we all need zero gravity or weightlessness or free fall by dreams



“devrim düşleri mahkum etmez ” diyorum.

” ve karabasanlardan da kurtarmaz “, yanıtını veriyor.

valerian araya giriyor: ” tanıştığınızı bilmiyordum.”

bir düşte karşılaşmıştık, ” diyorum. ” bir köprüden düşüyorduk. “

” hayır, herkesin farklı bir düşü vardır” diyor.

” ve bir de bazı insanlar böyle güvenli bir yerde uyanıverirler, baş dönmesine karşı güvenlikli bir yerde… ” diye ısrar ediyorum.


or we fall apart…

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya | Yorumlar Kapalı




La Condición Humana



Daha elde ediliş biçimiyle bile kuşku uyandıran insan bilgisine güvenilebilir mi?

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya | 31 Comments »




recursive swingings



ŞİMDİKİ ZAMANA, ORTAYA ÇIKIŞINDA BİLE, BİRBİRİYLE BAKIŞIMLI İKİ AYRI FIŞKIRMA EŞLİK EDER: BUNLARDAN BİRİ GEÇMİŞE DOĞRU DÖKÜLÜR, ÖTEKİYSE GELECEĞE DOĞRU ATILIR

Bu taymlaynda freymlerin kesin sırası karışmış.

Zaman geçmişe doğru genişliyor.

O yüzden ben bir ileri, iki geri kaçırıyorum aklımı.


Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, PlAtopya | Yorumlar Kapalı




crime is legal now


başka çaresi yok bilinci haklamanın

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ | Yorumlar Kapalı




“ancak saatler sonra eskisi gibi duru ve keskin düşünebildim”


el_tunel

Yüzünün sevimli olmasına karşı sert birşey gizliyordu. Uzun kestane rengi saçları vardı. Yirmialtı yaşından daha büyük göstermemesine karşın onda yaşını aşan birşey vardı; çok şey yaşamış insanlara özgü o tipik hava.

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya, KreAtopya | 1 Comment »




sinestito


” Limonun sarılığı limoun niteliklerinin hepsine bulaşır, limonun her niteliği öbürlerine bulaşır. Limonun ekşiliği sarı, sarılığı ekşidir; bir pastanın rengini yeriz ve o pastanın tadı “besin sezgisi” adını vereceğimiz şeye pastanın biçimini ve rengini sunan araçtır. Bir havuzdaki suyun akışkanlığı, ılıklığı, mavimsi rengi, dalgalılığı. Her biri içinden öbürünü gösteriverir… ”

Banu Pluie Posted in Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya | Yorumlar Kapalı




ahu-dudu! sen yaptın!


dudu

*bana dondurma ısmarladılar mühim bir kordinatta.
çünkü evren tam bir transsıfır noktası.

*gecikmiştim, ceza hakediyordum. keyfî bile olsa bir eşdeğerlik ilkesi kabulü ceza dediğin. trans yağ oranı sıfır olan bölgede herşey değişiyor. benim ödül dediğimin adı ceza oluyor.
çünkü evren tam bir çelişki.

*sevdiğimiz omuzlara papağan kondurulursa onların kulakları çınlıyor. sonra zorla banallik üzerine bir söyleme imzam atmam konusunda tehdit alıyorum.
çünkü evren tam bir komplo.

*konuşurken insanı iki pembe-beyaz dondurmalı şekerin ve bonus olarak hemen sol duvarda konuçlanmış onbeş figüranın birden dinlemesi güzel şey.
çünkü evren tam bir hamsi kasası.

*sonra mocaco‘nun yarım dairesinden geçerek girdik kahve içmeye. efsaneye göre tam adını söylemezseniz size içmek istediğiniz şeyi vermiyorlarmış.

*benim neden x maddesi düşen kazandan çıkıp da, power puff girls’e dram yaptığım,
cevatnur’un neden prensescilik okulunda topuklu ayakkabı giyme dersinden hoca ona taktığı için kaldığı,
sonra ahududu aromalı şüröd‘ün hayran kaldığım sesiyle tesbitleri,
trende polonyalılar,
güneybatıda afrikalılar ve portekiz’den bahsettik.

okyucu: portekiz neden her yerden çıkıyor kuzum?
pluie: portekizi ben seçmedim, seçilmiş o.

