swarm chandelier


suspending on wires as hadid’s dark crystals


evrilemez, çevrilemez sabit noktaya bağlılık bile, zamanı durdurabilme ya da genişletebilme gücüne sahipken uzak adındaki bir gulyabaninin ve onun bir yığın hakikat masalının ecelini beklemek zorunda kalıyor.

asılılığını tekrarlıyor, tekrarlıyor, tekrarlıyor.

yalnız değil o zaman (1, 2).

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | No Comments »




we all need zero gravity or weightlessness or free fall by dreams



“devrim düşleri mahkum etmez ” diyorum.

” ve karabasanlardan da kurtarmaz “, yanıtını veriyor.

valerian araya giriyor: ” tanıştığınızı bilmiyordum.”

bir düşte karşılaşmıştık, ” diyorum. ” bir köprüden düşüyorduk. “

” hayır, herkesin farklı bir düşü vardır” diyor.

” ve bir de bazı insanlar böyle güvenli bir yerde uyanıverirler, baş dönmesine karşı güvenlikli bir yerde… ” diye ısrar ediyorum.


or we fall apart…

Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | Comments Off




bab-ı zerreyle arzın kalbine irtifa kaybı



imge-dünya kurmaca oyununda gerçekle hayal mürekkeplerinizden küçük damlalar katıyorsunuz durgun, masum, el değmemiş olan suya.

bu, an diliminde yapılıyor. ilk itkisni verdiğiniz renk damlalarının öngöremediğiniz dansını seyrediyorsunuz.

neyin doğru, neyin yanlış
neyin gerçek, neyin hayal
neyin geçmiş, neyin gelecek olduğunu
karıştırmaya başlayana kadar …

buna andan çıkmak diyoruz.

“geçmiş zaman da gelecek zaman da

bilince yer vermez pek”

***

oyun başlıyor. seyirci koltuğuna geçiliyor. aynı yerdelik aynılık değil ki. itkiyi kendi renginden damlatan hem içten, hem dıştan seyrediyor sahneyi.

“bilinçli olmak zamanda olmamaktır”

bu bilincin kara keskin gözüne perde inmesi demek

bilince perde indiğinde ve sahnenin perdesi açıldığında zamanın durduğu falan da yoktur.

her zamankinden daha keskindir dişleri hatta.

***

bu oyun hayalin dünyayı kendi rengine boyamasının zaferi üzerine bir kurguydu.

***

en beklenmedik yerde birdenbire
hayal un ufak eder diğerini elleriyle

***

son perde boyunca bu katlin zaferi kutlanır.

şükür ayiniyle hitam bulurken oyun, hayalin parmaklarında, ağzında, teninde onu ezerken bulaşan “gerçek”ten kalan zerreler farkedilir.

farkedilen an bilince dönülen andır.
bilincin daha da kuzguni bakmaya başlayacağı an hiç ağlamadan doğar.

bizi buna götüren de keskin görüşümüz, dikkatimiz, öngörülemez gerçek-hayal dansının gövdesinden yakaladığımız bam teli falan da değildir. hayalin ellerine bulaşan zaman zerrelerinden gerçeğe çıkan kök yollar kurulu olduğu içindir. gözeneklerimizden, gözlerimizden, sesimizden acımıza dönen apaçık yollar olduğu gibi…

.

.

banu

gatwick bekleme salonları birinci üz-günlüğü

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ | Comments Off




Marakeş’te Vakfe, Lucca’da Sebat


Haftasonları Lucca’ya geçtiğimi, sur üstündeki çimlerde bağdaş kurup bilgisayardan futbol oynadığımı, Marakeş’ten aldığım baharatlarla prima piatto niyetine bir tagliatelle yaptığımı, bir anne poğaçasının yendikçe çoğaldığını, seninle Ankara’da kar yağınca güzelleşen parktan geçerek uzun uzun yürüdüğümüzü, yürürken de senin gördüğün şehirleri bana anlattığını tüm yol boyunca hayal edebilirim.



Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, PlAtopya | No Comments »




“how many times i’d be lost in the sea”


“ben artık gideyim” dedim.

birileri yardım etsin de gidemeyim diye çaresiz bekledim.

o sırada ankara ortadan kaybolarak, yollar düğüm olarak, cüzdanlar buharlaşarak, ulaşım sektörü grev başlatarak, polis bizi zanlı sayıp  alıkoyarak pekala yardım edebilirlerdi.

hiçbiri hiç bir şey yapmadılar.

bari biz aklımızı kaybedip ne yapcağımızı unutsaydık da biraz daha orada kalsaydık ya …

bilemiyorum… o günü düşününce sağ yanağımı elime yaslayıp ağlayasım geliyor. üzülüyorum.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ | No Comments »




La Condición Humana



Daha elde ediliş biçimiyle bile kuşku uyandıran insan bilgisine güvenilebilir mi?

Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 37 Comments »




zikri’l mazi devri’l eza



banu: olanı biteni inkar ettiğimizde kuruluveren yeni şehir
yeniden doğmakla değil, yeniden ölmekle ilgili.

dirac: reddediyorsun!

banu: hepimizi hem de.


Banu Kevser Posted in Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, Musica | Comments Off




ileriye ket


geçmişin rüzgarları birleşip heybetleniverdiğinde tek koluyla  belimden yakalayıp geri çeker de, ellerim boş kalınca avcumda sakladığım harflerin parmaklarım arasından kendiliğinden hiddetle aktığını, uzaklaştığını sanıveririm.

uzaklık artar evet. ama işte mesafeyi büyüten etki arzın çekiminde değil, uzaklaşan kelamın kalbinde ya da anda değil, geçmişten beslenip gelen fırtınanın ellerindedir.

Gittiğim filmden benim aklımda kalan tek cümlenin  “geçmişin gölgesi uzundur” olması hiç de hiç tesadüf değildi.

geçmiş bahsinin iğreti pelesenkliğinden, kesif dumanlar arasında durmadan nefesini hissettirmesinden  ne çıkar?

görse insan onun en peçesiz halini, en gürlemiş fırtınasını, en lisansız hamlesini, ömrüne  ne büyük hükümranlık kurduğunu;

ya kalbi kabından çıkar, ya da aklı çıkar.


banu

Banu Kevser Posted in Bâd-ı Hevâ | Comments Off




Bayan Pluie 60larda Paris’te


sevgili dostum g’nin güzel kartları ve müthiş hediyelerine tekrar bakınca bugün içim içime sığmadı. öyle ki jérôme’u bulsam sylvie olacağım gibi geldi.

bütün gece boyunca yürüyebilir, koşabilir, şarkı söyleyebilirlerdi.

tek başıma bunu yapmalıydım, çok yabancı, çok yalnız…

ya da bazı geceleri hemen hemen hiç tanımadıkları mahallelerde uzun uzun yürürlerdi.

ankara’ya döndüm.

bunca zaman sonra bencilliğim yüzünden neşeli olmayı haketmiyordum ama neşeyle ayrıldık ordan.

anlatılmaz güçleri, inanılmaz gizleri ellerinde tutuyormuşcasına, tanımadıkları bir coşku duyuyorlardı. el ele tutuşarak koşarlar, kaldırımlarda sek sek oynarlar hep birlikte cosi fan tutte’yi ya da messe en si’yi söylerlerdi.

o gün daha da güzelleşerek devam etti. ne seyredilen filmlerden, ne müzikten, ne aşklarımızdan, ne umutarımızdan bahsettik. orada olduğumu, ânı hissediyordum. sadece bunu düşünüyordum. yine birşey yiyemiyordum ve çok yoruluyordum ama huzurluydum.

yaşamları salt bu güzel zamanların bitmez toplamı olacakmış, her zaman mutlu olacaklarmış gibi gelirdi onlara…

altı ay sonra aynı patikalardan yürüdüm, serindi. kollarım üşüyordu. mind walk da, su şişsesi de, ayakkabılar da, şal da yanımdaydı vedalaştık. “bayan pluie 60larda paris’te” dedi. sonra tatlı bir tehditten sonra uğurladı beni.. el sallarken burukluktan çok huzur vardı içimde bu kez.

efsanelere inanmak yasaklanmıştı.

bir çeşit sözleşme, satın alınmış bir şey, zavallı kırılgan bir nesne, onları şiddetle, varoluşlarındaki, öykülerindeki en belirsiz, en tehlikeli yana gönderen basit bir soluklanma ânı olup çıkıyordu.

daha çok tazeydi. agent a, agent b‘ye bildiği yerleri anlatmış, edebiyattan, okumadan yazan kendini şaire sanan ufaklıklardan bahsetmiştik, bask halkının bağrından türkiye’ye gönderilmişlik ancak o naneli ayran ve dizlerinizi kıvırıp oturacağınız sedirlerle ferahlatılabilirdi. cengizhan miğferini giymeden, gökyüzü yolculuğundan kaçarak çıktık oradan.

