Biliyorum André


Olan bitenler bizi şuna inanmaya sevk ediyor: Zihinde, yaşamla ölümün, gerçekle düşselin, geçmişle geleceğin, iletilebilir olanla olmayanın çelişki olarak algılanmadığı bir nokta vardır.


Deuxième Manifeste du surréalisme, 1930


Banu Pluie Posted in BibliyAtopya | Yorumlar Kapalı




Ağacı Yıldırım Beni Huzur



“Ne ister kalbim, ayaklarım ne arar
Ormanı artık göremeyecek miyim ben?
Yeni ayrıldığım yerlerdi benim yurdum
Gece karanlığında şehre giden yolda
Birden duruyorum.
” (
K. Hamsun)

Kendi kendini doğuran neşenin, hareketin, neredeyse nefes almadan konuşma alışkanlığının aniden kesilivermesi için gerçeğin sırrının  şimşek hızında teması yeterliymiş demek.

Şehirden uzak; gökle öpüşürken baharda sonsuz yeşil , şimdi sonsuz sarı bir düzlükte tek bir ağaçmış sanki o neşeler, kahkahalar, eğlenmeler. Bir yıldırım saniyelik  dokunmayla yarmış onu ortadan. Şimdi kim iddia edebilir ovanın daha düz olmadığını? Her şeyin daha sakin olmadığını? Benim huzur nedir bilmediğimi?

Banu Pluie Posted in Apokalipya, CurnalAtopya | 1 Comment »




serap olsun cevap, bilmeyene hitap


“Gerçek” girsin diye açılan pencere – sorulan bir soru ya da suskun geçen bir kaç dakika diyebiliriz bu pencereye- o kadar boyumuzdan yüksekte, o kadar küçük, parmaklıkları öyle sıkı bir pencere ki; aradığımız “gerçek” doğrudan gelse ve  sadece bir zerresini parmaklıktan geçirmek istese, onu da kendi rengine boyayıp kandıracağından korktuğum bir mahzende kaldığımızı sanıyorum geçici ama uzun dakikalarda burada.

Ne sorulan sorunun, ne verilecek cevabın bir hükmü kalıyor aramızda. Önce bir iman etmek lazım. Neye, ne ad verdiğimizi oturtmanın gereğine elifi elifine tam inanmak lazım ki , gerçeğin gerçekliğinin bizim için ne demek olduğunu görelim. Yoksa bu güneş almaz mahzenin yanında gerçeğin gerçekliği öyle zahir oluyor ki, zuhurundan gaip kalıyor.

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 2 Comments »




“this something better not to be”


Tam bu merdivenlerde başka bir yerde yakalayamayacağım, arasam bulamayacağım mucizemsi bir şeyleri, kendimle ya da herhangi bir şeyle ilgili ipuçlarını keşfedecekmişim, farketmediğim ama aslında varolan bir problemi ve onun çözümünü saniyelik bir farkedişle hayrete düşe düşe bulacakmışım gibi geliyor.

Her seferinde hiç aksamadan, hep burada bu böyle oluyor. Aynı yerde heyecanlanıp hep bunu düşünüyorum.

Basamaklar biter bitmez az önce aniden parlayıveren yol gösterme kandili haber vermeden sönüyor. Daha bir kaç nefes alma öncesi duyumları açıldığına, zihni keskinleştiğine, oltanın hareketini hissettiğine inanan ben değilmişim gibi  vurdumduymaz  hale hızla yeniden gömülüp hemen solda bana ayrılan odaya ayaklarımı sürerek giriyorum.

Bu durumda aradığımı hayal ettiğim, aslında  var olduğunu uydurduğum şifreyi bulamamış oluyorum ve vakit kaybetmeden bunu hatırlamamak için hemen uyuyorum.

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ | Yorumlar Kapalı




Yörüngede Kilitli


Yörünge

Kendinden kaçmak için seçtiğin yer

Yok saydığın diğer yarınla koşuya başladığın nokta aslında.

Kendinden kaçarken kendini bulanların yörüngeleri hep aynı.

