Haz
Archive for the Apokalipya Category
Haz
Haz
“we cover distance but not together”
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya | “we cover distance but not together” için yorumlar kapalıHaz
Hayalgücü üzerine yemin ederiz ki
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya, KreAtopya, Mimento Mono, Musica, PlAtopya, Quanta | 8 Comments »May
nitimur in vetitum (*)
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, KreAtopya, Musica | 9 Comments ».
“En üst derecede zararlı ve tehlikeli olsa bile bir şey hakikat olabilir; varolmanın temel doğasının bir parçası olabilir, onu anlamak bizim kendi yıkımımıza neden olacaktır. O zaman bir insanın tininin gücü ne kadar “hakikate” dayanabileceği, ya da daha açık bir ifadeyle, ne dereceye kadar onu sulandırması, gizlemesi, tatlandırması, sessizleştirmesi, çarpıtması gerektiğiyle ölçülecektir.”
Nietzsche Beyond The Good and Evil
(*) Yasak olan için çabalıyoruz.
Oca
devlet-i âli bizi neden peru’ya sevk eyliyor asuman?
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, KreAtopya | devlet-i âli bizi neden peru’ya sevk eyliyor asuman? için yorumlar kapalıAra
Pluie 60’larda Paris’te
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya | Pluie 60’larda Paris’te için yorumlar kapalı
bütün gece boyunca yürüyebilir, koşabilir, şarkı söyleyebilirlerdi.
ya da bazı geceleri hemen hemen hiç tanımadıkları mahallelerde uzun uzun yürürlerdi.
anlatılmaz güçleri, inanılmaz gizleri ellerinde tutuyormuşcasına, tanımadıkları bir coşku duyuyorlardı. el ele tutuşarak koşarlar, kaldırımlarda sek sek oynarlar hep birlikte cosi fan tutte’yi ya da messe en si’yi söylerlerdi.
yaşamları salt bu güzel zamanların bitmez toplamı olacakmış, her zaman mutlu olacaklarmış gibi gelirdi onlara.
bir çeşit sözleşme, satın alınmış bir şey, zavallı kırılgan bir nesne, onları şiddetle, varoluşlarındaki, öykülerindeki en belirsiz, en tehlikeli yana gönderen basit bir soluklanma ânı olup çıkıyordu.
dehaları onaylanacaktı. bu afyonları olacaktı.
otomobilleri aşağıda bekleyecekti. birgün önce benzinleri ful doldurmuş olacaklardı. eşyaları onları brüksel’de bekleyecekti. belçika yolundan gideceklerdi. hiçbir güçlük çıkmadan sınırı geçeceklerdi. sonra yavaş yavaş acele etmeksizn lüksenburg’da, anverst’e, amsterdam’da.
dünya turu yapacaklardı. sonunda havası hoş bir ülkeye yerleşeceklerdi. italyan göllerinin kıyılarında, dubrovnik’de, bolear adaları’nda, cefalu’da bir yerlerde.
işlerini bırakmayı, her şeyi bir yana atmayı serüvene gitmeyi düşlüyorlardı. her şeye yeniden, sıfırdan başlamayı düşlüyorlardı, kopmayı ve vedalaşmayı.
anısız belleksiz bir dünya.
çok yumuşak bir trajediye benzeyen dingin bir şey hızı kesilmiş yaşamların bağrna yerleşiyordu.
gideceklerdi, herşeyi terkedeceklerdi. kaçacaklardı. hiçbir güç tutamayacaktı onları.
kusurlarla dolu bir dünyada en kusurlu olan onların yaşamları değildi, buna kolayca kesinlikle inanıyorlardı.
elbette bunların yanlış olduğunu, özgrlüklerinin aldatmacadan başka birşey olmadığını biliyorlardı.
gerçek gidişler uzun zaman önceden hazırlanır. bu öyle olmamıştı. daha çok bir kaçışı anlatıyordu. on beş gün boyunca sağlık raporları, pasaportlar, vizeler, biletler, bagajlar için bürodan büroya koşturdular.bir ajansın yönetimini almak için bordeaux’a gideceklerdi. gidişe özenle hazırlanacaklardı
tunus’ta fakültedeki eski sınıf arkadaşlarının birkaç tanıdıkları, ayrıca güneş, masmavi akdeniz, bir başka yaşam, gerçekten gidiş, bir başka iş vaadi vardı. başvurmaya karar verdiler. kabul edildiler.
georges p. & banu p.