… dehaları onaylanacaktı… bu afyonları olacaktı…

ona anlatmam gerekenleri anlattım. o beni anlayışla dinledi. aslında şu saçmasapan görevleri bırakıp buralardan kaçmak en mantıklısıydı ama işte sihirli sudan içmişti o. bu ülke onu sıkı sıkıya saracak, gitmemesi için yalvaracaktı.

otomobilleri aşağıda bekleyecekti. birgün önce benzinleri ful doldurmuş olacaklardı. eşyaları onları brüksel’de bekleyecekti. belçika yolundan gideceklerdi. hiçbir güçlük çıkmadan sınırı geçeceklerdi. sonra yavaş yavaş acele etmeksizn lüksenburg’da, anverst’e, amsterdam’da…


dünya turu yapacaklardı. sonunda havası hoş bir ülkeye yerleşeceklerdi. italyan göllerinin kıyılarında, dubrovnik’de, bolear adaları’nda, cefalu’da bir yerlerde….

sadece bir yanından karaya tutunmuş bu parçada yalnız olmadığımı düşündüm. kayboluşumu kısa da olsa sessizce erteledim.

işlerini bırakmayı, her şeyi bir yana atmayı serüvene gitmeyi düşlüyorlardı. her şeye yeniden, sıfırdan başlamayı düşlüyorlardı, kopmayı ve vedalaşmayı…

anısız belleksiz bir dünya….

çok yumuşak bir trajediye benzeyen dingin bir şey hızı kesilmiş yaşamların bağrna yerleşiyordu.

g’nin hediyesi georges kitabını karıştırdım:

gideceklerdi, herşeyi terkedeceklerdi. kaçacaklardı. hiçbir güç tutamayacaktı onları.

kusurlarla dolu bir dünyada en kusurlu olan onların yaşamları değildi, buna kolayca kesinlikle inanıyorlardı.

elbette bunların yanlış olduğunu, özgrlüklerinin aldatmacadan başka birşey olmadığını biliyorlardı.

gerçek gidişler uzun zaman önceden hazırlanır. bu öyle olmamıştı. daha çok bir kaçışı anlatıyordu. on beş gün boyunca sağlık raporları, pasaportlar, vizeler, biletler, bagajlar için bürodan büroya koşturdular.

bir ajansın yönetimini almak için bordeaux’a gideceklerdi. gidişe özenle hazırlanacaklardı.

onun güzel gülümseyen yüzünü görüp sımsıkı sarılmak istedim. bulacak mıydım tekrar ona sarılmak için ilave bir sebep?


tunus’ta fakültedeki eski sınıf arkadaşlarının birkaç tanıdıkları, ayrıca güneş, masmavi akdeniz, bir başka yaşam, gerçekten gidiş, bir başka iş vaadi vardı. başvurmaya karar verdiler. kabul edildiler.

banu p. & george p.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | No Comments »




Hem Uzamsal Hem Zamansal Geriye Dönüşler




/Nasıl oluyor da şimdi beni bir yerde sırf ben olduğum için isteyeceklerini düşünebiliyorum?/

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, PlAtopya, Quanta | 3 Comments »




Deform Anlam Üniform Peçeyi Döver



H- Anlatın.

B- Neden çocukların tanımlarına bayılırız? Neden alkollü bir adamın gördüğü dünya daha kaygandır? Neden şizofren ressamların çizdiği portreler karmakarışıktır?

Büyülenmiş bir adam için dünya bambaşkadır.

H- Alışılmış kalıplara sığmayan haller bunlar.

B-Evet öyle. Kalıplara yerleştirilmeye çalışılmadığından, olduğu gibi şahit olmamıza izin verildiğinden daha gerçekler.

H- Onların bahanesi var. Peki ya biz?