Atlayıvereyim aşağıya diyen yok hiç

İkilliğin sebebini bir bilenin olmadığı gibi…

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | Yorumlar Kapalı




Bilgi Terimleri ve Cinsiyet Farklılığı Kolokyumu


Cinsiyetler ve Felsefe


Sistematik istenç olarak felsefenin, cinsiyet farklılığı davasını düşünerek kurulduğu ileri sürülmüştür. “Kadın” sözcüğünün Platon’dan Nietzsche’ye dek – bu ikisi de dahi olmak üzere – kavram halini alabilmesinin, bu istencin en ısrarlı tarafları sayeside olmadığı doğrudur. Belki de bu sözcüğün böyle bir yönelimi yoktur. İyi ama, türeyimsel göndermesinden azledilmiş ve cinselliğe iade edilmiş olan “erkek” sözcüğü daha mı iyi muamele görmüştür? Felsefenin, cinsiyet farkını gerçekten de farksızlaştırdığı sonucuna mı varmalıyız? Hiç sanmıyorum. Aklın kurnazlığından daha ustalıklı olduğundan kuşku duymayacağımız böylesi bir farklılığın kurnazlığının, ne “kadın sözcüğünün ne de “erkek” sözcüğünün öne çıkarılmamasına gayet iyi uyum sağladığı dikkate alınırsa, tersini kanıtlayan fazlasıyla işaret olduğunu görürüz. Bunun nedeni, muhtemelen, Jean Genet’in ırklarla ilgili söylediği şeyi cinsiyetlere taşımanın felsefi olarak kabul edilebilir olmasıdır. Genet, bir zencinin ne olduğunu sorduklarında şunları söylüyordu: “Öncelikle, ne renktir?” Bir erkeğin ya da bir kadının ne olduğunu sorduğumuzda da, “Öncelikle, cinsiyet nedir?” diye eklemek haklı bir felsefi ihtiyat olur. Çünkü, ilk karanlık noktanın cinsiyet sorusu olduğu; farklılığın, ancak içinde çalıştığı kimliğin / özdeşliğin saptanması yönündeki çaba pahasına düşünülebilir olduğu kabul edilecektir.

Alain Badiou  -  Sonsuz Düşünce

Banu Pluie Posted in Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | 1 Comment »




“we cover distance but not together”


distance

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | Yorumlar Kapalı




Hayalgücü üzerine yemin ederiz ki


literadjure

Edebiyatın sunduğu çeşitli hazlar arasından


en büyüğü de uydurmaktır.


Ficciones / Borges


Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | 8 Comments »




nitimur in vetitum (*)


.
“En üst derecede zararlı ve tehlikeli olsa bile bir şey hakikat olabilir; varolmanın temel doğasının bir parçası olabilir, onu anlamak bizim kendi yıkımımıza neden olacaktır. O zaman bir insanın tininin gücü ne kadar “hakikate” dayanabileceği, ya da daha açık bir ifadeyle, ne dereceye kadar onu sulandırması, gizlemesi, tatlandırması, sessizleştirmesi, çarpıtması gerektiğiyle ölçülecektir.”                               

Nietzsche Beyond The Good and Evil

(*) Yasak olan için çabalıyoruz.

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, Musica | 9 Comments »




Savaşı Gabriele Başlattı


İnsanın şuuruyla gerçek hayat arasında, kalınlığı sihirli kelimlere bağlı bir diyafram gerili.  Bazen kalın ve  tecrit edici. Bazen de sinsice göz kırparak kayboluyor birbiriyle karışsın her şey diye. Adlar yeniden verilsin, formlar değişsin, her şey başka bir şey olsun diye.

Ben onun kayboluşunu ilk seninle tanıştığım yıl gördüm Gabriele.

Yazarı ben olmayı nasıl da istediğim kitabında; tumturaklı zahitlik rüyalarında, bunu bazen örtbas ettiğin saf su yüzeyinde dengede durma savaşına yenilmeyen melekelerinde, kendini bir deniz perisi boyu gibi farklı hissettiğin kökünden ayrı düştüğün anlarda, ölümden çok insan yıkıntısındaki yaşama hayret edişinde bıraktığın kırıntılarda yolu buldum.

Bulduğum yola açılan ve tavanlara uzanan kütüphanende  belki sen Nietzsche’nin süperkahramanı ya da Nietzsche senin süper kahramanın olarak hep oradasınız. Durmadan dolaşarak konuşuyorsun. Michetti’nin gözlerine değil ruhuna baka baka anlatıyorsun.

Faşistsin, kibirdesin, ölüsün!

“Sevdiğin kitap?” dediğinde biri bana, o yıldan beri Demetrio’nun yayından çıkan ilahi bir keman ezgisinden, Giorgio’nun durmak bilmeyen çıldırmış zihninden, İppolita’nın tanrı bildiği uçurumda bıraktığı aşktan, aslında asla iflah olmaz bir hakim olma, kaybedilmiş ruha ait parçaları bulma, sonumun iplerini kendi ellerimle çekme dürtüsünden parçalar koşuşturararak sahnede bir önceki bıraktığım yerlerine yeniden yerleşiveriyorlar.

Çıldırmışsın, zekanın ağırlığı altında savunmasız bir kurbansın. Bu yüzden kocamansın!