çünkü evren tam bir macellan.

*ileride ortak bir yeni tavşan seslendirmesi ihtimaline karşı albüm kapağı resmimizi önceden çektirdik.
ses yalıtımlı fanusu icadettik. sonra onu kibrit kutusuna koyduk. canlı müzik hususuyla pek ilgilenmedik. altkomşu çıldırtan türküsünü peçeteye yazmayı düşündük, sonra vazgeçtik.

çünkü evren tam bir delilik.

*semikodüktörleri ve sişarpı sevmiyoruz hepimiz. anlaştık da, diferansiyeldenklem sevmek n’oluyor?
herkes şrödinger’in zamandan bağımsız denklemini sevecek.

çünkü evren tam bir şüröd.

*feneralayı hamdullah s. beyi selamlamamız ve şeker transferini sünger bob mahallinin az ötesinde yapmamızdan sonra balkant dolaylarında sessizharfler malikanesinde son buldu.

*oyuncular evlerine dağılmasına rağmen, kıskandırma ve hava atma çalışmaları tüm gece boyunca azimle sürdürüldü.
ertesi gün cevatnur unuttuğu batıyakası sınavına girecek, şüröd anadoludan gelen numaraları meşgule çevirecek, pluie onlara sebastian yerine supergeniuspetgary almalarını önermeyi düşünecektir.

çünkü evren tam bir kıskançlıktır.

herkeste içi poison dolu pembe yüzük olmaması ve duvardaki asenkronik çentikler moral bozuyor.

zira evren tam bir boy ölçüsü alma yeridir.

pluie


Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 2 Comments »




il trionfo della morte


plu

“İşte canlı bir insanım, nefes alıyorum.

Hayatımın öz maddesi ne?

Hangi güçlerin, hangi kuralların hükmü altında?

Ben kendimin değilim, ben kendi elimin altından bile sıyrılıp kaçıyorum.

Durmadan çalkalanan , tehlikeli bir yüzey üzerinde durmaya zorlanan br kişi, nereye basarsa bassın, nasıl kendini sürekli olarak destekten yoksun duyarsa benim varlığımı duyuşum da bu adamın durumundan pek farklı değil.

Sürekli bir korku içinde kıvranıyorum ama daha bu korkunun da ne olduğunu pek iyi bilemiyorum.

Yakından izlenen bir kaçağın korkusu mu, izleyip de asla amacına ulaşamayan bir kimsenin kaygısı mı? İyice kestiremiyorum.

Hem o, hem bu belki de…”

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya, KreAtopya | 1 Comment »




sana sonra anlatırım dediklerimden


“Bellek ancak ebedî açıklık, bitmek tükenmez bir akıntı olarak bizi kımıldayamaz duruma getirebilir, utandırabilir, hareket edemez hale getirebilir. Nietzche, bizi unutma gücüne sahip olmayan uç insan örneğini hayal etmeye çağırır. Böyle bir insan her yerde gelişmeleri görmeye mahkum olacaktır: Artık kendi varlığına inanmayacak, her şeyin dalgalı parçacıklar şeklinde bir taraflara aktığını görecek ve kendini gelişim akıntısında kaybedecektir. Heraclitus’un sadık bir öğrencisi gibi olacaktır. Herşeyi tarihsel bir şekilde yaşamak isteyen insan, uykusuz devam etmeye zorlanan biri gibi olacaktır. Bellek bizi sonsuz bir hareketliliğe sevkeder, sayısız ufuklar açar, ve işte bu şekilde çılgın bir hareketliliğe zorlayarak bizi kımıldayamaz hale getirir. “

gyte kantininde amor fati kıskacında mayıs başlarında okunmuş

Banu Pluie Posted in Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya | Yorumlar Kapalı




dizinin ilk terimini bir rastlantıya borçluyum


“Senin labirentinde üç çizgi fazla”, dedi neden sonra.