B- Şeyler analtıldıkları her yerde yeniden başka birşey olurlar. Her yerde farklı bir yansımadırlar. Her gören kendi aynasından farklı bir ışık açısından görür. Zaten şeylerin aslından aynalar kere uzakta kalıyorsak daha da uzaklaştırıcı kalıplara girip de onu gereksiz yere neden sunîleştiriyoruz ki?

H- Kuralsızlık?

B- Anlamıyorsunuz. İfade yönteminde özgürlükten bahsediyorum. Aklımda gördüğüm neyse sunduğum da makyajsızca odur diyorum.

H- Notasyon takip edilirse bu bozulur mu?

B- Dediğim “notasyon takip etmek yanlıştır” değil. Notasyon takip etmemek hata değildir diyorum!

Neden iyi hackerlar çocuktan yetişir sanıyorsunuz? Açıkları daha iyi yakalarlar. Yapılmışın üzerinden değil, kendi gördükleri üzerinden analiz ederler.

H- Rica ediyorum açın bunu.

B-Kim önceden ne demiş, hangi yolu izlemiş, ne sınır çizmiş” değil de, “ben bunu demek istedim ve dedim” demek daha içe sinen bir tablo değil midir?

H- Kendiliğini kaybettirmek ve bununla ilgili risk bir katldir sizin için?

B- Yerelliği asla yadsıyamayız bayım. Söylenilen ânı ve söylendiği konumu ve söyleyeni.

Kelimelerimi notasyonların darlığında teorem ispatlar gibi tahtaya yazmaktansa, bana daha gerçek gelen, dokunulmamış halleriyle söylemezsem içlerindeki resim ölecek sanıyorum.

Beckett’ın Watt’ı gibi anlamsız birşeyler söylesem bile, söylemek istediğim ondan başka birşey değilse onu söylemeliyim.

Sözcüğü beklenen yere koymayan, olmadık yerde kullanan, hatta anlık - ama kendine has bir dili kendiliğinden oluşturuveren-, çelişkilerden ve belirsizlikten kaçmayan kişi, gerçekten orada yapmak istediğini o şekilde anlatacağı doğduysa içine aynen öyle anlatmalıdır.

H- İlk anlatımı seviyorsunuz. Dolayısıyla anlatım bozukluğunu da… Yanlış anlaşılmaktan korkmuyor musunuz?

B- Aslında beni dinleyen, ya da karaladığımı okuyan benim ne dediğimden çok, ne demiş olma ihtimalimi düşünmesi benim daha çok tercih edeceğim bir durum.

Benim beynimle evrenin kesiştiği yer tabii ki sizinkiyle aynı yer olmayacaktır. Kimseninki diğeriyle aynı olmayacaktır. Doğduğu haliyle söz; daha taze, daha gerçek, daha sâbi olacaktır. Anlatım alışılmamış, mantık dışı bile olsa, bu şekilde sunulmasının kesinlikle sağlam bir dayanağı vardır. Çünkü o, o şekilde doğmuştur.

Size mantık hatalarını da severim demiş miydim?

H- Ah kabullenilmiş çelişkiler bahsi … (P’nin teoremi)

B- Son cümlemi algoritma hocam S Hanım’a armağan etmeliyim :P

H- Sizinle ilişkisini yeniden gözden geçirmek zorunda kalmayı düşünürse ya?

B- Tetkik yenilemek iyidir.

H- Bardakları da yenileyelim mi?

B- Deformasyona o halde…

H- Ve peçelere…

B- Hiç anlaşamayacağız :)

B: Banu

H: Hayal Ürünü Kanonik Karakter

P: Passive


Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | Comments Off




Bohemya’da, Deniz kıyısında, Roman gibi Rüyamda…


Katedralde şarkı söyleyen çatlak kızın rolünü sevdim ben.

Odamın penceresi kilise bahçesine bakardı. O günleri hatırladım. Pazar günleri oraya gelenleri seyrederdim. Onlar beni farketmezlerdi ama kilise bekçisi hep görürdü onlara baktığımı. Belki de dili yoktu onun. Sadece kapıyı açıp bahçedeki yaprakları süpürüp geriye kalan zamanlarda öylece oturup duruyordu.

Filmi seyrederken nedense o pencere geldi aklıma.