Eki
Sonsuz Farklı Okuma
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya | Sonsuz Farklı Okuma için yorumlar kapalı“Bir metinden fazladan anlam çıkarmak, sanki orada olmayan bir şeyi metnin içine yerleştirmek gibi birşeyi canlandırır. sonra orada ne olduğunu söylersiniz ve metinden başka birşey olmadığı anlaşılır.
Ancak metnin ‘satır aralarını okumak’, bir eleştiri terimi olarak, oldukça dikkate değer birşeyi, gerçek bir iz üzerinde bile olsa aşırıya kaçmak gibi birşeyi ortaya atar. Öyleyse sorulacak soru, çoğu kez felsefi bir soru olan, okumanın nasıl sonlandırılacağı sorusudur. Bu durum, eleştiriye dışardan yapılan bir eleştiri olarak değil, eleştirinin bir iç sorunu olarak görülmelidir. Benim deneyimlerime göre, satır aralarını okumaktan ya da fazladan anlam çıkarmaktan ya da aşırıya kaçmaktan kaygılanan insanlar genellikle başlamaktan, olduğu gibi okumaktan korkarlar ya da korkmuşlardır, sanki o metinlerin – insanlar gibi, yerler ve zamanlar gibi– bazı anlamları olmasından ve dahası bunların bilinenden daha fazla olmasından korkarlar.”
Stanley Cavell / Pursuits of Happiness / The Hollywood Comedy of Remarriage
Eyl
kader “kef”le yazılınca keder okunuyor
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya, KreAtopya | 5 Comments »ben gök yarılacak da tüm sırlar üzerimize gürleyerek yağacak diye nefesimi tutup gözlerimi kapadım.
herkes öyle yapmış ama onlar bilinmezliğin hazzını tatmaya yummuş ziyalarını.
ben daha alışacağım o zaman.
rindlerin keyfi yerinde, zahidler sıkıntıda olduğunda ben korkunun avcunda kalıveririm yoksa.
“harâbâtı görenler her biri hâletin söyler
safâsın nakl eder rindân, zâhid sıkletin söyler”
***
aslında ben onu bugün daha bir sevdim. düşlerimizi tokuştursak da denize denize eğsek ya başımızı. o zaman olur.
“birisi çekip alsa ya bizi.. bu dipsiz kuyudan” der demez o, endişeden kaskatı olmuş duvarları bir bakışımızla deleriz sandım.
aklımızdan geçenleri saymadık. ama yakıştı birbirine bir yığın çıldırmış şarkı sözü de kolumuza girince.
ben daha düş kuracağım o zaman.
akıldan muafiyet diye birşey olmasa gerçek saray olmazmış yoksa.
“ne zapt-ı hâkim-i şer’i, ne hükm-i zâbit-i aklî
cünûn iklîmini seyreyleyenler rahatın söyler”
***
dilimden düşen her sözde biraz buğu var
söylediğim herşeyi bana boyuyorum o zaman.
çingene çalınca yiğit, naçar söyleyince hafif…
halimi anlatmaya bu yorgunlukla kalkmazdım yoksa.
“meyân-ı güft ü gûda bed-meniş, îhâm eder kubhun
şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler“
Eyl
we all need zero gravity or weightlessness or free fall by dreams
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya | we all need zero gravity or weightlessness or free fall by dreams için yorumlar kapalı
“
“devrim düşleri mahkum etmez ” diyorum.
” ve karabasanlardan da kurtarmaz “, yanıtını veriyor.
valerian araya giriyor: ” tanıştığınızı bilmiyordum.”
bir düşte karşılaşmıştık, ” diyorum. ” bir köprüden düşüyorduk. “
” hayır, herkesin farklı bir düşü vardır” diyor.
” ve bir de bazı insanlar böyle güvenli bir yerde uyanıverirler, baş dönmesine karşı güvenlikli bir yerde… ” diye ısrar ediyorum.
“
Ağu
La Condición Humana
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya | 31 Comments »Tem
recursive swingings
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya, PlAtopya | recursive swingings için yorumlar kapalıTem
crime is legal now
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ | crime is legal now için yorumlar kapalı
başka çaresi yok bilinci haklamanın
Haz
“ancak saatler sonra eskisi gibi duru ve keskin düşünebildim”
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya, KreAtopya | 1 Comment »Haz
ahu-dudu! sen yaptın!
