihası sarhoşlarının hiçlik dediğine mekâna evrilecek boşluk diye bakanlar için Atopya kelimesi ,
Sınırlarına dâir hiç bir beyânda bulunulmamış, doğum anı ve yeri bilinçli şekilde gözardı edilmiş bir şemsiye altındalıktır. Olmayan bir yer değil; adım attıkça, farkında oldukça, gereksiz tafsilâtla sınırlandırmadıkça bizim hâline getirdiğimiz her yer demektir.
Mekânı ontolojinin nesnel dünyası olarak tanımlarsak; her adım attığında yeni bir boşluğu korunağa evirebilen, nereye yürüyorsa sınırlarını da oraya çizebilen için anlamlı bir kavram olabilir.
Bu yüzden Zamanda Bağımsız Denklem’in Atopya’sında sınır sabit değil değişkendir.
(1) Essentia - Existentia
(2) Julious Evola - Calvacare La Tigre
(*) La bi-Şart : Sınırlanmamış olarak
Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 7 Comments »
İnsanın şuuruyla gerçek hayat arasında, kalınlığı sihirli kelimlere bağlı bir diyafram gerili. Bazen kalın ve tecrit edici. Bazen de sinsice göz kırparak kayboluyor birbiriyle karışsın her şey diye. Adlar yeniden verilsin, formlar değişsin, her şey başka bir şey olsun diye…
Ben onun kayboluşunu ilk seninle tanıştığım yıl gördüm Gabriele.
Yazarı ben olmayı nasıl da istediğim kitabında; tumturaklı zahitlik rüyalarında, bunu bazen örtbas ettiğin saf su yüzeyinde dengede durma savaşına yenilmeyen melekelerinde, kendini bir deniz perisi boyu gibi farklı hissettiğin kökünden ayrı düştüğün anlarda, ölümden çok insan yıkıntısındaki yaşama hayret edişinde bıraktığın kırıntılarda yolu buldum…
Bulduğum yola açılan ve tavanlara uzanan kütüphanende belki sen Nietzsche’nin süperkahramanı ya da Nietzsche senin süper kahramanın olarak hep oradasınız. Durmadan dolaşarak konuşuyorsun. Michetti’nin gözlerine değil ruhuna baka baka anlatıyorsun.
“Sevdiğin kitap?” dediğinde biri bana, o yıldan beri Demetrio’nun yayından çıkan ilahi bir keman ezgisinden, Giorgio’nun durmak bilmeyen çıldırmış zihninden, İppolita’nın tanrı bildiği uçurumda bıraktığı aşktan, aslında asla iflah olmaz bir hakim olma, kaybedilmiş ruha ait parçaları bulma, sonumun iplerini kendi ellerimle çekme dürtüsünden parçalar koşuşturararak sahnede bir önceki bıraktığım yerlerine yeniden yerleşiveriyorlar.
İppolita’nın hasta solgun yüzünü, bileklerindeki fışkırmak isteyen kanı tutan şeffaf -herşeyden habersiz- damarları, tanrıyı mabette bilen kuş beyinlileri, kendini kaybedip yeniden bulmaları, damar atışının nasıl dinlemek zorunda bırakılan çekiç sesi cezasına döndüğünü, soluk almanın nasıl defalarca ölmeye denkleniverdiğini… Hepsini, hepsini, hepsini sendeki gibi tarifsiz bir sihirle ben anlatsaydım…
Tombul elli, cübbeli bir adamın ikonayı anlatırken takındığı bilgeliği yerden yere vuracak tek kelimeden kurşunu atacak sembolistsin. Orvietto’da dilek ağaçlarında sallanan kağıtlar senin kıvranan bilincin.
Bana perdelerin yokolabileceğini gösteren pelerinli, tek gözlü, tılsımlı bir askersin. Acımasızsın.
Baharın kutsal soluğu iyi gelmiyordu muhtemelen sana.
İnsanın evreni diye birşeyler çizseydik bile beraber ; bana uçurumlarından bahsetmezdin eminim. Alnında gizlediklerinden de…
Ben de senin kalemini oracıkta kırarak herkesi senden korumak istediğimi ya da kelimelerinin kızgın yağ damlalarına dönüşüp birgün kurbanlarının diyaframını eleğe çevireceğini söylemezdim sana.
…
…
…
Günlerin Tortusu mimledi, Gabriele D’annunzio’dan Ölümün Zaferi ‘ni seçtim. Ben de Tuna‘ya soruyorum:
Hangi kitabı yazmış olmak isterdin?
…………………………………………………………………………….
Banu Kevser Posted in BibliyAtopya, CurnalAtopya, Mimento Mono, Quanta | 14 Comments »
zhanna değilim ki ben neşe tacımı istemsiz masaya bırakıp fanusuma döndüğümde
sislerin çöküşünü akordiyonuma yaslanarak karşılayayım?
siz
benden elimde olmayan şeyler bekliyor olabilir misiniz?
sis yokmuş gibi davranmamı, uğultuları duymamamı, sulhu bulmuş rolü yapmamı?
***
banu - bpluie=mysql_query($sql) or die(”error in common.inc.php at line 2008″);
dr dirac - an invisible something in line is creating a fatal compass. banu - at least someone has not blamed me. well.Banu Kevser Posted in Bâd-ı Hevâ | No Comments »