İppolita’nın hasta solgun yüzünü, bileklerindeki fışkırmak isteyen kanı tutan şeffaf  -herşeyden habersiz- damarları, tanrıyı mabette bilen  kuş beyinlileri,  kendini kaybedip yeniden bulmaları, damar atışının nasıl dinlemek zorunda bırakılan çekiç sesi cezasına döndüğünü, soluk almanın nasıl defalarca ölmeye denkleniverdiğini… Hepsini, hepsini, hepsini sendeki gibi tarifsiz bir sihirle ben anlatsaydım.

Estetik düşkünüsün, Michetti’siz  kalsa kütüphanen, dilsizsin!

Senin anıldığın sohbetlerde kahve buğusunda oynaşan ruhsun.

Tombul elli, cübbeli bir adamın  ikonayı anlatırken takındığı bilgeliği yerden yere vuracak tek kelimeden kurşunu atacak sembolistsin. Orvietto’da dilek ağaçlarında sallanan kağıtlar senin kıvranan bilincin.

Katilsin!

Bana perdelerin yokolabileceğini gösteren pelerinli, tek gözlü, tılsımlı bir askersin. Acımasızsın.

Baharın kutsal soluğu iyi gelmiyordu muhtemelen  sana.

İnsanın evreni diye birşeyler çizseydik bile beraber; bana uçurumlarından bahsetmezdin eminim. Alnında gizlediklerinden de.

Ben de senin kalemini oracıkta kırarak herkesi senden korumak  istediğimi ya da  kelimelerinin kızgın yağ damlalarına dönüşüp birgün kurbanlarını eleğe çevireceğini söylemezdim sana.

Prenssin, pilotsun, şairsin, gözünü kan bürümüş katilsin!

Günlerin Tortusu mimledi,  Gabriele D’annunzio’dan Ölümün Zaferi ‘ni seçtim.

…………………………………………………………………………….

Banu Pluie Posted in BibliyAtopya, CurnalAtopya, Mimento Mono, Quanta | 12 Comments »




devlet-i âli bizi neden peru’ya sevk eyliyor asuman?


*

bir gün iplerimizi bağlayıp sıkıca bir yere
el ele tutuşup atlayalım göğün en güzel yerine

fallingtosky

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Yorumlar Kapalı




“the soul at war with itself”



zhanna değilim ki ben neşe tacımı istemsiz masaya bırakıp fanusuma döndüğümde

sislerin çöküşünü akordiyonuma yaslanarak karşılayayım?

siz

benden elimde olmayan şeyler bekliyor olabilir misiniz?

sis yokmuş gibi davranmamı, uğultuları duymamamı, sulhu bulmuş rolü yapmamı?

***

banu -    bpluie=mysql_query($sql) or die(“error in common.inc.php at line 2008″);

dr dirac -    an invisible something in line is creating a fatal compass.
banuat least someone has not blamed me. well.


Banu Pluie Posted in Bâd-ı Hevâ | Yorumlar Kapalı




Pluie 60′larda Paris’te



bütün gece boyunca yürüyebilir, koşabilir, şarkı söyleyebilirlerdi.


ya da bazı geceleri hemen hemen hiç tanımadıkları mahallelerde uzun uzun yürürlerdi.

anlatılmaz güçleri, inanılmaz gizleri ellerinde tutuyormuşcasına, tanımadıkları bir coşku duyuyorlardı. el ele tutuşarak koşarlar, kaldırımlarda sek sek oynarlar hep birlikte cosi fan tutte’yi ya da messe en si’yi söylerlerdi.

yaşamları salt bu güzel zamanların bitmez toplamı olacakmış, her zaman mutlu olacaklarmış gibi gelirdi onlara.

bir çeşit sözleşme, satın alınmış bir şey, zavallı kırılgan bir nesne, onları şiddetle, varoluşlarındaki, öykülerindeki en belirsiz, en tehlikeli yana gönderen basit bir soluklanma ânı olup çıkıyordu.

dehaları onaylanacaktı. bu afyonları olacaktı.

otomobilleri aşağıda bekleyecekti. birgün önce benzinleri ful doldurmuş olacaklardı. eşyaları onları brüksel’de bekleyecekti. belçika yolundan gideceklerdi. hiçbir güçlük çıkmadan sınırı geçeceklerdi. sonra yavaş yavaş acele etmeksizn lüksenburg’da, anverst’e, amsterdam’da.
dünya turu yapacaklardı. sonunda havası hoş bir ülkeye yerleşeceklerdi. italyan göllerinin kıyılarında, dubrovnik’de, bolear adaları’nda, cefalu’da bir yerlerde.
işlerini bırakmayı, her şeyi bir yana atmayı serüvene gitmeyi düşlüyorlardı. her şeye yeniden, sıfırdan başlamayı düşlüyorlardı, kopmayı ve vedalaşmayı.

anısız belleksiz bir dünya.