“Ben tek düz çizgiden oluşma bir Yunan labirenti bilirim. O çizgi boyunca öyle çok feylesof yolunu yitirmiştir ki, sıradan bir dedektif haydi haydi yitirebilir. Bir dahaki gelişte Scarlach, ardıma düştüğünde, A’da bir cinayet işler gibi yap (ya da gerçekten işle), sonra B’de, A’dan sekiz kilometre ötede ikinci cinayet, sonra C’de, A ve B’den dörder kilometre uzaklıkta, ikisinin ortasında üçüncü bir cinayet. Sonra beni D’de, A ile C’den ikişer kilometre uzaklıkta, ikisinin tam ortasında bekle. Beni D’de öldür, şimdi Trieste-le Roy’da öldüreceğin gibi.”

“Seni bir daha öldürdüğümde,” diye yanıtladı Scarlach, “gözle görünmez, düz ve kesintisiz tek çizgiden oluşan o labirenti vadediyorum sana.”

Birkaç adım geriledi. Sonra büyük bir dikkatle ateş etti.

discretemathseries_of_borges

Borges

(Ficciones Hayallar ve Hikayeler)

Ölüm ve Pusula

İletişim Yay.

Banu Pluie Posted in Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya, Quanta | 1 Comment »




delinin cArTe bLaNcHe ruhsatı


reverser


Carte Blanche: Açık çek, beyaz kağıt, sınırsız hak

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya | No Comments »




çok burnt norton bir anda eliot bana dur dedi



“çünkü bu kanatlar artık uçacak kanat değil
yalnızca dövmeye yarar havayı”

Banu Pluie Posted in Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya | Yorumlar Kapalı




Se una notte d’inverno un viaggiatore (*)


…with “pluielvino, pluiwida, pluieder and pluie (**)” adaptation…



ona hiçbirşey sormamama karşın, bir önceki gün alanda gördüğümü fark etmesi üzerine orada bulunmasının gerekçesini açıklama gereksinmesi duydu. Bana bir şey söylememesini yeğlerdim, çünkü konusu insan figürü olan resimler ilgimi çekmez ve bana gösterse bile onlara ilşkin bir yorumda bulunamam; zaten böyle birşey olmadı da. bu tür resimleri özel bir dosyada tuttuğunu, genç hanımın bunu iki ziyaret arasında cezaevi bürosuna bıraktığını düşündüm, çünkü dün – bunu çok iyi anımsıyorum- yanından hiç ayırmadığı resim albümü ve kalem kutusu elinde değildi.

konuyu değiştirmek istediğim için kesin bir dille, “resim yapmayı bilseydim sadece cansız nesnelerin biçimlerini incelerdim”, dedim; “kaldı ki nesnelerin kımıltısız mutsuzluğunda kendi ruh halimi bulmak konusunda doğal bir eğilimim olduğunu hissediyorum.”

bayan pluiwida, duraksamadan benimle aynı görüşte olduğunu söyledi: çizmeyi istediği nesne balıkçı teknelerinde kullanılan “filika demiri” denen dört kollu çıpaymış. rıhtıma bağlı teknelerin yanından geçerken bana birkaç örneğini gösterdi ve dört kolun değişik eğim ve açıdan çiziminin zorluğundan söz etti.

….

çıpa bir yerde takılıp tutunup kalmam, yere basmam, bu yüzer gezer ve su yüzeyinde kalma durumundan kurtulmam konusunda bir çağrı olabilirdi. ne var ki bu yorumun uyandırdığı kuşkular da yok değildi: belki de demir alıp uzaklara açılmam gerekiyordu. filika çıpası biçimindeki bir şey, dört çengelli diş, dipteki kayalara sürtünerek yıpranmış dört demir kol bana parçalanmadan, acı çekmeden hiçbir kararın alınamayacağını hatırlatıyordu. neyse ki söz konusu olan açık denizlerde kullanılacak ağır bir demir değil, küçük bir çıpaydı. demek ki benden istenen gençliğin olanaklarından vazgeçmem değildi; bir an için mola vermem, düşünmem, içimdeki karanlığa sonda indirerek yoklamam gerekiyordu.