Yağmur yağdığı günler o pencere önünde kayıt yapardık. Bekçinin kaldığı yerin çatısı aliminyumdandı, yağmurda nasıl da inlerdi. O sesleri bulup dinledim şimdi. Penceredeyim sandım.

Hülya’yla paylaşıyorduk o odayı. Sonra o Viyana’ya gitti. Dorian İzmir’deydi. Mehmet Hoca’ya daha benden sözetmemişti mesela. Hiçbirimiz daha üzülmemiştik.Ya da Şafak Hanım’ın muayenehanesinde ne dramatik konuşmalar yapacağını o da bilmiyordu. Lityum o sıralar sadece atom lablarında hızlandırıcıya bir tutam atılmışlığıyla anılıyordu. Ben dilini bilmediğim bir yerde beş parasız kaldığım 2003 senesini daha yaşamamıştım. Prizren’de her şey karışık diye haber geliyordu. Geceleri programa metin yazıyordum. Akşam vakitlerinde içim sıkılır demiş miydim? Tam o saatlerdeydi program.

Seninle daha hiç konuşmamıştık.

Benim aklımı Radiohead‘le, Bab-ı Ali Yokuşu’yla, Edinburgh bültenleriyle bozduğum yıl.

Hülya’nın herşeyden vazgeçip Viyana’da eve kapanmayı seçtiği yıl .

Ah Ingenborg sen gönlünü bir Viyana ezgisine vermiştin değil mi?

Kışa, bir Viyana ezgisine ve yaza
Haritalara, dağda bir yuvaya, bir kıyıya ve bir yatağa
diyordun.

Ben sana inanıyorum (*).

Kış Masalı (**)‘nda Şekspir yerden göğe haklıdır. Ahkam kesiciler, rüyalar, çanlar, bekçilerin gözleri, yağmurlar, mesafeler yalan söyler bazen.

Haritaya ne bakıyorsunuz? Bohemya‘nın denize kıyısı vardır!

BANU

(*) Bohemya Deniz Kiyisindadir

Burada evler yeşilse eger, girerim bir eve daha.
Sağlamsa köprüler burada, iyi basıyorum demektir.
Yitirilmişse sevme çabalari bütün zamanlar için,
Yeğlerim ben de burada yitirmeyi.
Ben olmasam bile, yine ben gibi biridir.

Buradan geçiyorsa yanımdan bir sözcüğün sırları,
bırakırım geçsin.
Bohemya deniz kıyısındaysa hala, yeniden denizlere
inanırım.
Ve hala inanıyorsam denize, o zaman karaya da
umut bağlarım.
Bu bensem eger, o zaman herkes de budur, biridir
ben gibi.
Artık hiçbir şey istemiyorum kendim için. Batmak
istiyorum.
Batmak;

yani denize, orada Bohemya’yı yeniden
buluyorum.
Sakin uyanıyorum batışın ardından.
Sil baştan yapıyorum şimdi ve yitik değilim.
Buraya gelin, Bohemyalilar, hepiniz, denizciler, liman
orospuları ve gemiler
demirsiz.

Siz Bohemyali olmak istemiyor musunuz,
İliryalilar, Veronalılar,
ve Venedikliler, hepiniz.

Oynayın güldüren komedileri.
Ve ağlanası olanlarını. Ve yanılın yüz kez, tıpkı
benim de yanıldıgım gibi,


Tıpkı Bohemya’nın da başardıgı ve güzel bir günde
denize bağışlanıp, şimdi kıyıda oluşu misali.


Ayrıca, bir sözcükle daha komşuyum ve bir başka ülkeyle,
Şimdi, az sayıda olsalar da, her şeye daha bir komşuyum,
bir Bohemyalı, bir serseri, hiçbir şeyi olmayan,
hiçbir şeyin de tutmadıgı biri,
yalnızca kavgalı denizden bakınca,

seçtiği ülkeyi görmeye
yetenekli biri.


Ingeborg Bachmann

(**) Haritaların denizden uzak olduğuna dair bir iddiası olmasına rağmen, Şekspir Bohemya’yı deniz kıyısında anlatır.

Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 1 Comment »




recursive swingings



ben aralara giren dağlar, denizler erisin, bir sürü arkadaşım olsun, hakimler son imzayı atınca cihangirde kutlamalar yapılsın istiyorum.

bu taymlaynda freymlerin kesin sırası karışmış.

o yüzden ben bir ileri, bir geri kaçırıyorum aklımı.


Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, PlAtopya | 1 Comment »




Görünür ile Görünmez 2


heterojen uzam


O’ooo Euclides! It’s too Liquid.

Alışılmış ressamlar baştan kontrollü giriyorlar işe. Tamamen önceden karar verilmiş bir anlaşmalı uzam kabuluyle paletlerini ellerine alıyorlar.


Karşılarındaki çokça nesneden birisine bakıyorlar önce, resmediyorlar. Sonra diğerine, sonra ötekine ayrı ayrı odaklanıyorlar. Ama sonuçta oluşan durumda resim, tek bakışın ürünü gibi yansıtılıyor. Bu önceden karar verilmiş, deforme edilmiş bir uzam anlayışıdır.

Halbuki göz hangi nesneye odaklandıysa ona göre diğer nesnelerin durumu her seferinde değişmektedir. Ressamın yaptığı bu görülenlerin ortalamasını yansıtmaktır.
Uzlaşımsal yol arayan bu ressam, resimlerinde herşey oylunda gibi görünse de algılayışın gerçek hakkını asla vermiş olmaz.

Ponty itiraz ediyor: “Ama algıyla temas ettiğimiz dünya kendisini öyle sunmuyor ki?” (1)

Ponty gibi düşünen, algıların elle uzlaştırılmasıyla bulunan sonucu reddeden ressam bizim gözümüzde perspektif sorunsal içerisindedir ya da geometri bilmiyordur. “Hesap hataları var” deriz belki de ilk bakışta. Ama aslında bu ortalama bakış anlayışını reddeden ressam, her noktadaki duyumu tek duyuma dönderme bileşkesi arayan ressamdan daha çok algıyla senkron çalışmaktadır. Ve dahası, algısının ona söylediğiyle çelişmemektedir.

Konumu, vücudu olmayan saf zihnin seyrinde bu farklı noktaların farklı algılanışı olmayacağından tek bir fotoğraf sahne oluşturmak olasıdır. Ama uzam dediğmiz şey homojen değildir, her boyutunda farklı değişikliklerin olması gerçektir, saf zihnin göreceği eşzamanlı şeyler ortamı değildir. Dolayısıyla ancak vücutsuz ve konumsuz bir ressamın gerçek algısının böyle olabileceği söylenebilir bu durumda.

Gördüğümüz şeyi baktığımz yer ve ânın bilincinde kabullenen ve bunu yansıtan, ne geometri bilmediiğinden bunu yapacaktır, ne dikkat çekme derdindedir, ne de perspektife ya da klasik sanat anlayışına kabalık ediyordur. O gördüğüne sadık kalıyordur.

Teknik ölçüme kendini adamış ve nicelik aşkıyla yanıp tutuşan bir çağda kübist resim, zihnimizden çok gönlümüze seslenen bir alanda dünyayla insanın sarmaş dolaş oluşunu kendince sessiz sakin anlatmış sanki.” (2)

Dışımızdaki her varlığı ancak vücudumuz üzerinden erişebiliyoruz; dışımızdaki her varlık da böylelikle insan özelliklerine bürünüp br ruh ve vücut karışımı haline geliyor.

Uzamın artık nesneyi nasıl eğip bükebileceğini, yer değiştiren nesnenin bazen nasıl da değişebileceğini görüyoruz.(3) Nesnenin kendisiyle mutlak bir özdeşlik içinde olduğu iddiası, biçimle içeriğin ayrık olduğu iddiası gibi silikleşiyor. Bu yeni fizik bakışını artık kabullenenlerin Euclides’in katı çerçevesinin tuzla buz olduğunu artık kabul etmesinin zamanı çoktan gelmedi mi?

Bunu fizikte ve psikolojide yavaş yavaş olduğu gibi artık her alanda kabul etmek zorunda değil miyiz?


(1) M.M.Ponty - Algılanan Dünyayı Bulgulamak
(2) Paulhan - La Table ronde
(3) Ekvator ve kutuplarda farkı gözlenen fizik değişiklikler


Banu Kevser Posted in Apokalipya, BibliyAtopya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya, PlAtopya | 1 Comment »




crime is legal now


başka çaresi yok bilinci haklamanın

Banu Kevser Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ | Comments Off