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, CurnalAtopya | 2 Comments »
*bana dondurma ısmarladılar mühim bir kordinatta.
çünkü evren tam bir transsıfır noktası.
*gecikmiştim, ceza hakediyordum. keyfî bile olsa bir eşdeğerlik ilkesi kabulü ceza dediğin. trans yağ oranı sıfır olan bölgede herşey değişiyor. benim ödül dediğimin adı ceza oluyor.
çünkü evren tam bir çelişki.
*sevdiğimiz omuzlara papağan kondurulursa onların kulakları çınlıyor. sonra zorla banallik üzerine bir söyleme imzam atmam konusunda tehdit alıyorum.
çünkü evren tam bir komplo.
*konuşurken insanı iki pembe-beyaz dondurmalı şekerin ve bonus olarak hemen sol duvarda konuçlanmış onbeş figüranın birden dinlemesi güzel şey.
çünkü evren tam bir hamsi kasası.
*sonra mocaco‘nun yarım dairesinden geçerek girdik kahve içmeye. efsaneye göre tam adını söylemezseniz size içmek istediğiniz şeyi vermiyorlarmış.
*benim neden x maddesi düşen kazandan çıkıp da, power puff girls’e dram yaptığım,
cevatnur’un neden prensescilik okulunda topuklu ayakkabı giyme dersinden hoca ona taktığı için kaldığı,
sonra ahududu aromalı şüröd‘ün hayran kaldığım sesiyle tesbitleri,
trende polonyalılar,
güneybatıda afrikalılar ve portekiz’den bahsettik.
okyucu: portekiz neden her yerden çıkıyor kuzum?
pluie: portekizi ben seçmedim, seçilmiş o.
çünkü evren tam bir macellan.
*ileride ortak bir yeni tavşan seslendirmesi ihtimaline karşı albüm kapağı resmimizi önceden çektirdik.
ses yalıtımlı fanusu icadettik. sonra onu kibrit kutusuna koyduk. canlı müzik hususuyla pek ilgilenmedik. altkomşu çıldırtan türküsünü peçeteye yazmayı düşündük, sonra vazgeçtik.
çünkü evren tam bir delilik.
*semikodüktörleri ve sişarpı sevmiyoruz hepimiz. anlaştık da, diferansiyeldenklem sevmek n’oluyor?
herkes şrödinger’in zamandan bağımsız denklemini sevecek.
çünkü evren tam bir şüröd.
*feneralayı hamdullah s. beyi selamlamamız ve şeker transferini sünger bob mahallinin az ötesinde yapmamızdan sonra balkant dolaylarında sessizharfler malikanesinde son buldu.
*oyuncular evlerine dağılmasına rağmen, kıskandırma ve hava atma çalışmaları tüm gece boyunca azimle sürdürüldü.
ertesi gün cevatnur unuttuğu batıyakası sınavına girecek, şüröd anadoludan gelen numaraları meşgule çevirecek, pluie onlara sebastian yerine supergeniuspetgary almalarını önermeyi düşünecektir.
çünkü evren tam bir kıskançlıktır.
herkeste içi poison dolu pembe yüzük olmaması ve duvardaki asenkronik çentikler moral bozuyor.
zira evren tam bir boy ölçüsü alma yeridir.
pluie
Haz
il trionfo della morte
Posted in Apokalipya, Bâd-ı Hevâ, BibliyAtopya, CurnalAtopya, KreAtopya | 1 Comment »
“İşte canlı bir insanım, nefes alıyorum.
Hayatımın öz maddesi ne?
Hangi güçlerin, hangi kuralların hükmü altında?
Ben kendimin değilim, ben kendi elimin altından bile sıyrılıp kaçıyorum.
Durmadan çalkalanan , tehlikeli bir yüzey üzerinde durmaya zorlanan br kişi, nereye basarsa bassın, nasıl kendini sürekli olarak destekten yoksun duyarsa benim varlığımı duyuşum da bu adamın durumundan pek farklı değil.
Sürekli bir korku içinde kıvranıyorum ama daha bu korkunun da ne olduğunu pek iyi bilemiyorum.
Yakından izlenen bir kaçağın korkusu mu, izleyip de asla amacına ulaşamayan bir kimsenin kaygısı mı? İyice kestiremiyorum.
Hem o, hem bu belki de…”