“bir nesneyi bütün bakış açılarından keyfimce resmedebilmem için dedi pluiwida, “onunla yakınlık kurabileceğim biçimde yanımda tutabileceğim bir tanesine sahip olmam gerekiyor. sizce balıkçı bana bir tane satar mı?”

“sorabiliriz,” dedim. “neden siz bir tane satın almıyorsunuz?”

“ben buna cesaret edemiyorum, çünkü genç bir hanımın böyle kaba bir aleti satın alması şaşkınlık yaratabilir.”

“palamarı da çıpaya bağlı olsun,” diye belirtti pluiwida. “güzelce sarılmış bir halat yığınını çizerek saatler geçirebilirim. bu nedenle uzun bir halat da satın alın: on , hatta oniki metre olsun.”

balıkçı ansızın bu durumdan kuşkulandı: “peki ne işinize yarayacak bu?”

şöyle bir yanıt vermeliydim: “resmini yapmak için”, ama bayan pluiwida‘nın bunu değerlendirmekten yoksun ortamda sanatsal etkinliğini ortaya koymak konusundaki çekingenliğini biliyordum; kaldı ki, benden yana doğru yanıt şöyle olmalıydı: “onu düşünmek için” ve bilmem ne anlardı bundan.

“bu benim bileceğim şey” dedim.

kestirip attı balıkçı: “ben malımı satmıyorum.”

satıcıyla da aynı şey geldi başıma:

“bu tip şeyleri yabancılara satamayız,”, dedi. “polisle başımızın derde girmesini istemeyiz. bir de oniki metre halat istiyorsunuz… sizden kuşkulandığımdan değil, ama bir tutuklunun firarına yataklık için cezaevinin parmaklıklarına filika demiri fırlatmak ilk kez yaşanan birşey olmayacaktır…

firar etmek” sonu olmayan bir düşüce fırtınasın kapılmama neden olan birkaç sözcükten biridir. bir çıpa arayışı içine girmiş olmam bana firarın, belki değişimin, hatta yeniden doğuşun yolunu işaret eder gibi. ürpererek cezaevinin ölümlü bedenim olduğu, beni bekleyen firarın ruhun kopuşu anlamına geldiği, bunun yeryüzünden ırakta yaşanacak bir hayatın başlangıcı olarak yorumlanması gerektiği düşüncesini zihnimde uzaklaştıramıyorum.

mezar taşları arasında ilerlerken telaşlı ve hışırtılı bir gölge bana değince fren yaptı ve bisikletinden indi. bisikletinin fenerini yakmadan mezar taşlarının arasında dolaştığını görünce şaşırarak “pluieder!” diye bağırdım.

“şşt!” diyerek beni susturdu. “pek temkinsiz davranışlarda bulunuyorsunuz. gözlemevini size emanet ederken firar girişiminde bulunacağınızı düşünmemiştim. bizim bireysel firarlara karşı olduğumuzu bilmenizi isterim. zamana zaman tanımak gerek. yürüteceğimiz daha genel bir planımız var ve daha uzun bir süreçte gerçekleşecek.”

eliyle çevresini göstererek “biz” deyince ölüler adına konuşuyor sandım. belli ki pluieder, beni henüz aralarına kabul etmeyen ölülerin sözcüsüydü. su götürmez bir rahatlama hissettim.