çok yumuşak bir trajediye benzeyen dingin bir şey hızı kesilmiş yaşamların bağrna yerleşiyordu.

gideceklerdi, herşeyi terkedeceklerdi. kaçacaklardı. hiçbir güç tutamayacaktı onları.

kusurlarla dolu bir dünyada en kusurlu olan onların yaşamları değildi, buna kolayca kesinlikle inanıyorlardı.

elbette bunların yanlış olduğunu, özgrlüklerinin aldatmacadan başka birşey olmadığını biliyorlardı.

gerçek gidişler uzun zaman önceden hazırlanır. bu öyle olmamıştı. daha çok bir kaçışı anlatıyordu. on beş gün boyunca sağlık raporları, pasaportlar, vizeler, biletler, bagajlar için bürodan büroya koşturdular.bir ajansın yönetimini almak için bordeaux’a gideceklerdi. gidişe özenle hazırlanacaklardı


tunus’ta fakültedeki eski sınıf arkadaşlarının birkaç tanıdıkları, ayrıca güneş, masmavi akdeniz, bir başka yaşam, gerçekten gidiş, bir başka iş vaadi vardı. başvurmaya karar verdiler. kabul edildiler.

georges p. & banu p.

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya | Yorumlar Kapalı




Sonsuz Farklı Okuma


sonsuza_iraksayan_okumalar

“Bir metinden fazladan anlam çıkarmak, sanki orada olmayan bir şeyi metnin içine yerleştirmek gibi birşeyi canlandırır. sonra orada ne olduğunu söylersiniz ve metinden başka birşey olmadığı anlaşılır.

Ancak metnin ‘satır aralarını okumak’, bir eleştiri terimi olarak, oldukça dikkate değer birşeyi, gerçek bir iz üzerinde bile olsa aşırıya kaçmak gibi birşeyi ortaya atar. Öyleyse sorulacak soru, çoğu kez felsefi bir soru olan, okumanın nasıl sonlandırılacağı sorusudur. Bu durum, eleştiriye dışardan yapılan bir eleştiri olarak değil, eleştirinin bir iç sorunu olarak görülmelidir. Benim deneyimlerime göre, satır aralarını okumaktan ya da fazladan anlam çıkarmaktan ya da aşırıya kaçmaktan kaygılanan insanlar genellikle başlamaktan, olduğu gibi okumaktan korkarlar ya da korkmuşlardır, sanki o metinlerin – insanlar gibi, yerler ve zamanlar gibi- bazı anlamları olmasından ve dahası bunların bilinenden daha fazla olmasından korkarlar.”

Stanley Cavell / Pursuits of Happiness / The Hollywood Comedy of Remarriage

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya | Yorumlar Kapalı




kader “kef”le yazılınca keder okunuyor


ben gök yarılacak da tüm sırlar üzerimize  gürleyerek yağacak diye nefesimi tutup gözlerimi kapadım.

herkes öyle yapmış ama onlar bilinmezliğin hazzını tatmaya yummuş ziyalarını.

ben daha alışacağım o zaman.

rindlerin keyfi yerinde, zahidler sıkıntıda olduğunda ben korkunun avcunda kalıveririm yoksa.

“harâbâtı görenler her biri hâletin söyler
safâsın nakl eder rindân, zâhid sıkletin söyler

***

aslında ben onu bugün daha bir sevdim. düşlerimizi tokuştursak da denize denize eğsek ya başımızı. o zaman  olur.

“birisi çekip alsa ya bizi.. bu dipsiz kuyudander demez o, endişeden kaskatı olmuş duvarları bir bakışımızla deleriz sandım.

aklımızdan geçenleri saymadık. ama yakıştı birbirine bir yığın çıldırmış şarkı sözü de kolumuza girince.

ben daha düş kuracağım o zaman.

akıldan muafiyet diye birşey olmasa gerçek saray olmazmış yoksa.

“ne zapt-ı hâkim-i şer’i, ne hükm-i zâbit-i aklî
cünûn iklîmini seyreyleyenler rahatın söyler”

***

dilimden düşen her sözde biraz buğu var

söylediğim herşeyi bana boyuyorum o zaman.

çingene çalınca yiğit, naçar söyleyince hafif…

halimi anlatmaya bu yorgunlukla kalkmazdım yoksa.

“meyân-ı güft ü gûda bed-meniş, îhâm eder kubhun
şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya, KreAtopya | 5 Comments »