“biraz da sizin yüzünüzden yokluğumu uzatmak zorundayım,” diye ekledi. “yarın ya da sonraki gün karakoldan çağrılacak ve filika çıpası yüzünden sorguya çekileceksiniz. beni bu işe karıştırmamaya özen gösterin. hakkımda tek bildiğiniz şey, yolculuğa çıktığım ve ne zaman döneceğimi söylemediğim. birkaç günlüğüne verileri toplama işinde benim yerimi tutmayı kabul ettiğinizi söyleyebilirsiniz. zaten yarından itibaren gözlemevine gitme işinden izinlisiniz.”

beklenmedik bir çaresilik içinde, “hayır, işte bu olamaz” diye haykırdığımda, oranın beni evrenin güçlerinin efendisi kıldığını ve onu düzene soktuğumu sanki o anda farkediyordum.

sabah erkenden gözlemevine gittim, basamağa çıktım ve ayaka dikilerek göksel kürelerin müziğini dinlercesine kayıt aletlerinin tik-takına kulak verdim. rüzgar yumuşak bulutları önüne katmış sabah göğünde esiyordu; bulutlar önce saçaklanıyor, sonra kümeleniyordu; saat dokuzbuçuğa doğru beklenmedik bir yağmur indi ve yağmurölçerde birkaç santilitre yağmur suyu birikti.

teneke saçak hızla yağan yağmurun altında davul gibi ötüyordu, rüzgarölçer fırıl fırıl dönüyordu; çatırtılardan ve sıçramalardan oluşan evren kayıt defterimde alt alta yazılan rakamlar olarak yorumlanabiliyordu; kıyamet planı üzerinde engin bir dinginlik egemen olmuştu.

o uyum ve yoğunluk anında bir çıtırtı nedeniyle aşağıya baktım.

pluie gözlerini bana dikmişti. “kaçtım,” dedi. “beni ele vermeyin. gidip birini haberdar etmeniz gerekiyor. bunu yapar mısınız?”

o anda , evrenin kusursuz düzeninde bir gedik, onarılması olanaksız bir çatlak açıldığını hissettim.

(*) bir kış gecesi eğer bir yolcu
(**) calvino, zwida, klueder, firari


Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya | Yorumlar Kapalı




malattia e felicità


Orvietto güzel bir yer olmalı. Toskana da, Ponte Vecchio da, Piazza della Signoria da

Ama dün burası da en güzel yerlerden bir yerdi.


Banu Pluie Posted in Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | No Comments »




Yolları Çatallanan Bahçe


 

Bu kişiler Albert’le bendik; başka zaman boyutlarında aldığımız türlü biçimlerde gizli ve etkindik. Gözlerimi kaldırdım; o zar inceliğinde karabasan çözülüp yok oldu. Bu sarı ve siyah bahçede tek adam vardı; ama bu adam bir heykel kadar sarsılmazdı… Bu adam bahçenin yolu boyunca ilerliyordu ve Yüzbaşı Richard Madden’di.

Gelecek şu anda varoluyor,” karşılığını verdim, “Ama ben dostunuzum sizin. Şu mektubu bir kere daha görebilir miyim?

Albert ayağa kalktı. Upuzun boyuyla ayakta durarak yüksek masanın çekmecesini açtı; o an sırtı bana dönüktü. Tabancayı doğrultmuştum. Olanca dikkatimle ateşledim. Albert hiç ses çıkarmadan yere yıkıldı. Onun o an öldüğüne yemin ederim- bir şimşek çakmıştı sanki.

Gerisi gerçek olmaktan uzak, önemi de yok zaten. Madden içeriye daldı, beni tutukladı. Darağacına yollayacaklar beni. İntikamımı en pis biçimde aldım; saldırmaları gereken kentin gizli adını Berlin’e bildirdim. Dün bombaladılar; haberi Yu Tsun adlı bir yabancı tarafından öldürülen ünlü Sinolog Stephen Albert’i saran esrar perdesini tüm İngiltere’de duyuran gazetelerde okudum.

Derdimin( savaşın gürültü patırtısı arasında) Albert adlı kente işaret etmek olduğunu, bunu yapmak için de aynı adı taşıyan bir adamı öldürmekten başka bir yol bulamadığımı biliyordu. Sayısız pişmanlıklarımla bıkkınlklarımı ise bilmiyor- hiç kimse bilemez zaten.

Zaman sayısız geleceğe doğru durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ben sizin düşmanınızım.

Yolları Çatallanan Bahçe
(Ficciones Hayaller ve Hikayeler’den)

Banu Pluie Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya, KreAtopya | Yorumlar Kapalı